▪︎▪︎▪︎▪︎▪︎
jeon jeongguk için hayat her zaman kolaydı.
kıyamet patlak vermeden önce, basketbol takım kaptanıydı, sınıfında ilk onun içindeydi ve biraz para kazanmak için yerel kitapçı da çalışıyordu... ailesi, atlanta'nın en zengin ailelerinden biri olduğu için fazlasına ihtiyacı yoktu. jeon jeongguk tüm hayatını hiçbir şikayet veya stres duymadan geçirmişti, tek endişelenmesi gereken şey ise her gün ne giyeceğiydi.
şimdi ona bakıldığında ise- kıyametin ortasında, eski model bir arabaya yaslanmış, paul ve nicholas'ın avlarından dönmesini sabırsızlıkla bekliyordu.
paul, onu aylaklar için nöbet tutmasını reddetmişti, nedeni ise çocuğun akıllı olmasını ve diğerlerinin nereye gideceklerini bulmalarına yardım edebilmesi olduğunu söylemişti. ancak ikisi de bunun nedenini jeongguk'un aylakları öldürememesinden kaynaklandığını biliyordu. (kendisini savunmak için, ne zaman birini öldürmeye kalksa donup kalıyordu) her zaman böyle olmuştu. bir aylakla karşı karşıya geldiğinde, yayını ve okunu hazırlar ama asla ateş edemezdi.
jeongguk bunu, aylakların içlerindeki insanlığı hâlâ görebilmiş olmasından kaynaklandığını düşünüyordu. ayrıca jeon jeongguk bir katil değildi. onu öldürebilecek ve et yiyen bir aylak olsa bile. ama yine de onları öldürebileceğini düşünmüştü, ancak yaklaştığında bunu yapamayacağını sonradan anlamıştı.
bundan sonra ise, jeongguk'un asla kendi başına hareket etmesi izin verilmemişti, yanında her zaman bir arkadaşı olması gerekiyordu. kendisine bir çocukmuş gibi muamele görüldüğünü hissettiğinde, gözleri ahn eui-jung'a takıldı, çocuk ondan yaşça küçüktü ve bir arkadaşa ihtiyacı yoktu.
"küçük prensimiz de nasıl?" duyduğu sesle birlikte etrafına bakındığında so-hee'nin yanında durduğunu gördü.
jeongguk'un on iki yıldır en iyi arkadaşı olan so-hee -tanrı'ya şükürler olsun- (jeon ailesinin yanı sıra -neredeyse hiç tanımadığı, evinden yaklaşık on beş dakika uzakta yaşıyorlardı) jeongguk'un salgın öncesi hayatından kalan tek kişiydi.
ikisi de birbirinden çok farklıydı. jeongguk, kaliforniya'nın sevgilisiydi, mükemmellik ve masumiyetin poster çocuğuydu... peki, so-hee? şey, so-hee... uyuşturucuyu, sigarayı, içkiyi severdi. jeongguk'un ailesi ondan nefret ediyordu çünkü jeongguk'un üzerinde çok kötü bir etkisi vardı ama jeongguk bunu umursamıyordu.
so-hee onun en yakın arkadaşıydı ve aynı beyin hücresini paylaşan ebeveynleri yüzünden arkadaşını bir kenara atamazdı. (huzur içinde yatsınlar)
"iyiyim." sesinde biraz güneyli aksanı vardı ve so-hee bu konuda onunla her zaman dalga geçerdi.
"sadece, iyiyim?" so-hee, en iyi arkadaşıyla göz göze gelirken kaşlarını çatarak çocuğu sorguladı.
jeongguk başını salladı, "umarım iyi bir şeyle geri dönerler." so-hee'nin bir şey söylemek için ağzını açacağını görünce jeongguk içini çekti ama o sırada paul ve nicholas'ın gruba geri dönüp, bir çeşit sığınak bulduklarını açıklamasıyla sözü kesildi.
hapishaneye ulaştıktan sonra, glenn şimdi herkesin içeri girebilmesi için çitte bir delik açıyordu. nicholas, jeongguk'u kendisine yaklaştırmıştı, eli neredeyse onun bileğine yapışıktı, eğer jeon jeongguk kendisi olmaya başlar ve onlara doğru gelen aylaklarla savaşmaya çalışırsa mahvolurdu.
glenn, çiti geri çekip deliğin herkesin sığabileceği kadar büyük olmasını sağlayınca, herkes içeri koşmaya başladı. nicholas jeongguk'u çitin içinden çekerken, jeongguk yayını sıkıca kavradı, ok dolu çantası omzundan sarkıyordu. glenn'in çitten zorla geçen son kişi olduğunu ve çiti bir iple bağlamaya başladığını izledi. glenn'in hemen önünde kendini çitin üzerine atan bir aylak, jeongguk'un korkuyla geriye sıçramasına neden oldu.
ardından, grup hapishanenin gerçek girişine doğru koşarken jeongguk, nicholas tarafından çekilmeye başladı. jeongguk'un gözleri hapishane bahçesindeki çitin diğer tarafındaki yapışık olan aylaklardaydı. dişlerini onlara geçirmeye hazır onca aylak varken oraya nasıl varacakları hakkında hiçbir fikri yoktu.
kapıya yaklaştıklarında nicholas elini jeongguk'un bileğinden çekti ve jeongguk onun tutunduğu yeri ovuşturdu. onun tutuşundan dolayı beyaz teninde kırmızı bir iz kalmıştı.
"bana nicholas ile asla arkadaş olmamam gerektiğini hatırlat." diye fısıldadı, jeongguk. ağrıyan bileğini so-hee'ye gösterirken, o da hareketlerine kıkırdıyordu.
"mükemmel." diyerek derin bir nefes verdi, paul. "eğer o kapıyı kapatır ve bahçeye daha fazlasının girmesini önlersek onları haklayabiliriz. gece de araziyi ele geçirmiş oluruz." çite tutunan yürüyüşçülere bakarak gruba söyledi, paul.
"bir sorum var." so-hee, sanki şu anda bir sınıfın ortasındaymış gibi elini havaya kaldırarak konuştu. "evet... so-hee?" paul iç çekti.
jeongguk, paul'un so-hee'ye ne kadar kolay kızdığını görünce dudaklarında küçük bir gülümseme oluşturdu. "kapıyı nasıl kapatacağız?" diye sordu so-hee, kollarını göğsünde kavuşturarak.
"ben kapatabilirim. siz beni korursunuz." dedi glenn ama hemen maggie tarafından susturuldu, "ne? hayır. intihar sayılır bu." diyerek karşı çıktı, maggie.
paul, bu sefer maggie ile birlikteydi, gruba emirler yağdırmaya ve aylakların dikkatini dağıtmaları için onlara farklı görevler vermeye başladı.
"um, hyo-seop?" jeongguk konuştu, paul ona bakan kızıl saçlı çocuğa bakmak için döndü. "benden ne yapmamı istersin?" diye sordu, jeongguk. paul ellerini kalçalarına koyarak iç geçirdi.
"sadece... orada dur ve kıpırdama. so-hee, onun dediklerimi dinlediğinden emin ol." dedi, paul ikisine bakarak. so-hee, paul'un söylediklerine karşılık başını salladı.
"aye, aye, kaptan." demesiyle so-hee daha sonra paul'dan bir ters bakış aldı. ardından paul onu görmezlikten gelerek çitlere doğru yürüdü. işte so-hee ve paul böyleydi -kız ona sinir bozucu şeyler söyler, yetişkin adam da bu söylediklerinden rahatsız olmazdı. so-hee paul'ü kızdırmaktan çok seviyordu.
grup, aylakların dikkatini dağıtmaya ve çok yaklaştıklarında onları öldürmeye başlarken, se-jeong, paul'e kapıyı açtı ve paul hapishaneye daha yakın olan kapıya doğru koşmaya başladı. hershel ve eui-jung onun üzerindeki gözetleme kulesinden ateş ederken, jeongguk her şeyin ortasında durmuş, iki yanındaki farklı gruplar aylakları öldürmesini izliyordu.
jeongguk, şortunun cebine iliştirilmiş bıçağı alıp aylakları öldürmeye başlama dürtüsü hissetti. bu dürtü, onu öylesine tüketmişti ki çitlere doğru bir adım atacak oldu, ancak so-hee tarafından geri çekildi. "peki, sen nereye gittiğini sanıyorsun?" diyerek ona sordu, so-hee.
"bazılarını öldürebilirim. çitin diğer tarafındalar, bana zarar veremezler." dedi kendisinden on iki santim kısa olan en yakın arkadaşına, jeongguk.
"iyi o zaman. bakalım sen de ne varmış küçük prens." so-hee daha sonra jeongguk ile çite doğru yürürken omuz silkti.
diğer tarafta bir aylak, gözlerini jeongguk'a dikmiş ve ona hırlıyordu. jeongguk ona bakarken eli yavaşça şortundan bıçağını almaya gitti ve o an elinin titremeye başladığını fark etti.
jeongguk daha önce hiç aylak öldürmemişti. hiç. parmakları çitin metaline kenetlenmiş aylağın soğuk, donuk gözlerine baktı. işte oradaydı. ama jeongguk adeta donmuştu. elini hareket ettiremiyordu ve sanki bayılmış gibiydi.
so-hee, çocuğun elinden bıçağı hızlıca kapıp, önündeki aylağı kendisi öldürürken, jeongguk ise az önce ne olduğunu hatırlayamıyordu. hırlama ve ateş etme sesleri kesilmesiyle, jeongguk aniden gerçekliğe geri döndü ve yanına baktığında so-hee'in ona baktığını gördü.
"aferin, iyi iş çıkardın." dedi so-hee, bıçağı jeoongguk'un cebine geri koyarken, yüzünde alaycı bir gülümseme vardı.
jeongguk bir şey söyleyemedi. boğazında onu durduran büyük bir yumru varmış gibiydi. sahada etrafına bakındı ve tüm aylakların sonunda öldüğünü ve grubun nihayet içeri girebildiğini gördü.
☠︎
ertesi sabah, paul'ün hapishanenin derinliklerine inmek için kapıyı geçmeye karar vermesinden sonra, glenn kapıyı çekip açmaya hazırken hepsi kapıda duruyorlardı. paul, t-dog, maggie, glenn ve nicholas, gezinen aylakları öldürmek için içeri girecek, diğer herkes ise çitin diğer tarafındakilerin dikkatini dağıtmak için geride kalacaktı.
jeongguk şu anda se-jeong'nin arkasında durmuş, onun aylakları yanına çekmek için çitlere vuruşunu izliyordu.
gözleri diğer taraftaki grubu izlemek için kayıyor, aylakların kendilerine yaklaştıkça hırıltıların arttığını duydu. bütün aylakların işini bitirip daha da geriye çekildikleri bir anda uzaktan bir bağırış duyuldu ve se-jeong dönüp kızıl saçlı çocuğa baktı.
"ben onları göremiyorum. sen onları görebiliyor musun?" diye sordu, se-jeong.
jeongguk, hamile kadınla carla arasında durup etrafa bakındı. "arkadalar mı acaba?" diye mırıldandı jeongguk, gruptan birini bulup bulamayacağını anlamaya çalışırken gözleri kısılmıştı. sadece paul'ün sesini duyabiliyordu, o kadardı.
jeongguk çitten geri çekildi, so-hee çocuğa doğru ilerlerken kollarını göğsünde kavuşturdu. gözleri se-jeong'deydi. "böyle bir durumda hamile kalmayı hayal bile edemiyorum." so-hee iç çekti, elleri ceketinin ceplerine soktu.
"ya da bir ilişki içinde olmayı." jeongguk, so-hee'in göz ucuyla başını salladığını görünce omuz silkti. "böyle bir durumda ilişki içinde olmak da çok garip... ikinizden birinin ölme olasılığı varken-" diye mırılandı, so-hee.
"hep bu kadar negatif olmak zorunda mısın?" jeongguk kıkırdadı ve kendisine aşağıdan bakan en iyi arkadaşına gülümsedi. "hep bu kadar sinir bozucu olmak zorunda mısın?" so-hee gülümsedi.
kısa bir süre sonra glenn diğerlerini içeri almış ve onları diğerlerinin olduğu hapishaneye götürmüştü. jeongguk, çöplerle dolu karanlık odayı incelerken, duvara kan bulaşmış ölü bir aylak gördü. o an tek düşünebildiği, bunların kısa bir süre önce nasıl gerçek insanlar olduğuydu.
"ne düşünüyorsun?" diye sordu paul, merdivenlerden inerken.
"evim güzel evim." diye konuştu, jeongguk ve merdivenlerde grubun geri kalanına bakan adamdan bir gülümseme aldı. "şimdilik öyle." diye ona cevap verdi, paul.
"güvenli mi peki?" diye sordu se-jeong hücre bloğuna bakarak. "bu hücre bloğu öyle. sabah da kafeteryayı ve reviri bulacağız." dedi, paul.
beth, paul'ün söyledikleri karşısında kaşlarını çattı ve "hücrelerde mi uyuyacağız?" diye sordu. diye sordu, paul başıyla onu onayladı.
"bazı gardiyanların üzerinde anahtar buldum, nicholas'da da bir set daha var."
"kafeste uyumam ben, şu tümsek benim."
nicholas, hücre bloğunun ikinci katından seslendi ve herkesin durduğu alt kata doğru ilerledi. ardından herkes farklı hücrelere dağılmaya başladı, so-hee, jeongguk'u hücrelerden birisine çekti.
"ranzanın üstünü mü yoksa altını mı istersin?" diye sordu so-hee, omuzlarını silken çocuğa bakarak.
"altı ben alacağım." dedi jeongguk, alt ranzaya oturmadan önce yayını ve oklarını yatağın üzerine bırakarak.
"bunu söyleyeceğimi hiç düşünmezdim ama... şu anda bir hapishanede olduğum için minnettarım."
jeongguk'un dudaklarından bir kahkaha kaçarken so-hee de kendini tutamayarak güldü. "kimin aklına gelirdi ki? jeon jeongguk hapisanede." so-hee, çocuğun yanına otururken gülümsedi.
jeongguk, hücrenin etrafına bakarken elleri kucağında dinlendirdi ve bir iç çekti. "umarım bu uzun sürer, biliyor musun? umarım burada kalıp kendimize bir hayat kurarız. ah, hücreyi de dekore edebiliriz!" diye haykırdı jeongguk. yüzünde olan kocaman bir gülümsemeyle, yanındaki en iyi arkadaşına bakmak için döndü.
"her zaman hayal ettiğimiz üniversite yurt odamız gibi." dedi so-hee, jeongguk başını so-hee'in omzuna yaslarken, kız da kolunu jeongguk'un beline dolarken yüzünde bir gülümseme oluştu.
"yanımda olduğun için çok mutluyum so-hee. sensiz ne yapardım bilmiyorum." jeongguk içini çekti.
"dürüst olmak gerekirse- muhtemelen ölmüş olurdun."
so-hee daha sonra jeongguk'un nefes nefese kaldığını fark etmesiyle, ona bakmak için döndü. "öyle mi düşünüyorsun?!" diye sordu jeongguk, so-hee'in dudaklarını büzdüğünü ve omuzlarını silktiğini görünce.
"evet." dedi, gözlerini deviren çocuğa so-hee. ardından dudaklarında bir sırıtış oluşturmasına neden oldu.
"iğrençsin." dedi ardından jeongguk ve sözleri üzerine en yakın arkadaşıyla birlikte gülüştü.
☠︎
kargaşa sesi jeongguk'un yatağında uyanmasına neden oldu. hücrenin dışına baktığında hershel'in bir masaya doğru itildiğini gördü. "hershel?" jeongguk hemen ayağa kalktı, hücresinden çıktı ve diğerlerini takip etti. "herschel?!" hücreye doğru koşarak seslendi. tam hücreye girecekti ki, önüne çıkan maggie'ye çarptı.
jeongguk, kızın omzunun üzerinden içeriye baktı ve önündeki manzara karşısında elini ağzına götürmek için kaldırdığında dudaklarından bir inilti çıktı. hershel'in bir bacağı yoktu ve şu anda yanında carla ve glenn ve etrafını saran diğerleri ile birlikte hücre yatağında kan kaybediyordu.
maggie arkasında duran kızıl saçlı çocuğa döndü, "ne oldu?" diye sordu jeongguk, yaşlı adama bakarken sesi çatlamıştı.
"ısırıldı. ama iyileşecek, jeongguk." diyerek onu rahatlatmaya çalıştı, maggie.
jeongguk, hershel'in iyi olacağına dair umut besledi. o hershel'dı. yolda giderken küçük jeon jeongguk'a meyve ve çiçek sepetleri veren tatlı yaşlı adam. jeongguk hücreden çıktı, hücre bloğunun basamaklarına oturdu. bir damla gözyaşı yanağından aşağıya doğru süzüldü ama jeongguk hemen sildi. bir süre hücre bloğun basamağında oturdu ve sakinleşmeye çalıştı.
sonra hücre bloğunun dışından konuşma sesi jeongguk'un dikkatini çekti, çocuk merdivenlerden ayağa kalktı ve yürüdü, kapıdan nicholas ve t-dog'un yanı sıra rastgele bir grup mahkumu gördü... hayattaydılar.
jeongguk odaya girmek için kapıyı açtı, tüm gözler odanın uzak bir köşesinde sessizce duran genç çocuğa çevrildi.
"ne halt yediğini sanıyorsun sen?" nicholas olduğu yerde kalan çocuğa sinirle sordu.
"kim o?" adamlardan biri yüzünde bir sırıtışla sordu. jeongguk, siyah saçlı yaşlı bir adamın ona baktığını, gözlerinin vücudunda yukarı ve aşağı baktığını gördü. bu, jeongguk'un gözlerini yaşlı adamdan çekip nicholas'a bakmaya ve yüzünü buruşturmasına neden oldu.
"bu seni hiç ilgilendirmez." diyerek adama ters ters baktı, nicholas. arbaletini havaya kaldırmış, adamlardan biri düşmanca bir hareket yaparsa saldırmaya hazırdı.
"çok güzelmiş." dedi, aynı adam.
"adamım, eğer çeneni kapamazsan-" dedi t-dog ama paul'ün odaya girmesiyle sözü kesildi.
"içeride kaç kişisiniz?" koyu saçlı adam, paul'un içeri girdiğini görünce konuştu.
"senin başa çıkamayacağın kadar çok." diye onu yanıtladı, paul.
ortam jeongguk için düşmancaydı ama o yine de geri adım atmadı, kendi iyiliği için fazla inatçıydı. ama aynı zamanda hershel'le aynı odada olmak da istemiyordu, bu onu korkutuyordu ve onunla aynı hücreye girme düşüncesi bile göğsünün ağırlaşmasına neden oluyordu.
"adamı neden hastaneye götürmüyorsunuz?"
jeongguk, elinde bir tabanca tutan siyah saçlı adamın lider olduğunu düşündü, çünkü adamlar adına tüm konuşmayı o yapıyordu.
paul ve adam dış dünya hakkında ileri geri gidip gelirken jeongguk kollarını göğsünün üzerinde kavuşturdu. bu adamların neler olup bittiğine dair hiçbir fikirleri yoktu ve hepsi, paul'ün umutsuzca onlara açıklamaya çalıştığı gerçeği inkar ediyorlardı. paul daha sonra mahkumlara kapıyı işaret ederek dışarıyı kendileri görmelerini teklif etti ve onlar da oraya doğru ilerlemeye başladılar.
jeongguk onları takip etmeye gidecektik ki, nicholas tarafından durdurdu. "nereye gittiğini sanıyorsun?" diye sordu, nicholas. jeongguk kendisinden yedi yaş büyük adama bakarken, nicholas da dik dik çocuğa bakıyordu.
"zaten sizinle birlikteyim. ayrıca on sekiz yaşındayım, on iki değil." kaşlarını çatarak konuştu, jeongguk.
nicholas iç çekerek dışarı çıkarken jeongguk da peşinden gitti. nicholas, mahkumların güneşte ıslanmalarını izlerken, jeongguk'u yakınında tuttu.
"ne bu? hastalık falan mı?" içlerinden biri metal bir çubukla ölü bir aylakları dürtükleyerek konuştu. "evet, hepimize bulaştı." diye açıkladığında tüm mahkumlar paul ile konuşmak için döndü.
"ne demek bulaştı? aids falan gibi mi?" dedi, sarı saçlı ve uzun bıyıklı olan adam.
"seni öldürmek için göğsüne bir ok fırlatsam, bu şeylerden biri olarak geri dönersin." arbaletiyle yerde yatan ölü aylağı işaret ederek onlara açıkladı, nicholas.
mahkumların lideri konuşana kadar bir saniyelik bir sessizlik oldu. "nereden geldiniz?" diye sordu paul'e bakarak, adam. "atlanta." diye cevap verdi, paul.
"nereye gitmeyi düşünüyorsun?" paul hafifçe omuz silkti. "şimdilik hiçbir yere." paul, kendisine yaklaşan adama bakarak dedi.
mahkumların lideri etrafına baktı, sonra arkasına baktı. "suyun oradaki araziyi alabilirsiniz, rahat edersiniz." gözlerini paul'e dikerek dedi, adam.
"bu aylakları biz öldürdük, bu hapishane bizim." dedi, paul.
"ağır ol, kovboy." dedi, adam.
"bizim olduğunu söyledi." dedi, jeongguk. paul'e doğru yürüyecekti ama nicholas tarafından geri çekiştirildi.
"o güzel küçük çeneni bence kapalı tutmalısın." nicholas'ın kolunun arkasında duran çocuğa dedi, siyah saçlı adam.
"kapı kilitlerini kırdınız." gruptan daha kısa olan adam söze girdi, "istersen sana yeni kilitler veririz." diyerek adamlara teklifte bulundu, paul.
"burası bizim hapishanemiz, buraya ilk biz geldik." dedi adam. paul adamın söylediklerine kahkaha attı, "bir süpürge dolabında kilitliydiniz. burayı biz ele geçirdik ve sizi serbest bıraktık." dedi, paul.
"kendi hücre bloğunu alman gerekecek." paul omuz silkti. "orası zaten benim." adam silahını hızla çekerek tersledi ama nicholas ve t-dog silahlarını adama doğrultmakta gecikmediler.
jeongguk geride, düşman adamlardan oluşan çemberden uzakta durdu ve paul ile mahkumların lideri ileri geri tartışırken, diğer adamlardan birinin ikisi arasında her şeyi medeni tutmaya çalışmasını izledi. jeongguk alt dudağını ısırdı, gözleri üzerine vuran güneşin parlaklığı karşısında gözleri kısıldı. paul, mahkumlarla almaya değer bir anlaşma yapmıştı ve bu anlaşmayı kabul etmeye değerdi.
"tamam..." paul karşısındaki adamın gözlerinin içine bakarak, "ama bir şeyi açıklığa kavuşturmama izin ver," diye söze başladı, "eğer sizi burada, bizimkilerin yakınında bir yerde görecek olursak... sizi öldürürüm." dedi adamın yüzüne yaklaşarak, paul.
adam gözlerini beceriksizce başka tarafa bakan jeongguk'a çevirdi ve nicholas adamın bakışlarını yakalamakta gecikmedi, yayını adamın yüzüne yaklaştırdı. "ve eğer ona bir daha bakarsan, gözlerinin arasına lanet olası bir ok atmaktan çekinmem." diyerek dişlerinin arasından konuştu, nicholas.
adam önce nicholas'a sonra da paul'e baktı. bir an sessizlik oldu, adam belli ki silahlar ve yeni bir hücre karşılığında yiyecek stokunun yarısını onlarla paylaşma teklifini kabul edip etmemeyi düşünüyordu.
"anlaştık." dedi, sonra adam.
jeongguk'un bu adamlar hakkında kötü hisleri vardı ama çenesini kapalı tuttu çünkü bir şey söylerse kimsenin onu dinlemeyeceğini biliyordu. sadece paul ile çalıştıklarını umuyordu çünkü çalışmazlarsa öleceklerdi.
—