Odadaki havanın yoğunluğu, insan etinin metalik kokusuyla ağırlaşmıştı. Zaman, o loş bodrum katında dışarıdaki dünyadan farklı akıyordu; daha yavaş, daha yoğun, neredeyse katı bir sıvı gibi.
Xavier'ın yeni kurbanı, çelik ameliyat masasına yüzüstü sabitlenmişti. Sırtındaki ana tendonlar, yukarıdaki tekli halojen lambanın beyaz ışığı altında, gergin birer çello teli gibi parıldıyordu. Xavier, kurbanın vücuduna enjekte ettiği felç edici toksinin dozunu o kadar kusursuz ayarlamıştı ki, adam parmak uçlarını bile oynatamıyordu. Akciğerleri sadece hayatta kalmasına yetecek kadar çalışıyor, ses telleri ise boğazında düğümlenen o korkunç feryatları dışarı çıkaramıyordu. Genzinden gelen, neredeyse duyulmaz boğuk bir hırıltı... Odadaki tek yaşam belirtisi buydu. Bir de gözleri. Aynadaki yansımasından kendini izlemek zorunda kalan kurbanın göz bebekleri fal taşı gibi açılmıştı. Bilinci, tamamen yerindeydi.
Xavier, masanın kenarında duran, kusursuzca parlatılmış cerrahi neşteri sağ elinin üç parmağıyla kavradı. Hareketlerinde en ufak bir acele yoktu. Köşedeki eski pikaptan yükselen neşeli, ritmik bir caz ezgisi, o çelik masanın soğukluğuna inat, adeta dalga geçer gibi odaya yayılıyordu. Xavier gözlerini kapatıp müziğin ritmiyle başını hafifçe salladı. Sol elindeki kadehten pahalı şarabından bir yudum aldı; aromanın dilinin üzerinde bıraktığı tadı hissederken, havada asılı duran taze kan kokusunu içine çekti.
Beynindeki dopamin reseptörleri çılgınca havai fişekler patlatıyordu. Bu haz, dünyadaki her türlü fani zevkin, paranın ya da aşkın tamamen üzerindeydi. Tam o an, o neşterin ucu kurbanın derisine değdiği an, Xavier kendini bir insan gibi hissetmiyordu. O, hayatın ve ölümün sınırını çizen mutlak bir iradeydi. Bir Tanrı'ydı. Kurbanın sessiz çığlıklarından, onun göğüs kafesinde sıkışıp kalan mutlak çaresizlikten besleniyor, adamın ruhunu santim santim çiğneyip yutuyordu.
Yavaşça kurbanın üzerine doğru eğildi. Teninden yayılan o soğuk terin kokusunu aldı. Sesi, bir caniye değil, yatağındaki çocuğunu sakinleştirmeye çalışan bir babaya aitmiş gibi ürpertici bir şefkatle doluyordu:
"Şşşt... Sakin ol sevgilim. Göğsünü bu kadar sıkıştırma, nefes alamazsın. Sadece biraz acıyacak... Ama inan bana, bittiğinde ortaya çıkacak şey, insan anatomisinin üretebileceği en harika senfoni olacak. Beni iyi dinle, tamam mı? Şimdi hissedeceğin şey, sadece senin için bestelendi."
Xavier, neşterin ucuyla adamın kürek kemiğinin altındaki o gergin, beyaz liflerden birine dokundu. Çeliğin soğuk yüzeyi eti geçerken, liften çıkan o etsi çıtırtı odadaki caz müziğinin ritmine karıştı. Kurbanın acıyı haykıramayan bedeni masada hafifçe gerildi, kasları kontrolsüzce titredi. Aynadaki yansımasında, adamın göz pınarlarından süzülen iki damla yaşın şakaklarına doğru hızla aktığı göründü. Xavier o yaşları izlerken zevkten gözlerini kapattı. Dudaklarında çocuksu, saf bir gülümseme belirdi.
Bıçağı daha da derinleştirdi. Lifin kopma anı yaklaşıyordu. Kurbanın göz bebekleri patlayacakmış gibi büyüdü. Ve tam o anda Xavier, neşteri sertçe, tek bir bilek hareketiyle bastırdı. Lif koptu. O saniyede odadaki caz müziği, kurbanın zihnindeki o devasa, sessiz çığlıkla boğuldu. Her yer bir anda sıcak, koyu bir kırmızıya bulandı. Kan, Xavier’ın yüzüne, beyaz gömleğine sıçradı. Ama o durmadı. Aldığı hazzın büyüklüğüyle gözleri döndü, ciğerleri patlayacakmış gibi bir kahkaha attı. Daha çok kan, daha çok acı, daha çok ritim, daha çok—
"Xavier? Orada mısın?"
Angela’nın sesi sol tarafımdan, tam şah damarının altındaki o ritmik kasılmaların arasından yükseldi. Sesi, tavan arasındaki floresan lambanın cızırtısından daha gürültülüydü. Bakışlarımı önümdeki defterden ayırmadan, göz ucuyla onun solgun boynuna, saçlarının arasından senede birkaç milimetre uzayan o zavallı et parçasına baktım. Konuşurken çenesi anatomik olarak ne kadar kusurlu hareket ediyordu. Tamamen bir tasarım hatası. Ama onun için acelem yoktu. O henüz çok ham, çok eksikti. Zihnimdeki o büyük finale yakışması için zamana, biraz daha büyümeye ihtiyacı vardı. Yıllar sonra, o et parçası tamamen olgunlaştığında, elmacık kemiğinin o yumuşak kıvrımına dayayacağım o soğuk çelik namlunun yaratacağı o mutlak çaresizlik hissini şimdiden dilimin altında hissedebiliyordum. Angela, benim zamana yayılmış şaheserimdi. Vadesi en uzun olanı.
"Kırılmış," dedi Wyatt, sıramın üzerine doğru eğilerek. Gövdesinin ağırlığını sırama verdiğinde ahşap gıcırdadı. Gözleri, kırık kalemin ucunun bıraktığı o koyu kurşun lekesine, yani az önce zihnimde kürek kemiğini söktüğüm o adamın sırt çizimine kaydı. "Yine mi anatomi çiziyorsun? Resim dersi iki saat sonra, Xavier..."
Sol elimi, Wyatt’ın bakış açısını kapatacak şekilde, büyük bir soğukkanlılıkla defterin üzerine koydum. Parmaklarım, çizdiğim o gergin çizgilerin üzerini örttü. Bu çocuğun o gereksiz, iri cüssesi sıramın ahşabını zorlarken içimi derin bir huzursuzluk kapladı.
Angela’nın namlusu hazırdı, Eiren’ın gözleri için neşterim sabırsızdı... Ama Wyatt? Bu kaba, büyük organizmayı zihnimdeki o kusursuz denklemlerin hiçbirine oturtamıyordum. Onun bu hantal yapısını nasıl yok edeceğimi, onu hangi sanatsal kalıba sokacağımı henüz bilmiyordum. Zihnim onun üzerinde tıkanıyor, bu bilinmezlik beni içten içe öfkelendiriyordu. Onun için henüz bir planım yoktu. O, zihnimdeki o kusursuz haritanın tek karanlık, belirsiz noktasıydı.
Yüzümdeki o boş, ifadesiz maskeyi bozmadan kafamı kaldırdım. Saçlarım gözlerimin önüne düştü.
"Sadece bir taslak," dedim. Sesim, sınıftaki o gürültü dalgasını kesen pürüzsüz, soğuk bir frekanstaydı.
Wyatt, gözlerimin içine baktı. Çoğu insan gözlerimin o tekinsiz mor rengine baktığında ne hissedeceğini bilemezdi. Çünkü o morluğun arkasında, bir insanın bakışlarında olması gereken o yaşama belirtisi, o acıma veya korku duygusu yoktu. Bomboş bir kuyuya bakmak gibiydi. Wyatt da bunu hissetmiş olacak ki, gayriihtiyari bir adım geri çekildi, ensesini kaşıdı. Ruhunun derinliklerinde tehlikede olduğunu fısıldayan o hayvani içgüdü uyanmıştı ama modern dünyanın getirdiği o aptal nezaket kuralları yüzünden bunu sadece bir "ürperme" sandı.
Eiren arkadan Angela'nın omzuna dokunarak, "Şu çocuğu rahat bırakın," diye güldü. "İlk günden beri arka sırada kendi dünyasında yaşıyor zaten."
Bakışlarım Eiren’ın o etrafı süzüp gülen, her şeyi gördüğünü sanan parlak gözlerine kaydı. Kendini çok akıllı sanan bu gözlerin, bir neşterin ucuyla buluştuğunda nasıl söneceğini düşündüm. Göz küresinin arkasındaki o optik sinirleri tek tek ayıklarken, o sulu dokunun parmaklarımın arasında dağılışı... Onun o her şeyi gören gözlerini tamamen oymalı, o optik boşluğu karanlıkla taçlandırmalıydım. Bütün o sahte neşesi, göz pınarlarından sızacak olan o koyu kırmızı sıvıyla birlikte zemine akıp gidecekti.
"Kendi dünyam," diye mırıldandım, kalbimin o buz gibi ritmini koruyarak. Doğru bir tespitti. Ama o dünyada ikisinin çoktan etiketlendiğini, üçüncüsünün ise büyük bir bilinmeze doğru sürüklendiğini bilselerdi, o dudaklarındaki zavallı tebessüm kaç mikrosaniyede donup kalırdı acaba?
Kalemimin arkasını açtım. Yere düşen kırık grafit ucunu ayakkabımın tabanıyla ezerken, zihnimde planlar ve o planların ortasındaki devasa bir belirsizlik yan yana duruyordu. Acelem yoktu. Kusursuz bir katliam, sabırla beslenirdi.



