İçeriğe geç

Deneme

Bölüm 2 · 7 dk okuma

Deneme

Bölüm 2

Türk kültürü

Kültür. Tek bir kelime olmasına rağmen içinde bir çok anlam barındıran bir kelimedir. Kültür,zenginlik demek, anlam demektir. Her medeniyetin kendine göre olan bir kültürü vardır. İşin içine Türk kültürü girince anlam daha da derinleşiyor. Önceden Türk kültürü diyince türk kültürünün insanları bir telaşlanır bir heyecanlanırdı. Herkesin elleri ayakları birbirine dolaşırdı. Dolaşırdı dolaşmasına ama herkes bir mutluluk içerisinde oluverirdi. Ancak her kültür değişkenlik gösterebilir. Ne acıdır ki Türk kültürü geçmişten bugüne farklılıklar göstermiştir. İklim ve coğrafya nedeniyle farklılıklar yaratmasının en büyük sebebi insanların olması vazgeçilmez bir unsurdur. Yazık ki ne yazık! Ülkedeki değişim göz önüne alındığında bir çok konu açığa kavuşuyor. Her neyse, bu konular birbirinin ilişkisi olan konular olduğu için anlaması kadar anlatması da Zordur. Türk kültürü, gelenekler ve görenekler, bayramlar ve güzellikleri, yemekleri ve tatları derken çok büyük bir ortam oluşturur. Orta doğunun vazgeçilmez olanı türk kültürü düğünler ile çok büyük bir yer kaplamaktadır. Ah ah eski günler. Şimdi ki çocukluklara üzülüyorum. Ülkelerinin en güzel dönemlerini görememek ne acı! O kadar acı ki bu güzel dönemleri mektuplardan , gazetelerden, dergilerden, kitaplardan, fotoğraflardan, fotoğraf makinelerinden ve bunun gibi gereçlerle öğrenmek zorundalar. Oysa ki geçmişteki o düğün hazırlıkları, üç gün üç gece yapılan o düğünler. Bunlar yetmezmiş gibi bir de kazan kazan yemekler yapılır, dağıtılırdı. Kına gecelerinde geline üç gün üç gece ayrı ayrı tam altın ya da yüzük verilirdi. düğün hazırlıklarının telaşı ve telaşı kadar da bir o kadar önemli olan heyecanı. Ah o düğün telaşları. kadınların ve erkeklerin mükemmel heyecanları, sağdıçların her işe koşmaya çalışması, abiyeleri, görücü bulmaları,bundan sonraki düğünlerde kimi evlendireceğini düşünmeleri, şu türkü mü çalsa bu türkü mü çalsa derken bunların hepsinin öncesi. Şimdi ise üzülüyorum halimize! İki saat bile iki gencin sevincine katlanamıyoruz. Oysa ki onların o iki saatlik sevincine ortak olmamız onlara bir ömürlük hediye olarak kalacaktır. Katlanmakta zorluk çektiğimiz şu iki saat aslında üç gün gibi uzun bir süreden kısaltılmasına rağmen ofluyor ve pufluyoruz. İşte iki insanın birbirine güzelce tebessüm ettiği, tebessümlerinde kendilerini gördüğü, birbirine ettikleri yardımı ödünç saymadıkları zamanlar o kadar değişmiş ki. Ah bu kadar üzücü bir durumu anlatmak çok zor geliyor. Ne gerek! Ne gerekkine eski gelenek ve görenekler devam ettirilmyor, terk ediliyor?

Önceden her gelen misafir Türklere övgü yağdırmakla kalmaz, övgülerini tüm Dünya'da paylaşmaya çalışırdı. Şimdi duyuyoruz ki "Türklerin misafirperverliği ön planda olmasına rağmen kabalar" gibi kötü bir çok anlam kullanılıyor. Elbette ki Türkler hala misafirperverliği ile ön plandadır. Ancak demem odur ki Türklerin misafirperverliği değişmiştir. Tıpkı gelenek ve göreneklerimizin değiştiği gibi. Peki önceden böyle miydi? Katiyen böyle değildi. Türkler misafir ağırlarken her şeyin eksiksiz olmasını isterlerdi. Evlere konuk olanlara tebessüm edilir, saygı ve sevgi ile davranılırdı. Sokaktan geçen bir insan görüldü mü "Lütfen buyurun hanımefendi,beyefendi. Gelip bir lokma bir şey yiyesiniz. Soframız açıktır. Buyurmaz mısınız?" diye nazikçe sorulurdu, davet edilirdi. İstekleri reddedilse bile belli aralıklarla tekrar edilir "Lütfen gelin, gönlüm el vermez." denirdi. Bir süre sonra bunlarda işe yaramayınca son kozları olan "Ölümü gör." cümlesini kullanırlardı. Ne ağır bir cümledir ki insanlar altında kalmak istemiyorlardı. Reddetmeyi bırakıp isteklerini yerine getirirlerdi. Yemekleri yendi mi bu sefer de vazgeçilmez olan Türk kahvesini ön plana sürerlerdi."Bir kahvenin 40 yıl hatırı var." diyip misafirleri ayaklandıkları yere geri oturtup içeri bir tepsi kahve ile dönerlerdi. Tabi türk kahvesinin yanındaki lokumlarda bu isteği reddettiremezdi.O kahvenin yeri onlar için her zaman önemliydi. Misafirleri ile kahve eşliğinde sohbeti sararlardı. Şimdi ise sokaktaki insanlara selam vermeyi bırakın yüzlerine bakıp bir tebessüm etmiyoruz bile. Kınıyorum, kınıyorum halimizi! Sadece bunlar ile bitiyor mu sanki! Bayramlar, ah ah. Büyüklerimizin de dediği gibi "Nerede o eski bayramlar?". Sabahın köründe, horozlar uyanmadan, Güneş doğmadan uyandığımız bayramlar. Küslüklerin , kavgaların son bulduğu bayramlar. Bayramlıkları büyük bir heyecanla ütülediğimiz bayramlar. Hele o babaların en sevdiği cihaz olan radyoların açılıp baş köşeye konması. Sırasıyla en sevilen Barış Manço, Yıldız Tilbe şarkılarına ek olarak röportajlar ve bayram mesajları günümüzü süslerdi. Radyo bir köşede çalmaya devam ederken her ile göre değişiklik gösteren bayram kahvaltısı da el birliği ile tüm aile tarafından hazırlanırdı. Radyo çalmaya devam etsin aile kahvaltıdan bayram gezmesine nereden başlayacağını konuşur daha doğrusu tartışırdı. Sofranın bir ucundan "Mehmet Emmi'ye gidelim." sesi gelirken bir ucundan da " Hayır olmaz. Ayşe Teyze'ye gidelim. O daha yaşlı. " sesi geliyordu. Elbette ki en sonunda ailenin ağası, evin direği diye nitelendirilen bey baba son sözü söylerdi. Hemen sonra çocuklar hazırlanırdı. Kız çocuklarının saçı iki kulak diye adlandırılan saç şekli yapılır tokaların üstüne beyaz ya da pembe kurdele takılırdı. Erkek çocuklarına ise jilet gibi olduğu düşünülen takım elbiseleri giydirilirdi. Üstüne de papyon ya da kravat takılırdı. Oysa ki çocukların hep seçimi babalarının dolabında ki değişik renklerde olan o kravatlar olurdu. Ancak onların bu çabaları her defasında boşa giderdi. Oysa ki ne çok sevmezlerdi bunları. Günün sonunda kız çocuklarının kurdeleleri saçından kopmuş bir şekilde erkek çocuklarının ise gömlek düğmeleri açık bir şekilde bulunurlardı. Ancak buna rağmen aileleri hiç bir şey demezdi. Onlar hazır bir şekilde beklerken evin annesi ve babası da hazırlanmaya giderdi. Çocuklar da bu zamanı fırsat bilerek mahalleye kaçar büyüklerin bayramını kutlarlardı. Anne ve baba hazırlandıktan sonra şeker kabını doldurur, kolonyayı da yanına koyarlardı. Tüm işler bittikten sonra anne cama çıkıp çocuklarına seslenirdi. Çocuklar eve gelir gelmez topluca bir bayramlaşma merasimi düzenlenirdi. Anne ve babadan harçlık alınır. Çocuklardan topladığı şekerlerden istenirdi. Şuna bak! Boşuna kınıyorum halimizi dememişim. Şimdi öyle mi? Böyle güzel bayramlar kaldı mı? Küslüklerin ve kavgaların son bulduğu bayramlar kaldı mı? Çocukların büyük bir heyecanla uyandığı ve tüm mahalleyi yine büyük bir heyecanla turlayıp büyüklerinin elini öptüğü bayramını kutladığı bayramlar kaldı mı? Cevap o kadar net ki!

Kalmadı!

Şimdi ki çocukluklara şöyle bir bakıyorum. Bırakın mahalleyi gezip kapıları tek tek çalıp büyüklerin bayramını kutlamayı kendi kardeşlerinin, annesinin , babasının bayramını kutlamaya kızıyorlar hatta ve hatta üşeniyorlar. İçlerinde bayram heyecanı kalmıyor. Uyandıklarında "Bugün bayram!" diyecekleri bir bayramı yok ediyorlar. Halbuki onların en büyük hazinesi bu bayramlar iken değerini bilmemek onların kaybettiği en değerli ve önemli hazinelerinden biri olmayı hak ediyor.

Tüm bunların yanı sıra kültürümüzle beraber sanatımızi da değiştirdiler. Güzeller güzeli hat sanatı, ebru sanatının yerini arar olduk. Şimdi şöyle bir bakıyorum da çizilen her çizgi bir anlam niteliğinde olsa da açıklık kavuşturmuyor. Oysa ki ebru sanatı öyle mi ? Her rengin birbirine olan uyumu, renklerin birbirine olan darbesi insanın içindeki karamsarlığı veya iyimserliği ortaya koyuyor. Ancak her yönden yaptığımız değişiklikleri buraya da uyguladık. Ne gariptir ki güzeller güzeli sanatlarımız dururken bambaşka sanatlara özeniyoruz. Üstelik elimizde bir o kadar mükemmel olan hat sanatı varken! Hat sanatı yurdumuzun kıymetli olmasında yararlanılan en büyük etkendir. Dilimizin güzeller güzeli harflerini güzel bir incelikle yazmak. Peki ya dilimiz!

Ah, gerçekten inanamıyorum! Dilimize hiç bilmediğimiz kelimeler yerleştiriliyor. Halbuki güzel Türkçemiz dururken yabancı kelimeler daha çok dilimize yerleşiyor. En büyük sorun ise burada başlıyor. Gelişmekte olan ülkemiz gelişirken dilini kaybediyor. Sokaklarda, mahallelerde ki tabelalar hep ingilizceden oluşuyor. İngilizce kelimeler bir bütünlük oluşturuyor. Hemde istenmeyecek derecede bir büyüklük oluşturuyor. İnsanlar etrafı okumaya korkuyor. Ne tarafa dönse yabancı bir kelime. Ah, birde o kelimeleri Türkçe kelimelerle birleştirilmesi! Ne gariptir ki bunlar kimsenin dikkatini de çekmiyor. Ülkemizin eşsiz ve güzeller güzel olan dili değişiyor ve hiç kimsenin de dikkatini çekmiyor ya da kendilerince ilgilendirmiyor. Anlamıyorum, anlamıyorum bu anlayışsızlıkları ve duyarsızlıkları. Nasıl olacakta eskisine döndüreceğiz diye düşünülmesi gereken yerde nasıl dikkat çekici yapabiliriz diye düşünüyoruz. Oysa dikkat çekici olmasını istiyorsak kendi dilimiz ile bu çekiciliği ortaya çıkarmalıyız. Bunların başında ise teknoloji geliyor. Teknoloji sayesinde bir çok yeni kelime türetiliyor. Teknoloji geliştikçe dilimize bir sürü kelime tek tek giriş yapıyor. Ve nedense hiç de garipliklik çekilmiyor. Sonuç olarak dilimizin değişimi kimsenin dikkatini çekmiyor hatta ve hatta umurunda bile olmuyor! Bir gün dilimiz tam anlamıyla değişip Türkçe sözcüklerimizi tek tük kullanınca aslında ne kadar önemli olduğunu net bir şekilde anlayacağımızı düşünüyorum. Ayrıca dilimiz ile beraber değişiklik gösteren bir başka kültürümüzde yemeklerdir. Ağızı sulandıran o yemekler. Türklüğümüzün en önemli unsuru olan yemekler binbir çeşit olarak önümüze sunulmuştur. Sadece yemeklerin baş tacı olarak bilinen ilimiz Gaziantep'te bile 22.000 çeşit yemek olduğu söyleniyor. Beyran çorbası,yuvalama, ali nazik kebabı, kelle paça, şiveydiz, nohut dürümü ve daha sayamadığım nicesi. Hepsinin bir püf noktası olan yemekler en ilgi çekici konudur benim için. Bayram sabahların da yapılan yemekler demiştim. Şimdi bunun hakkında konuşmak için tam sırası. Bayram sabahında yapılan o dolma ve yuvalama. Tabaklara tek tek konulan o biber, patlıcan,patates,kabak ve bir çok sebze dolması ve sarmasının yanında büyük büyük kaselere bolca doldurulan yuvalama. İşin garip tarafı yuvalama dediğimiz yemek aslında et ve yumurta ile köfte haline getirilip nohuttan da küçük bir şekilde yuvarlanmasından oluşuyor. Mükemmel diye nitelendirebileceğimiz o yemekler bir çok kişi tarafından tadına bakılmamış bile oluyor. Oysa bu yemeklerin hepsi bizim bir parçamız. Öyle ki bu güzeller güzeli iki yemeğin bayram sabahlarında yapıldığının farkında bile olmayıp yaşıyan türk kardeşlerimiz var.

Yani demem o ki kültürümüz değişiyor ve hiç kimsenin umurunda olmuyor. Farkında olanlar ise farkındalık yaratmıyor. Dilimizde sürekli olarak yer edinmiş olan "Nerede eskiler?"cümleleri olmasına rağmen bir kişi de çıkıp buna inkar etmez mi? Farkında olduğu halde hiç kimse kültürümüzü değiştiriyoruz hatta ve hatta yok ediyoruz diyemez mi?

Kültürümüz değiştikçe farkındalık da artması gerekirken azalıyor. Halbuki farkındalık yaratarak bir altın niteliğinde olan kültürümüze sahip çıkmalıyız.

Kültür değişir.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.