İçeriğe geç

Değnek Dokuzlusu

Bölüm 1 · 18 dk okuma

Değnek Dokuzlusu

Bölüm 1

1.Bölüm Geçmiş ve Gelecek

1. Bölüm *Gelecek Ne sema arşdan üstün, ne şimşek topraktan keskindir. Denge bozulmuş olsa bile düzen işlemektedir. Mütemâdiyen süre gelen yaşam elbette kendi yolunda akan su gibi azizlik ve azim içindedir. Çekilen bendler için bozulan hadler müstehaktır, yalnızca kader allak bullak olmayacaktır. Çünkü o belada varolmuştur. Bela bazen kaza içinde değil hayrın tohumu kadar özenli ekilip biçilmiş olarak gelir. 1 YIl Sonra Sait Halim Yalısı Duvarlarda, ağır perdeler ve uzun kapıların yanı sıra büyük kolonların üzerinde gezen altın sarısı renk değil geleceğin korkusuydu. Bu zamana kadar gelen eski yalı değerli tüm süslemeler işveli bir şekilde Boğaz'a şuh kahkahalar sunuyordu. Ama kadının korkusu ondan çıkıp tüm yalıya sinmiş olmalıydı. Kapının üzerinde işlemeler titriyor masaların üzerinde şamdanlardan gelen cılız ışık yalvarıyordu. Uzun boyuyla, güzel endamıyla ve bu gün için seçilmiş şarap kırmızı uzun ve dekolteli gece elbisesi ile ayakta duruyordu. Masadakileri gözü görmüyordu ama sandalyeleri saymaya başladı. Bu kendini duygulardan uzak tutmak için yaptığı bir oyalamaydı. İkinci kata çıkarken on yedi merdiveni saymış sonrasında devam ederken sağ taraftaki merdivenleri kullanmıştı. Derin bir nefes aldı ve avucunun içine gelen kaygan elbisesi ile birlikte yumruğunu sıktı. Duygularını gösteremezdi. Ama bu sefer onlarla savaşmak ya da kendini korumak için değildi. Bu sefer sonucun ne olduğunu herkes biliyordu, yenilecekti. O kaybetse bile yenilmezdi ama bu sefer büyük yenilmişti. Alev’in yumruğu arasında sıkışan şarap kırmızısı elbisesi gibi kalbi de sıkışıyordu. Yapacak başka bir şey yoktu. Biraz sonra o kişi ölecekti ve Alev hiçbir şey yapmayacaktı. Ölünce yanına gidebilirdi. Ancak o zaman gidebilirdi çünkü anlaşma böyleydi. Öncesinde verdiği kurbanına yaklaşmasını istemişlerdi. Son anda vazgeçmesinden ve adamı kurtarmalarını istemiyorlardı. Bu gerçek bir cezaydı. Ölecek olanı Alev'e seçtirmiş sonrasında ise adım adım ölümünü izleteceklerdi. Alev dik duruyordu, topuklu ayakkabılarının üzerinde titremiyordu ya da bir yara yaslanıp yürürken sendelemiyordu. O sokaktan gelmişti, hayatla bile anlaşmazdı. Kendini de anlamamıştı. Sözlerin helalleştiği anlaşmada nasıl olurda onu kurban veriyordu? Alev, gözlerini kaçırmamaya ve güçlü durmaya çalıştı. Onu kurban veriyordu, diğerleri yaşamalıydı. O da bunu yapardı. Onun da bunu yapması gerekirdi. Saat gecenin on birini gösterdi. On bir denmişti ama saniyesi saniyesine bu zamanı bekleyeceklerini düşünmemişlerdi. Belki birkaç dakika gecikebilirlerdi. Henüz onun yüzüne yeteri kadar bakmamıştı. Bir zaman sonra gördüklerinin yetersiz kalmasından ve onu unutmaktan korkmuştu. Ama yelkovan on ikinin üzerinde geldiğinde yalıdan bir el silah sesi yükseldi. Silah sesi duyulduğunda korkuyla sandalyesinden sıçrayıp düşenler olduğu yerde çömelenler oldu. İkinci dakikasında kaçmaya başlamışlardı. Alev sesle yerinden sıçrasa da hemen topuklu ayakkabılarını zemine çiviledi. Kurşun Onun göğsünü delip kanını akıtığında Alev gözlerine baktı. Şimdi titriyordu hemde ayakta duramayacak kadar. Ömrü boyunca gözleriyle buluşan gözlerin bu denli vurucu olduğunu düşünmemişti. Sendeleyerek geriledi ve sırtı duvara değene kadar devam etti. O ise hâlâ daha vurulduğu sandalyede duruyordu. Acıyla yüzünü buruşturmuş, masa örtüsünü sıkmıştı. Ama Alev'i görünce sadece olduğu yerde durmaya zorladı kendini. Yıkılmak istemiyordu, ölürken bile yenilmediğini gösteriyordu. Ölmek onu yok etmeyecekti, bunu orada bilen tek kişiydi. Ama ona bunu yapanların bildiğini yani o gece orada öleceğini de biliyordu. İhanet, sadakati öldürüp yerine geçmedi. Gerçek sadakat o zaman ortaya çıktı. Alev seçimini yapmıştı. Ölürken bile Alev’i affettiği söyler gibi bakıyordu. Ama Alev onun ölümüne af dilemiyordu. Derin derin nefes aldı, omzularını dikleştirdi ve kaçacak bir yeri olmadığı için ilerledi. İnce topuklu ayakkabıları ile zemini ezerek elbisesinin eteğini uçura uçura geldi ve masada onun tam karşısındaki sandalyede oturdu. On kişilik masanın bir başında kurban ise ondan vazgeçen oturuyordu. O kurban verilmişti, Alev kendi kurbanını kendi seçmişti. Diğerlerinin ölmelerine izin veremezdi. Ona bir şeyler söylemek istedi kırmızı dudakları oynadı ama ses çıkaramadı. Mavi gözlerinden yaşların aktığını ise sonradan fark etti. Ona son kez söylemesi gereken cümle neydi bilmiyordu. Hayatı boyunca duyduğu bir cümle mi yoksa ona hayatı boyunca söylemek istediği bir cümle mi? Bilmiyordu... Alev ateştir, Ateş alevdir. Artık öyle bir şey yoktu. Çünkü bedeli Alev seçmişti. Çünkü onlar her zaman Alev'i seçmişlerdi. Alev 5 Yaşında İlk kez böyle lüks bir araca biniyordu hatta ilk kez böylesini görmüştü. Birbirlerine hiç benzemedikleri ikiz kardeşi Ateş ile birlikte merak ve hayranlıkla izliyorlardı. Araba durduğunda geldikleri yeri merak ederek ikisi de başını cama çevirdi. Fakat babaları böyle davranmalarına kızdığını belli eder gibi öksürdü. Heveslisi gibi görünmelerini istemiyordu bir de zenginliğe özenmelerine katlanamazdı. Arabadan indiklerinde Han ona bakan ikiz olan biri kız ve biri oğlan olan çocuklarına döndü. Şoför onları izlerken çömelip oğlu Ateş’in montunun fermuarını çekti ve tembihledi. “Sakın yanımdan ayrılma, tamam mı?” Bu tembihi kızı da kendi için emir saydı. Babası kardeşinin elinden tutup ilerletirken küçük adımları ve meraklı olduğu için her tarafa bakmak isteyen gözleri yüzünden zorlanarak onlara yetişti. Bir ara yürüdükleri koca eve bakmaktan bastığı yeri görememişti. Ayağı takılmıştı tam düşecekti ki babası onu ensesinden yakalıp tutmuştu. Son anda yere düşmekten kurtulan bir eşya gibi davranmıştı. Dönüp Alev'e bakmadan yola devam etmişti. Alev duraksayıp babasının avucundaki kardeşinin eline baktı. Neden kardeşine bu kadar korumacı davranırken onu umursamıyordu? Bu küçük kızın kalbini acıtıyordu. Ama hüzün yerine öfke basıyordu yüreğini. Onlara refakat eden yabancı adama bir şey belli etmemek için hemen yanlarında yürüdü ve yutkunduğunu hissettirmedi. Babasını takip ederek evin arka bahçesine doğru yürüdü. Oraya gittiklerinde kocaman bir masanın kurulu olduğunu gördü. Üzerindeki yemeklerle daha önce hiç karşılaşmamıştı. Annesi olmadığı için böyle yemekler yiyemediklerini düşünüyorlardı. Sürekli spor salonunun yanındaki binada; yemekhaneden gelen yemekleri yiyordular. Masanın etrafındaki insan kalabalığı alışkın -gerçi bu kadar güzel giyinen ve bakımlı insanları görmemişti- ama tabakların güzelliğine yabancıydı. Ateş, babasının elini bıraktı ve diğerleri ile konuşmasını kız kardeşi gibi dinleyemedi. Ona göre de ilgi çekiciydi bu zenginlik.  Ayrıca neredeyse her yaştan çocuk vardı onlar gibi. İkizlerden, yani onlar hakkında konuştuğunu fark ettiklerinde diğerlerine baktılar. Masada bir kişi için yer yoktu. Neredeyse yirmi kişilik masa da yer olmaması çocukları güldürecekti. Ama babalarını sinirlendirmişti, bunu çok iyi tanıdıkları babalarının donuk yüz ifadesinden anlayabilirlerdi. Sertap, küçük omuzlarını her zaman dik durduğu ve ufacık dokunuşları ile omuzların okşayan saçları ile vakur ve temkinli duruşu ile artık ailenin en büyük geliniydi, bu yemeği organize eden oydu. Aslında ailenin en büyük oğlu olarak Han'ın karısı büyük gelin sayılırdı, eğer genç yaşında rastgele bir kuşun ile sokak ortasında ölmeseydi. Yaşıyor olsadaydı çocuklarının ve eşinin buraya adımlarını bile atmasına müsade etmezdi bunu herkes biliyordu. Han’ın ailesini reddedip uzaklaşması tüm bağları kopartmıştı. Bu kopmanın tek nedeni ölen eşiydi. O kadın için yaşanın ve yaşatılmanın tek olasılığı bu aileden uzak durmaktı. Ama ölüm ailesini yaşatmak için mücadele ederken gelip bulmuştu. Şimdi bir ilk gerçekleşmiş ve Han karısının ölümünden sonra çocuklarıyla aile yemeğine katılmıştı. Sertap onun çocuklarına baktı ve şaşırdığını belli etti. Daha önce kimse görmemişti. “Bebek sahibi olduğunu duymuştuk. Yeniden çocuğun olduğunu bilmiyordum.” Çocuğu olduğunu biliyordu ama kızın doğduğundan haberi olmamıştı. Çelimsiz çirkin ve kızı neden sakladığını anlamadı. Han, yanlış anlaşılmayı sezdi. Kızını, oğlandan küçük sanıyorlardı ama onlar ikizdi. Kaçamak bir şekilde kızı Alev’e baktı.  “Onlar ikizler, kız biraz çelimsiz bu yüzden küçük görünüyor.” Alev babasının neden ismini söylemeyip kız dediğini anlamaya çalıştı. Neden böyle soğuk ve ötekileştirerek konuşuyordu. Sertap, ince dudaklarındaki tebessüm ve sahte bir mahcubiyetle “Ben bir tane çocuğun olduğunu düşündüğüm için masayı böyle hazırlattım. Hemen bir sandalye daha getirirler.” Han, önüne gelen ile sandalyeyi oğlu için çekip oturttuktan sonra yanındakine de kendi oturdu. “Kız zaten aç değil.” Hayır açtı, Alev böyle yemeklerin hepsine açtı. Babası ona dönüp kesin ve itiraz kabul etmeyecek şekilde emir verdi. “Git, biraz dolaş.” Alev mahcup oldu, ona acıyarak bakanların bakışlarından kurtulmak için arkasını dönüp uzaklaştı. Giderken saçları yüzünden ensesinde olan kaşıntıyı gidermeye çalışıyordu. Ama bir an geriye Ateş’e baktı; ardından gelmesini beklerdi. Onun babası tarafından sandalyede zorla oturtulduğunu fark etti ama yine de kalbi öfkeye battı. Bir anda nefret tüm bedeninde gezindi ve ensesini kaşıyan tırnakları keskinleşip derisinin kanattı. Alev 8 Yaşında Can sıkıntısı ile bahçedeki uzun masadan kalkıp etrafta gezindi. Bu aile yemeklerine birkaç sene de bir katılmalarına dua ediyordu. Onları daha fazlası ile çekemezdi. Her yıl aynı yerde aynı zamanda yapıyorlardı. Dedesi Osman’ın gözlerini ona değdirmemek için verdiği gayreti bu küçük yaşta fark etmişti. On tane kuzeni vardı, ama hiçbiri onunla ya da kardeşi ile konuşmuyordu. İsimlerini bile tam olarak bilmiyordu. Ateş’te babalarının göz hapsinde olduğu için yanında değildi ve canı sıkılıyordu. Masadan kalktığını fark etmemişlerdi. Çocukların yavaş ve sessizce ayrılmalarına büyükler müsade ediyorlardı. Çiftlik evinin etrafında gezinirken çitlerin orada çiçek toplayan kuzenlerinden birini gördü. Bu oğlan, tüm yetişkinlerin üzerine titrediği en değerli çocuk olduğunu hatırladı. İsmi ile ona ne kadar önem verdiklerinin kanıtıydı.  Yanına gidip çekinmeden hatta ona kibir dolu bakışları ile aşağılayarak konuştu. “Senin ismini neden Kral koymuşlar?” Oğlan sarı bir karahindiba daha kopardı ve ayağa kalkıp ona baktı. Baştan aşağı süzdü. Onun bir kız olmasına rağmen neden erkek çocukları gibi giyindiğini merak ediyordu. Üzerinde tek renk bir tişört ve diz kapaklarının aşağısında şortu vardı. Saçları kısa ve birbirine geçmişti.  Dirsekleri kararmış, açıkta kalan bedeninde çizikler ve kabuklu yaraları vardı. Alev cevap alamayınca sorusunu değiştirdi. “Ne yapacaksın çiçekleri?” Bu çocuğunda yetişkinler gibi onu görmezden geldiğini düşündü. Kral yine konuşmadı ama uzaktaki annesine baktı. Alev onun çiçekleri annesine götüreceğini anladı. Sertap'ı hiç sevmiyordu bu yüzden temiz giyimli terbiyeli ve titizlikle büyütüldüğü her halinden belli olan oğlana dostça yaklaştı. “Annene verirken ona çok güzel bir yollu olduğunu söyle. Bizim yaşadığımız yerde bu çok güzel laftır. Annen mutlu olur.” Durgun bir güzelliğe sahip gözlerinde sakinliğin ve yüzünde gökyüzünün suküneti taşıyan oğlan ses etmedi ama bu konuyla ilgilendiğini başını sallayarak belli etti. Kara gözlerinde bir ışıltı vardı. Yavaşça ondan uzaklaşıp topladığı çiçekleri annesine götürdü. Alev uzaktan onlara baktı, sık duyduğu bu küfürü ona satmıştı. Kral annesine söyleyecek mi diye merak ediyordu. Bahçedeki çalının arkasına gizlenip belli etmeden onları izledi. Dakikalar sonra Sertap gözleri büyüyerek duyduğu kelimeye kayıtsız kalmayıp şaşkınlıkla ağzından bir nida bıraktı. Bunu gören Alev olay yerinden gülerek kaçtı. Suçun sahibi olduğunu biliyordu babası kızacak olsa dahi eğlenmişti, gülüyordu. Alev 13 Yaşında Babası kolunda tutup sürükleyerek yemek salonuna doğru çekti. Ateş de babasının işinde yardım etmek için kardeşini arkadan itiyordu. Alev ayak diretmekte kararlıydı, spor antrenmanından zorla çıkarmışlardı. Hâlâ daha eşofmanları üstündeydi. Her şeyden ve herkesten nefret ediyordu. Yemeğe gelmeyeceğini söylemişti ama babası onu kararıyla hareket etmeyecek kadar Erendiz ailesini sevmiyordu, onlardan olmadıkları açıkça belliydi neden aile yemeklerine katıldıklarını anlamıyordu. Sonunda yemek salonuna geldiklerinde babasının onu bırakması ile kendini toparladı. Dedesinin ona iğrenir gibi bakışından uzakta durmak için masanın en sonuna geçip oturdu. Ne amcaları ne de yengelerine selam verdi. Kuzenleri  zaten o bir uzaylıymış gibi bakıyordu. Bu koyu ahşap masadan nefret ediyordu. Bahçede olsun ya da burada olsun... Bu masa onların aşağılayışlarını, küçümseyip iğrendiklerini kabul etmeleri demekti. Yemek başladığında orada olmayan en küçük amcasının yokluğuna baktı. Babası öldüğünü ve bununla ilgili kimseye bir şey soru sormamasını tembihlemişti. O adam en azından uzaktan da olsa içten olup olmadığı belli olmayan bir tebbessüm yolluyordu. Yemeğin sonuna doğru sıkılan çocukların kalkmasına müsaade etmişlerdi. Tabii babası yine Ateş’i yanından ayırmamış böylece Alev’in oyun arkadaşını çalmıştı. Alev ilk kez içini gördüğü bu çiftlik evini amaçsızca dolanırken kız kuzenlerinin merdivenin yanında fısır fısır gizli bir şeyler konuştuğunu fark etti. Durup etrafı kolaçan ettiklerini görünce merak etti. Fark ettirmeden yaklaşıp kolonun ardına gizlendi. Masada yanına oturan kız kuzeni gülerek konuşuyordu. “O kız ahırdaki atlardan bile kötü kokuyordu.” Diğerleri gülmeye başladı. Süslü elbiselerin içindeki onun yaşlarındaki kız kuzenleri onu yine aşağılıyorlardı. Alev yumruğunu sıkıp öfkeyle soludu. Buraya gelmek istememişti. Oradan koşarak uzaklaştı, onu fark etmeleri umrunda değildi. At ahırının nerede olduğunu biliyordu. Arkasından gelen çocukların bağırışlarını umursamadan koştu. Onunla alakalı çirkin bir şarkı uydurmuş bu sefer çekinmeden peşine takılarak söylüyorlardı. Kaçtığını görünce cesaretlenmişler ve onu kovalamaya karar vermişlerdi. Ona yetişemeyeceklerdi çünkü Alev en hızlısıydı. Sporla büyümüş bir çocuktu, ondaki her kemik ve her kas güç doluydu. Ahıra gittiğinde atların kendilerine ayrılan bölmelerde olduğunu gördü. Bölme kapılarına ulaşmak için parmaklarının ucunda kalkması yeterli olmayınca kenardaki bir yem kovasını ters çevirip üzerine çıktı ve kapıyı açmayı becerdi. Üç atında bölmelerindeki kapıyı teker teker açıp onları korkutmak için bağırdı kollarını salladı. Atlar korkup huysuzlanarak dışarı çıktıklarında doğruca dışarıya yöneldiler. Alev’in arkasından gelen çocukların üstüne doğru koşmaya başladılar. Bu seferde çocuklar korkuyla bağırıp atları iyice telaşa soktular. Etrafı kontrolden çıkan bir telaş kapladı. Çocukların çıplıkları atların kişnemesi ve nallarının sesleri derken bir curcuna aldı ortalığı. Çocukların sesini duyan çiftlikteki herkes koşturmaya başladı. Büyükler sandalyelerinden fırlayarak peş peşe koştular. Korumalar ve erkekler silahlarına sarılmıştı bile. Oysa bahçeye çıktıklarında etrafta koşuşturan başı boş atları ve her biri bir tarafa kaçan çocukları gördüler. Gözlerini ahıra çevirdiklerinde ot balyalarının yeni yeni tutuştuğunu fark ettiler. Beyaz duman rüzgâra kapılmaya başlamıştı. Bu sefer yaptığı suçtan kaçmayıp aksine herkese ilan eder gibi ahırın önünde elinde çakmakla duran Alev’i gördüler. Ailenin en büyüğü olan yaşlı baba Osman, kızına sahip çıkması için en büyük oğlu Han’a bakındı. Pekte iyi davranmadığı Alev’e bu sefer kim bilir nasıl kızardı. Herkes bu yaramaz kıza verilecek cezayı arzuluyordu. Han’ın kızının yanına gidip çekiştirmesini ve kızmasını beklediler. Biraz daha geçikirse kendileri yapacaklardı ama Han'ın da geldiğini ve en arkada hiçbir şey yapmadığını gördüklerinde şaşırdılar. Çekinerek bakışlarını kaçırmasını beklemezlerdi. O sert biriydi, çocuklarına karşı da. Ama buna hiçbir şey demedi. Oysa yaptığından korkmayan Alev onlara doğru koştu. Nefes nefese olsa da karşılarına dikildi. Kimseye değil babasına konuştu. Daha çok bağırdı. “Eğer bir daha beni buraya zorla getirirsen. Bu sefer onları da...” deyip parmağı ile Erendiz ailesini gösterdi. “Onları da ahırın içine koyar yakarım!” Orada sesi çıkan tek bir kişi oldu. O da babasının hemen yanından koşarak geçen Ateş’ti. Herkesi uyarır gibi kısık sesle söyledi.  “Bunu gerçekten yapar.” Sonra kardeşine gururla baktı. Kendini beğenmişlere haddini bildiriyordu. Alev 17 yaşında Bu sefer Erendiz ailesi yeni malikâneleri için aile yemeği düzenlemişlerdi. Artık çocuklar büyümüştü ve çiftlikte kalmak onlar için çok sıkıcı ve zorlayıcı olmuştu. Bu gibi nedenle çiftlik evine duyulan vefa bir kenara bırakıldı ve Yalıköyde bir köşke taşındırlar. Ama oraya da sığamadılar. Bazı geçerli nedenlerle okul ve iş gibi makul sebepleri olan kişiler için başka yerlerde tutuldu ama artık aile köşkü burasıydı. Erendiz aile yemekleri de burada yapılmaya başlanmıştı. Alev dört yıldır yemeklere katılmamıştı. Babası artık zorlamıyordu çünkü sonucunda neler olduğunu daha önce tecrübe etmişti. Alev bu konuda net bir uyarı vereli yıllar olmuştu. Ama bu sefer Ateş aylardır ısrar ettiği ve sonunda pes edip kabul ettiği için gelmişti. Kardeşi için bile olsa böyle bir şeyi kabul etmemesi gerektiğini hemen anladı. Sertap mide bulandıran sahte üzüntüyle “Sen gelmiyorsun diye ben sana servis açtırmamıştım.” dedi. Buna benzer bir numarayı çocukken de yaptığını hatırladı. Dolaylı yoldan senin masada bulunmanı istemiyorum demekti. Tüm bu ince ayrıntılı nefretin sebebi olarak annesine benzemesi olduğunu düşünüyordu. Onlar annesine benzediği için sevmezken Alev bunun için gurur duyuyordu. Alev, onlarla yemek yemeye zaten hevesli değildi hemen arkasını dönüp gitmek istedi. “Ne tesadüf bende aç değildim zaten.” Babasının ikaz dolu öksürüğünü duyunca durup gözlerini devirerek döndü. “Merak etmeyin bir yeri yakmadan gideceğim.” Babası yine de izin vermediğinin imasını gösteren yukarı kalkan kaş işaretini yapmayınca geri döndü. Kimseyi beklemeden masaya geçip oturdu. Dedesinin sert bakışlarını aldığında saygısızlık konusunda daha ileri gidebileceğini gösterdi. Örtüsünü kaldırıp altındaki masaya baktı. Yine aynı büyük koyu ahşap masa mı yoksa burası için yeni bir masa mı aldılar diye merak ediyordu. Yine o olduğunu gördüğünde Ateş’e konuştu. “İğrenç aile masası hâlâ aynı.” Sonra Sertap’a bakıp sahte üzüntüsü ile olabilecek yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalıştı. “İğrenç kelimesini masaya dedim aileye değil.” Ama gözleri ve sırıtışı tam tersini söylüyordu. Han’ın kızına karşı sessiz olması diğerlerinin de elini kolunu bağlıyordu. Alev diğerlerinin -Osman’ın da dahil- babasından çekindiğini fark edeli çok olmuştu. Babası büyük çocuk olduğu için mi yoksa başka bir sebep mi vardı bilmiyordu ama kesinlikle Han'dan korkuyorlardı. Han kızına ses çıkarmıyorsa onlar da susmak zorundaydılar. Yemek bittiğinde Alev bu sefer kardeşini Han'a kaptırmadı. Tek başına kalmadığı için mutluydu. Yemek bittiğinde büyükler kahve içerken bahçede dolaştılar. İki kardeş bahçede volta atarak konuşuyordu. Kuzenleri de terasta oturuyor, onlar için meraklı ve bir o kadar da uzaktılar. Ateş kısa saçlı başını kaşıyınca Alev güldü. “Çok kaşınma bu zengin piçler bitlisin sanarlar.” Kardeşi omuz silkti ve kollarını ensetmek için hareket ettirdi. “Sabah beşte antremana kalkan kişi için terk dert, yarın ki sabahın beşi. Diğerlerinin ne düşündüğü değil.” Alev onun karnına vurup enseme hareketlerini durdurdu. “Ne ağlaksın Ateş... Ben yıllardır beşte kalkıyorum.” “Çelimsiz olduğun için ama şimdi baksana.” deyip kız kardeşinin tişörtünü ucunu kaldırdı ve karnını gösterdi. “Karın kasların var.” Onları uzaktan izleyen bir kaç kuzeni bu harekete şaşırdı. Kızın karnını açması onlar için ayıp ve nahoş bir davranıştı. Alev onlarla hareket eden ama uzak durup her zamanki gibi yalnız kralı oynayan Kral’ı gördü. Yine küçümseyerek ve annesininki gibi üstten bakan bakışlar ile onu süzüyordu. Alev önüne dönüp kardeşi ile yürümeye devam etti. Alev 21 Yaşında Artık tam bir kadın gibi görünüyordu. Saçları düzgün kesimli yüzünde hafif makyaj. Giyimi kuşamı da İzmir'e gittikten sonra değişmişti. Bunun katıldığı son aile yemeği olduğuna kendi içinden yemin ediyordu. Doğudan apar topar gelmişti. Bir an önce dönmek istiyordu, oradaki işleri yarım bırakmıştı. Aile yemeğinin bu kadar ani olmasının nedeni kuzenlerinden birinin ölmesiydi. Hangisi olduğunu merak bile etmediği için sormamıştı. Sadece babası katılması için zorladığından dolayı oradaydı. Artık masanın yarısından fazlasını kaplayan çocukların hepsi koca insanlar olmuştu. Büyükler yaşlanmış ve dede çökmüştü. Gerçi yaşlılığa karşı bile inatla bastonuyla dik duruyordu. Titreyerek gelip masanın başındaki yerine oturuyordu. Yemeğe sakin ve sessiz başladılar. Yıllar Alev’i sessiz ve ağır bir kıza dönüştürmüştü. Babasına benzemeye başlamıştı. Sözleri kısa ve kesin; hareketleri ağır ve ölçülü. İnsanları hiç gören tavrı da babasından geliyordu. Bu sefer ona selam veren kişiler -amcası ve kuzenlerinden biri- oldu ama cevap vermedi. Onlara değer vermediğini belli ediyordu. Masada konuşulanları dinliyor kişileri açıkça seçebiliyordu. Dedesinin yanı başında kendi babasının yerine oturan Kral’ı fark edebilmişti. Ailedeki ağırlık dengelerinin değiştiğini görebiliyordu. MUhtemelen Kral yemek masasından babasının yerini aldıktan sonra dedesinin yerini de alacaktı. Bu sadece masa da olmayacaktı. Ama diğerleri yine Han’dan çekiniyordu. Şimdi üstüne üstlük çocukları da ona benziyordu. Masa da aynı anda oturan üç Han Erendiz oldukça gergin olmalarına yetiyordu. Üçünün de bakışlarında kendilerine güvenleri ve yapılacak yanlışlara karşı kullanacakları güçleri belliydi. Bu yüzden Sertap, Alev’e sahte davranışlarda bulunmamıştı. Diğer yengeleri konuşmaya cesaret edemediği gibi kuzenleri kaçamak bakışlar yollayabiliyordu. Artık önemsiz gördükleri küçük kız yoktu karşılarında. Alev ucuz giysilerle karşılarına oturup, onları ezmelerine izin verdikleri günlerden bu zamana ulaştıkları için mutluydu. Yemek yerken Han’ın telefonu çaldı. Çekinmeden açıp herkesin içinde konuştu. Bunun gizli bir yasak olduğunu biliyorlardı. Ama Han'ı bu ayıp için kimse uyaramazdı. Söyledikleri pek anlaşılır şeyler değildi ama çocukları neler olduğunu tahmin edebiliyordu. Birilerinin dövüldüğünden ve hastahaneden bahsediyordu. Bir de polis... Telefonu kapatıp yanında oturan çocuklarına sordu. “Dün beş altı kişiyi hastahaneye kaldırmışlar. Bizim çocuklar mı yapmış? Polis soruyor.” Ateş diğer çocukların kıskanacağı bir gayriresmi konuşma ile babasına “Dün içtim sarhoştum ben.” dedi. Diğerleri masanın sessizliği yüzünden onları dinliyordu. Babası Alev’e döndü. “Sen içmezsin.” Alev başını salladı, kendinden emin bir şekilde su dolu bardağına uzandı. Övünmeden uzak sadece açıklama yapan serin bir tonda konuştu. “Bu yüzden onları tek başıma dövmek zorunda kaldım.” Alev, yudum aldığı bardağını koyup yemeğine devam etti. İstanbul'a kısa süreliğine gelmişti ama yine kavgaya bulaşmıştı. Herkes onun böyle rahat tavrına şaşıracakken Han daha çok şaşıracakları bir şey söyledi. “Polise adını vereceğim.” Babası da onun gibi umursamaz davrandı. Kızının bu işi polisle çözmesini ve onu uğraştırmasını istemiyordu. Alev ağzına attığı lokmayı çiğnerken “Sorun değil.” dedi. Zaten geldiğinde babasının bir oyun edip onun doğuya gitmesini engelleyeceğini biliyordu. Böylece dün otururken birden gelip kavga çıkartan adamların yaptıkları mantığa oturmuştu. Kral, amcası Han telefona cevap vermek için geri dönecekken durdurdu. Kızını öylece yem etmesini ve teslim etmesini istemedi. Bu sorunu kolaylıkla çözebileceklerini biliyordu. “Amca istersen bu konuyu kapatabiliriz.” Onun bu yardım teklifini görmezden geldiler. Han onu duymasına rağmen telefondaki kişiye söyledi. “Bizim baskın kurt yapmış. Evet şehirde şu an. Gerek yok o gelir. ” Alev’de ayrıntıyı ekledi. “Bir saate kalmaz merkeze giderim.” Konuyu ve telefonu kapattıklarında diğerleri onların nasıl bir hayat yaşadığını merak ediyordu. Ateş yardım teklifinde bulunan Kral’ı küçümseyerek konuştu. “Herkes kendi hayatının kralı.” Onun üstüne gülüyordu. Osman yılların serinkanlılığı içinde titreyen parmağı ile Alev’i işaret etti. Sadece oğlu Han’ın anlayacağı bir şey söyledi. “Bu, değil mi? Baştan beri oydu.” Sonra dönüp doğuştan beridir diğerlerinden kayırdığı her şeyin gelecekteki sahibi olarak büyüttüğü Kral’a tembihledi. “Bu kıza dikkat et.” Alev bakışlarını tabağından kaldırdı ve tebessüm etti, bacaklarının üzerinde tuttuğu peçetesini toplayıp masaya bıraktı. Ayaklandığında ise “Yine gözüne ben battım değil mi kocamış Erendiz?” deyip kınadı.. Kardeşinin omzuna vurup “Don atlet getir, geçen sefer ben sana getirmiştim.” deyip tembihledi. Ateş gözlerini devirdi. Aslında bu duruma el atardı. Ama kardeşinin doğuya gitmemesi için bir fırsattı. Zaten şartlı tahliye olmuştu. Bu sefer bir müddet hapiste yatması gerekecekti. Daha fazla merakını içinde tutamayan masadaki kızlardan biri hayretini saklamadı. “Sizin nasıl bir hayatınız var?” İkizler, babalarına bakıp daha sonra birbirlerine döndüler. Verecek cevapları yoktu. Çünkü, onlarda nasıl  bir hayat yaşadıklarını bilmiyordu. Hayat dedikleri sokaktı. Zenginliği ve lüksü bırakan babanın sokakta büyümüş çocuklarıydı onlar. Sokaktan geliyorlardı. Boksör babalarından yumruk atmayı öğrenseler de dövüşte mahalle kavgasında ustalaştılar. İstanbul’un kaldırımlarında baygın yatarak bayıltmayı öğrendiler. İkizler hayatlarını dövüşerek kazanıyorlardı. Bazen kafes, bazen serbest dövüş. Her ne olursa kavgayla kazanıyorlardı. Onlar hayatlarını kavgaydı. Alev gitmek için adımı attığında yaşlılıktan nefesi tıkanan Osman öksürükler içinde telaşla konuştu. “Ben Erendizlerin sahip olduğu her şeyi Han’ın çocuğuna bırakacağım.” Siyah postalları olduğu yere çakılan Alev şaşkınlıktan geriye bile dönemedi. Bu basit bir cümle ya da önemsiz karar değildi. Oradaki herkesin hayatını değiştirecek bir gerçekti. Kral’ın şaşkınlıkla elinden çatal düşerken, orada olupta şaşırmayan tek kişi yemek yemeye devam ediyordu. Han... Kral’ın babası Yavuz, ayağıya fırlayıp “Ne söylüyorsun baba? Şaka bu, değil mi?” dedi. Ama daha bunamamış yaşlı adamın kendinden emin oluşu şaka yapmadığını gösteriyordu. Han, çatalını tabağına bırakıp geriye yaslandı. “Otur yerine! Sen çocuğunun ismini Kral koydun diye tahta mı geçireceksin? Senin oğlun kadar diğer torunların ve benim çocuğumun da hakkı var, sinirlenemezsin. Haddini bil.” Herkes suspus oldu. Ne söyleyeceklerini ya da ne yapacaklarını bilmiyordu. Alev yoluna devam etti. Çünkü babası çocuklarım demediğine göre o yoktu. Her zamanki gibi...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.