Haiiii, ben geldiiim. Aiiiyş gece kuşlarıma selam olsuun. Ben hiç taslak tutamıyorum cidden, bu saatte buralardasınızdır umarııım. Bu arada bu fici yazmayı çok seviyorum ve yazdığım en uzun bölüm oldu. İkiye böleceğğğdiim ama hadi dedim tek seferde salayım jajajajja
Oy ve yorumlar artsa ben bu fici hep bu uzunlukta yazarım, hatta daha fazlası. Eheheh, ay yazdığım gibi paylaşıyorum, yazım yanlışlarım varsa affoluna kuzucuklarım. Keyifli okumalar dilerim! Xx
**
Gözleri dudaklarımda takılıkalmıştı. Çenemden yakalayarak başımı kaldırmamı sağladığında kalbim tekledi.
Saniyeler sonrasında derin sesi kulaklarımda çınladı. "Dudağına ne oldu senin?"
Sorduğu soru karşısında gerginliğim mümkünmüş gibi daha da yoğunlaşarak zirveye ulaştığında sertçe yutkundum.
Sıcak dokunuşunun temasından derhal kurtulmam gerektiği ve karşımdaki kişinin prens olduğu gerçeği yüzüme tokat misali çarpıldı.
Taşıdığım odunları iyice göğsüme yaslayıp usulca bir adım geri çekildim. Böylece çenemi tutan eli havada kalırken, elini yumruk haline getirerek yavaşça geri indirmek zorunda kaldı.
Onun askerinin yaptığını söylesem bana inanması adına bir kanıtım yoktu. Daha çok işleri bataklık suyuna bulandırmak istemiyordum, ona zaten müthiş bir hadsizlik yapmıştım ve canımı bağışladığı için minnettardım.
"Dilini mi yuttun çiftçi! Konuşsana, dudağına ne oldu?" Ciddi sesine bürünen katı tohumları beni bulunduğum noktaya çivilemeye yetecek kadar yoğundu. Az önce alçak sesle konuşurken, şimdi ona cevap vermediğim için yine hadsizlik yaptığımı düşünerek sesini yükseltmişti.
"Önemli bir şey değil prensim." diye mırıldandım gözlerimi önüme düşürüp bakışlarından istikrarlı bir şekilde kaçırırken. Geçiştirmeye çalışma çabam göz ardı edilemezdi.
"Önemli olup olmadığını sormuyorum çiftçi Jeon! Kim vurdu sana?" Aramıza açtığım bir adımlık mesafeyi geri kapatırken, başımı usulca kaldırıp yüzüne baktım.
Dudaklarımı kemirmek istesem dahi, patlayan dudağım nedeniyle onları dişlemeyi geçtim, birbirine bile bastırabilmem bile mümkün değildi. Soru şeklini değiştirince mideme sancılar girmeye başladı gerginlikten.
Sonra daha fazla duraksarsam çok daha bana kızabileceği gerçeğiyle, dudaklarımı konuşmak adına araladım usulca.
"Koyunlarımdan biri tekme attı." Jimin'e söylediğim yalanın birebir aynısını onunla paylaşmakta bulmuştum çareyi.
"Koyun nasıl ağzına tekme atabiliyor?" Şüpheli sesi ve ima dolu bakışlarıyla beni köşeye kıstırsa da, ensemi sıvazlayarak bakışlarımı gözlerine diktim.
"Koyunlarımı çok severim... Çalınanlar da göz bebeğimdi. Ben onları sevsem bile onlar bazen sıkılabiliyor ve tepik atabiliyorlar. Sık yaşadığım bir durum." Uzun cümlemin ardından soluklanma ihtiyacıyla duraksadım.
Aslında bu bir gerçekti. Çok sık yaşardım bu tekmelenme durumlarını. Lakin bu kez en sağlam sığındığım yalanım olmuştu.
"Anlıyorum, pekâlâ." dedi gözleri kuşkulu bir şekilde kısılsa dahi, başını ağır ağır olumlu anlamda salladı.
"İzninizle prensim." Önünde odunlarla birlikte dikilmeye son verip ona başımla eğilip selam verdim ve yanından geçtim.
"Dur orada, gidebileceğini söylediğimi hatırlamıyorum?" Adım atmak için hamle yaptığım an sesini duyunca duraksadım.
Önüme doğru eğidğim başımı kaldırmazken, kollarıma yüklenen odunların ağırlığını göğsüme devretmeye çabaladım. Dakikalardır odunları taşıdığım için ellerim titriyordu.
"Affedersiniz prensim. Ben sizin zamanınızı çalıp, sizi daha fazla meşgul etmek istemediğim için-"
"Odunları bırak ve geri dön, burada bekliyorum seni çiftçi." dediğinde nefesim tekledi. Ah siktir, cezalandıracaktı beni kesin. Sahi, en son 'yeniden görüşeceğiz' demişti bana... Şimdi buraya gelmesi garipsenecek bir durum değildi.
"Huhu, sana diyorum çiftçi Jeon." Elini gözlerimin önünde sağa sola doğru salladığında gözlerimi kırpıştırarak düşüncelerimin derinliğinden müthiş bir hızla sıyrılmak zorunda kaldım. Başımı sallayıp silkelenerek kendime gelirken, "Hemen... Hemen geliyorum prensim." dedim ve ona bir kez daha saygıyla selam verdikten sonra odunlarla birlikte bahçeye koşturdum.
Odunları ağacın köşesine, bahçeye bırakıp kıpkırmızı kesilen ve odun izlerinin çıktığı ellerimi birbirine çarparak, önce elimden sonra da üstümden toprakları ve odun parçalarını silkeleyerek temizledim.
Sonra vakit kaybetmeden soluğu onun yanında aldım. "Geldim prensim, buyrun."
"Düş peşime." dedi ve halkın içine karışırken tanınmak istemediği için taktığı hasır şapkasını düzeltti.
Tam başımı olumlu anlamda sallayıp topuklarımın üstünde arkamı döneceğim sırada, omzuna astığı kumaş cepliğin içindeki ok ve yay dikkatimi çekti. Siktir.
"Ne-nereye gideceğim prensim?" diye sorduğumda, "Ormana gir, devam et çiftçi." dedi son derece dingin bir sesle, tasasız bir tavırla.
Ellerimi önümde birleştirip içimi kemiren endişe tohumları eşliğinde, sözlerine itaat ederek dakikalar önce çıktığım ormana geri döndüm.
Hemen arkamdan beni takip ediyordu. Adım seslerini işittikçe mideme bıçaklar saplanıyormuş gibi gerginliğim içimde çığır açıyordu.
Sanırım o ok ve yay beni sessizce ormanda öldürmek için yanına aldığı bir setti. Boku yemiştim ciddi anlamda.
Acaba canımı bağışlaması için ona yalvarırsam dün olduğu gibi bugün de beni sağ bırakır mıydı? Ah Tanrım, öylesine yanlış kişiye böylesine büyük bir hata yapmış olmak... Kahretsin ya!
Monoton giden hayatımı yerle bir etmiştim tek bir gecede.
Gerginlikten kıvrandığım dakikaların ardından bana durmam için komut verdiğinde duraksadım.
Yaşlı bir çınar ağacının tam önünde durdurmuştu beni. Ayak parmak uçlarımda, çekince içerisinde yavaşça ona doğru döndüğümde hemen bir adım ötemde dikildiğini fark edince gayriihtiyari irkildim.
Ok ve yayının olduğu çantaya uzanıp içinden kırmızı bir elma çıkarttığında sertçe yutkundum.
"Sırtını ağaca yasla, cezanı vereceğim." dedi elmayı tutan elini sallayıp arkamdaki ağacı işaret ederken. "Canımı bağışlayın prensim... Yemin ederim bir daha size yanlış bir-"
"Çiftçi Jeon, sadece ağaca yaslan." dedi sıktığı dişleri arasından. Dudaklarım birbirine çarpacak şekilde titremeye başlarken, dediğini uygulamaya geçtim.
"Başını da yasla, iyice yaslan ve dik dur." diye beni ikaz etti. Boğazım bir çöl misali kururken, seslice yutkundum. Duruşumu dikleştirerek başımın arkasını ağacın tırtıklı gövdesine yasladım.
Baştan tırnağa beni göz süzgecinden geçirdi ve memnun bir şekilde başını sallarken uzanıp aniden elmayı başımın üstüne bıraktığında ağzım bir karış aralandı.
Geri çekilip ok ve yayını yavaşça ufak çantasından çıkarttı. "Okçuluk dersi alıyorum, ama bu konuda pek iyi olduğum söylenemez." dediğinde, dizlerimin titrediğini hissettim. Siktir, yanında getirdiği okları kafamdaki elmayı vurmak için kullanacaktı.
"Şanslıysan sağ kalırsın." dedi ve bana göz kırptı. "P-prensim ama... Ama prensim ben..."
Gözlerini kısarak bana dik dik bakınca bir türlü toparlamayı başaramadığım sözlerimi sonlandırmak zorunda kaldım. Hava yutmakla yetinirken, başımın dönmeye başladığını hissettim.
Bir kaç adım gerileyip aramıza tatmin olacağı kadar mesafe açıp duraksadı. Uzun parmaklarıyla kavradığı yaya oku yerleştirerek kollarını kaldırdığında beynimden aşağıya kaynar sular dökülmüş etkisiyle sarsıldım.
Saniyeler içerisinde oluk oluk terler akıtmaya başlarken, soluklarım delicesine hızlandı. Bu yüzden de vücudumu sabit tutabilmem zorlaştı.
Uzaklaştığı için sesini daha rahat duyabilmem amacıyla, "Kıpırdarsan işimi daha çok zorlaştırırsın." diye bağırdı. sarsılan omuzlarımı kaskatı kesecek şekilde sıktım kendimi. "Kıpırdama, aferin çiftçi Jeon."
Oku yerleştirdiği yayı tutan parmaklarına asılarak iyice yayı gerdiğinde bu anı görmeye hazır olmadığım için gözlerimi sımsıkı yumdum.
Saniyeler sonrasında rüzgar gibi ıslık sesi çıkararak gelirken her bir uzvum kilitlenip kaldı. Kanım çekiliyor gibi hissettim. Vücudumun herhangi bir yerine bir ok saplanmadığı için rahatlayamadım bile.
Gözlerimi kırpıştırarak araladığımda, başım daha şiddetli bir şekilde döndü. Göz bebeklerimde sürüngenler geziniyor gibi hissediyordum. Elmacık kemiklerim karıncalanıyordu.
Başımı hafifçe kıpırdatıp yayından fırlayan okun arkamda kalan ağacın gövdesine saplandığını gördüm. Hemen omzumun üstüne isabet etmişti.
Yeni bir oku çıkartıp yayına yerleştirirken, çarpıntım daha çok yükseldi. Kalbim ağzımda atıyordu. "Ben... Prensim ben iyi h-hissetmiy-" Kelimeler ağzıma takılıp dilim taşlaşırken, dizlerimin bağı çözülmüş gibi sarsıldım.
Ensemdeki sıcaklık beynimi ele geçirmişti. Kafatasım patlayacak gibi hissediyordum.
Yer ayağımın altından kayarken, tüm sesler ve görüntü tek bir anda silindi. Boşluğa düşmüş gibi yığılıp kaldım zemine.
Bölüm sonu... Jungkook çok yorgundu arkadaşlar, malum uykusuz da. Taehyung'un amacı onu öldürmek değil elbette, lakin yorgunluğuyla korkusu bütünleşince bedeni infilak etti.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, sağlıcakla kalın. Seviyorum sizi >
Instagram: Sevvyniz & Sevvy97 / Tiktok & Twitter: Sevvyniz
-Şevval