İçeriğe geç

De Noirville Katedrali

Bölüm 2 · 11 dk okuma

De Noirville Katedrali

Bölüm 2

Bölüm 2- Peri Masalı

Her şehrin hikayesi olur, yabana atılan ve unutulmaya yüz tutan. Her çocuğun tozlanmaya mahkûm peri masalları vardır ve yetişkinlik, bu masalları hafızadan silmeyle başlar. Yok olmakla yükümlü bir masalın hayatının merkezine yerleşip her şeyi yerle bir edeceğini nereden bilebilir ki insan? Başyapıtım olacak katedral projesinin rötuşlarıyla ilgilenirken yerel ve küçük bir şarap tadım atölyesinin barında oturuyordum. Her zaman ruhumu meşgul eden keskin huzursuzluk hissi son birkaç aydır şiddetleniyordu, beni büyüten adamın ölümü içimde bir şeyleri koparmıştı. Bu katedrali yapmak yönünde sahip olduğum tüm o motivasyonun mimarıydı o adam: büyükbabam. Birbirimizden başka kimsemiz yoktu ve ne yazık ki artık birbirimize bile sahip değildik. Bu düşüncenin vücudumda yarattığı tedirginlik ve tetiklediği titreme yüzünden elimdeki kalemi kontrol etmekte güçlük çekiyordum. Büyükbabamın kaybı bende bazı kaygı bozukluklarına neden olmuştu, kimsesizliğin bende açtığı yaralardan yalnızca biriydi bu ama dışarıdan bakan biri ancak bunu fark edebilirdi. Kalemi avucumda sıktım, bilinçsizce dudaklarımı ısırdım ve nefes almayı unutmuşum gibi daralan ciğerlerimi havayla doldurmak için dudağımı serbest bırakıp birkaç derin nefes çektim. Vücudum stresle başa çıkmayı başardığında dışarıdan gelen rüzgâr sesi kulaklarımda bıraktığı uğultuluyu sürdürüyordu, Marsilya güneşliydi lakin rüzgârı -özellikle geceleri- dinmek nedir bilmiyordu. Önümdeki kırmızı şarap dolu kadehten bir yudum aldım ve başımı kâğıtlardan kaldırıp neredeyse tamamen boşalan atölyeye göz gezdirdim. Canlı müzik durmuştu, birazdan biri gelip kalkmamı söyleyecekti ancak vaktim varken son kez projeyi gözden geçirmek istiyordum. Hemen solumda genç bir delikanlı vardı, elinde tuttuğu vileda kovasıyla beraber ne zamandır orada dikildiğinden emin değildim. Projeyi incelerken benliğimi dahi unuttuğum için elbette onu fark edememiştim. “Hanımefendi, kapatıyoruz.” Ben onu onaylarken yanımdaki sandalye çekildi ve onca boş sandalye varken hemen yanıma oturan kadını anlamlandırmaya çalıştım. Oldukça yaşlıydı, beyaz saçlarının arasında henüz ağarmamış birkaç sarı tel vardı. “Sen şu Parisli mimar mısın?” Bana kalkmamı söyleyen delikanlı nasıl oldu da onu içeri aldı diye şaşırmadan edemedim. Az önce gencin dikildiği yöne baktım, vileda aynı yerdeydi ancak genç orada yoktu. “Evet.” dedim gizlemeye gerek duymadan. Kalemimi çantama attım ve kâğıtları proje tüpüne sokuşturmak için sarmaya başladım. “Yine mi bu saçmalık? Sanırım buralarda dedikodular biraz hızlı yayılıyor.” Sürekli bu soru ile muhatap olmak artık sinirlerime dokunuyordu. “Katedralin inşası için gelmişsin, doğru mu?” dedi bu kez. Dikkatimi tamamen ona çevirirken kâğıtları tüpe kırıştırmadan sokuşturup kapağını kapatmıştım. Marsilya gibi koyu katoliklere ev sahipliği eden bir şehirde katedralin ses getirmesi zaten çok olağandı ama kadın merakla sormuyordu. Alacağı cevabı zaten biliyor gibiydi. Başımı aşağı yukarı salladım ve ayağa kalkmak üzere hareketlendim. Kadının buruşuk eli, adeta bileğime yapıştı. “Ne yapıyorsun?” Hadsiz davranışı yüzünden afallamıştım. Rahatsızlık hissi ile elimi ondan kurtarmak istediğimde vücudundan yayılan çirkin bir koku, burnumu doldurarak tiksinmeme neden oldu. Toprağın süslediği uzun ve mide bulandırıcı tırnakları tenimi çizdi. Demode, neredeyse çağdışı kıyafetleri dikkatimi çekmişti ki gözlerinde parlayan tuhaf ışık odağımı dağıttı. Tüylerimin hafifçe dikeldiğini hissettim, bedenime kolundan gelen bir soğukluk yayıldı. “Sana bir hikâye anlatacağım, inşa etmeye çalıştığın katedralin ve sebep olduklarının hikayesini.” Olduğum yerde kıpırdandım, içimi bir ürperti sardı ve kafamın içindeki ses kalkıp gitmemi öğütledi. Dinlemek ve dinlememek arasında yaşadığım ikilemi fark etmiş olacak ki ilgimi çekmek için kâğıtlarımı saklayan tüpü işaret etti. “Beni dinlemeden o elindekine devam etmeni tavsiye etmem.” Bardan kalkmamı söyleyen delikanlı etrafta mı diye gözlerimle mekânı taradım, bizden başka kimse kalmamıştı. Sonunda kocakarının yanındaki sandalyeme oturdum, buruşuk dudaklarının arasına bir sigara koyuşunu izledim ve hikâyenin tez vakitte bitmesini umdum. “Dinliyorum.” “Elindeki çizimlerin mimarı, bundan yedi yüz yıl önce o katedrali inşa etmek için öldü. Bölgedeki en ihtişamlı yapı olacaktı ama tamamlanmak bir yana dursun nerdeyse başlayamadılar bile.” Büyükbabamın tamamlamamı istediği bu yapı benden ilk ve son isteğiydi ve ona aitti. Zihnimdeki fikirler aile arayışımla harmanlanmıştı başta projeye başlarken ama zamanla bu arayış yerini tamamen görev bilincine bırakmıştı. Eski hikâye önemli değildi, umurumda olan tek şey büyükbabamı gururlandırmaktı. “İnşaat sırasında De Noirville’lerin küçük oğlu bir şey fark etti: inşaatta kullanılan alet edevatlar kırılıyor, inşa edilen taşlar yıkılıyor ve başladıkları noktaya geri dönüyorlardı.” Duraksadı, muhtemelen tepki vermemi bekledi ama ben yalnızca dinliyordum. “Sonra De Noirville bunu reddedip inşaya devam ettikçe yıkımın dozu arttı.” “Birileri katedrali yapmasını istemiyormuş ve alet edevatları kırmış, bunda ne var?" dedim omuz silkerek. "Söylenene göre ailenin büyük sırrı yüzünden Tanrı onların bu katedrali inşa etmelerine karşı çıkmış, katedrali inşa etmek için inat etmişler ve bir sabah tüm aile izleriyle beraber kasabadan yok olmuşlar, yer yarılmış da içine girmiş gibi." Ürperdi, biraz korkarak sesini alçalttı. Tedirgin bakışlarla sağına ve soluna baktı. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Büyükbabam da aklını kaçırmış gibi böyle masallar anlatıp dururdu. Anlaşılan bunamak böyle bir şeydi. "Anlıyorum." dedim ciddi kalmaya çalışarak. "Güzel bir efsane. Bana ne tavsiye ediyorsun? Günah işlemememi mi?" "Isabelle De Noirville." dedi sert bir ses tonuyla. "Soyun lanetli, katedrali yapmak istiyorsan soyunun lanetle düğümlenmiş makus kaderini çöz. Aksi halde senin de sonun yok olmak olur." "Isabelle Binoche. Adımı nereden biliyorsun bilmiyorum ama sen kaçığın tekisin." İsmim ağzından çıktığı anda, midemde bir yumruk yemiş gibi oldum. De Noirville... Bu isim büyükbabamın defterinde, bir kenara karalanmış halde duruyordu. Sabah tanıştığım diğer köylülerden biri adımı söylemiş olmalıydı, kadın aklını resmen yitirmişti. Ayağa kalktım ve masaya içtiğim içkinin parasını indirip dışarıya doğru yürüdüm, kapıyı açıp merdivenlerden çıkacağım sırada arkamdan bağırdı: "Seni uyardık Isabelle, bu ilk ve son uyarıydı." "Bunak kocakarı," diye mırıldandım, ama yürüyüşümü hızlandırdığımı ve sırtımdaki soğuk teri hissettiğimi fark ettim. Rüzgâr artık sadece bir ses değil, bir uyarı gibi geliyordu kulaklarıma. 🌞 1 Yıl Sonra Marsilya efsaneler şehriydi. Söylenene göre Meryem, halka Hristiyanlığı anlatmak amacıyla milattan önce birinci yüzyılda deniz yoluyla şehre inmiş ve La Grotte mağarasında konaklamıştı. Marsilya halkı ve bazı turistler hac ibadeti için bu mağarayı ziyaret edip dualar ediyorlardı. Efsaneler bununla başlıyor ancak bununla bitmiyordu. Marsilya halkının başka bir inancına göre Marsilya'da eskiden dev bir ejderha yaşıyordu: Tarasque. Nefesi ekinleri yakar, halkı terörize ederdi. Halk bıkmış ve Meryem Ana'ya sığınmıştı, Meryem Ana onlara Aziz Martha'yı göndermiş ve Aziz, Tanrı'dan aldığı güçle ejderhayı yok etmeyi başarmıştı. Bunu simgeleyen bir kilise bile yapılmıştı şehre. Bu şehirde efsane bitmezdi ancak her efsanenin sonu Tanrı'ya inanca bağlanırdı. Söylenene göre Kara Hilal Tarikatı denen başka bir tarikat da şehrin güvenliğini sağlamak için yüzyıllarca burada yeraltı tapınaklarında yaşamıştı. Gün geçmiyordu ki Marsilya yeni bir efsaneyle çalkalanmasın. Son zamanlarda civardaki esnaf bile bana katedralle ilgili sorular soruyordu ve artık öylesine sıkılmıştım ki evden çıkmak bile istemiyordum. Halkın körü körüne inandığı batıl inançlar benim için işleri yalnızca zorlaştırıyordu. Katedralin temeli atılmaya başlanmıştı, bir seneyi aşkın süredir bu şehirde yaşıyordum ve artık her karışını ezberlemiştim. Telefonum çalmaya başladığında kafamı yastıktan kaldırıp komodine uzandım ve açıp kulağıma koydum. "Efendim?" "Temelde çatlak var." dedi karşıdan gelen ses. İnşaatın başmühendisi John’dan başka biri değildi konuşan. "Jeologlar bir sorun olduğunu söylüyor, zemin sağlam ama temel çatlıyor." "Geçen gün de aynı şeyi söylemediniz mi siz?" diye mırıldandım. "Temeli de atamayacaksanız katedrali nasıl inşa edeceksiniz John?" "Isabelle, sorun bizden kaynaklı değil." Bir an düşünür gibi durdu ve sonra daha kısık sesle konuştu: "Sanki bunu bir şey yapıyor gibi." "Şimdi de cahil halkın masallarına mı inanıyorsun?" dedim yersiz korkusunun boşuna olduğunu ifade etmek için. "Yok artık John." "Son bir kez deneyeceğim ve eğer yine olmazsa bu inşaata yeni bir mühendis bulman gerekecek." Korkuyordu, zaten bir süredir endişeli olduğunu biliyordum ancak bu kadarı beklentimin üzerindeydi. Bir efsane yüzünden işlerini ciddiye alamıyor ve ilerleyemiyorlardı. Aksi mümkün değildi, büyüler ve lanetler yalnızca halkı korkutmak için ortaya atılmış silik masallardı. "Hayır, John-" Ben ona itiraz edemeden telefon kapandı ve sinirle aygıtı masaya vurdum. Zaten bir sürü işçi inşaattan korkmuş ve kaçıp gitmişti. Geçen ayın başından beri sürekli yeniden işçi arıyorduk ve dedikodular yayıldıkça halkı ikna etmek zorlaşıyordu. Neredeyse civarda gerçekleşen doğal afetleri bile benden ve projemden bileceklerdi. Söylene söylene yataktan kalktım, kızıl saçlarımı tepeden yamuk bir topuz yapar gibi topladım. Toka olarak kullanmak için bir şey bulamayınca masama doğru gidip büyük mavi kutuyu açtım. İçinden uzun zamandır çıkarmadığım boya fırçalarından birini aldım ve saçıma tutturdum. Eskiden bolca tablo yapar, koridorları onlarla süslerdim ama son bir yılda hayat amacım tamamen proje olduğu için hobilerimi bile boşlamıştım. Kutuyu kaldıracağım sırada gözüme o defter çarptı. Kahverengi derisi birkaç köşeden parçalanmıştı, bir iple bütünlüğü sağlanmıştı. Uzun zamandır dokunmadığım mavi kutudaki varlığını bile unutmuştum. Elime aldığım anda ürperdim ve etrafta biri varmış hissiyle odanın içine ve koridora açılan iç kapının izin verdiği kadarıyla bakındım. Elime kalemliğin içinden aldığım metal makası alıp defterin bütünlüğünü sağlayan ipleri kestim. Kapağını açtığımda tepede üç büyük harf vardı, defterin sahibinin adı: "C.D.N" Harfler gözlerimin önünde dans etti, günahkarın adının her harfi aklımdaydı ancak bu günahla ilişkimi anlamak zordu… Büyükbabamın eski dostunun bunları neden yaptığını ve kim olduğunu anlamak istiyordum. Bu cevaplar benim kim olduğuma çıkacaktı, emindim. Sayfayı çevirdim ve burnuma dolan tozla hapşırdım. Yavaşça sayfaları çevirdim, bir çeşit el yazmasıydı. İlk sayfasını açtım ve bir buçuk sene evvel ezberleyecek kadar çok okuduğum satırları uzun zaman sonra bir kez daha okudum: “Tanrım, bu defteri sana hesap vermek için tutuyorum. Hesaplaşma anı geldiğinde ne yapacağımı bilmek için ve babamın başına gelen talihsiz hastalık bir gün zihnimi felç ederse kim olduğumu hatırlayabilmek için. Babam bugün beni hatırlayamadı. Andre’yi, Jane’i, Luna’yı hatırlayamamasına aşinaydım ama beni hatırlayamaması… Koca dünyada bir hiçmişim gibi hissettirdi. Fani bedenimin unutulmaya yüz tutacağını yüzüme vurdu ve beni tanıyan herkes öldüğünde yalnızca senin kulun olmak dışında bir vasfım olmayacağını hatırlattı. Ben, Victor De Noirville’ın küçük oğlu ve Lily De Noirville’ın varisiyim, varlığımı seni memnun etmeye ve diyarına huzuru getirmeye adıyorum. Sen benden canımı alana ve tarih beni silene kadar…” Kaşlarımı çattım. Okuduklarımı zihnime not ederken geçen yıl barda karşılaştığım kocakarının sözlerini zihnimin içinde bir fısıltı gibi duydum. Sayfaları çevirdim, kenarına çiçek çizilmiş bir sayfada durdum. “Tanrım, bugün ölümle göz göze geldim. Bunu sana yazıyorum çünkü başka kiminle paylaşabilirim bilmiyorum. Beni dinliyor musun, bilmiyorum ama bugün eğer Yüce Yaratıcı’nın bana ayıracak biraz vakti varsa yaşadığıma şahitlik etmesini istiyorum zira bugün ben bile hayatta olduğuma inanamadığım bir an yaşadım. … Tanrım, doğru yolda mıyım? O ini karşıma onları yok etmem için mi yoksa öylece çekilmem için mi koydun? Bu yolda yürümeye devam etmeli miyim yoksa bu işaretler benim kaçmamı simgeleyen tehlike çanların mı? Eğer bir kader varsa bana işaretini göster çünkü bazen seni duyamadığımı düşünüyorum. İtaatkar kulun, C.D.N, ” Sayfaları çevirdim, defterin neredeyse yarısına geldim. Tanrı’nın varlığından güç almaya çalışan çaresiz adamın korku ve umutla yazdığı satırları okudum. Babasına dönüşmekten ödü patlayan bu adam kimdi? Defterinin ailemle gerçekten bir ilgisi var mıydı? Yazılan son sayfalardan birine gittim, günlüğün sayfaları bitmeden mürekkep izleri kesilmişti. “Tanrım, ben bir günahkârım.” Yazıyordu safanın başında. Odağımı toparlamaya çalışarak bedenimi iyice günlüğe doğru eğdim. “Ellerimle taş üstüne taş koysam da kalbimdeki yükü hafifletemiyorum. Böyle olmamalıydı. Tüm bu çabayı beni affetmen için gösteriyorum lakin ben merhametini hak ediyor muyum? Günah işledim. O an ne yaptığımı bilmiyordum ya da içten içe bilmek istemedim. Vicdanımı lekeledim, inancımı kirlettim ve bu lekeyi artık hiçbir sabunun temizleyemeyeceğine eminim. Hiçbir dua, hiçbir itiraf ya da hiçbir kefaret bu borcu silemez. İçten içe bunu bilsem de inşaya devam ediyorum. Tanrım… Şimdi anılarımı çekip almanı isterdim. Yaşamayı hak etmiyorum, kendi inancıma ihanet ettim. Bu katedral, günahımın bedeli olmalıydı ama hiçbir kemer, hiçbir kolon ya da hiçbir duvar bu pişmanlığı kaldıracak kadar güçlü değil. Affına ulaşmaya yaklaşamıyorum. Affet beni Tanrım. Yoksa ben kendimi hiçbir zaman affedemeyeceğim.” “İçimdeki devasa boşluk beni öldürüyor.” Katedral kelimesini okuduğum anda parmak uçlarım her seferinde olduğu gibi ürpertiyle titremeye başladı. Tozu umursamadan parmağımla yazıları takip ettim. Sararmıştı ve köşelerinde küf lekeleri vardı. Sayfayı çevirdim. Bu kez o çizim vardı önümde: Büyükbabamın çizimi. "De Noirville Katedrali" yazıyordu sayfanın üzerinde. Lanetli ailenin lanetli katedrali. Peri masallarında geçen, bu şehre geldiğimden beri inatla kulağıma fısıldanan katedral. Benim tamamlamaya çalıştığım katedral. Hangi aklı başında insan bağışlanmak için katedral inşa ederdi? Ne tür bir günah bir katedralin inşa edilmesine neden olacak kadar büyük olabilirdi? Sayfayı tekrar çevirdim. Bu kez kısacık birkaç satır yazılmışı koca sayfaya: "Bugün katedrali inşa ederken kullanılan taşlar kırılmıştı. Önce köylülerin ya da tarikatın işi olduğunu düşündüm ama değilmiş. Korkuyorum. Hani Tanrı affediciydi?" Neyden bu kadar korkuyordu? Hangi günah onu böylesine tövbekâr olmaya itmişti? Her okuyuşumda aynı sorular zihnime hücum ediyor, cevapsız kalarak dehlizlere gömülüyorlardı. Defterin sayfalarını ardı arkasına çevirdim. Bir şeyler olmalıydı, bir ipucu ya da bir işaret. Hiçbir şey yoktu. Sayfalar gittikçe daha çok tövbe ile süsleniyordu. Katedrali inşa etmeye çalışan adam gittikçe daha tuhaf şeyler yaşıyordu. Defterin kapağını kapattım ve elimle yüzümü ovaladım. Büyükbabam beni ne çeşit bir işin içine sokmuştu? Başımı masaya yasladım. "Büyükbaba..." diye mırıldandım. Beni duyuyor muydu? Çocukken bana annem ve babamın beni duyduğunu söylemişti. O da duyuyor olmalıydı. "Tüm bunlar ne demek? Bana ne demeye çalışıyorsun?" Mırıldanıyordum. Beni duymalıydı, duymak zorundaydı. Gözlerimden birkaç damla yaş aktı. "Yapayalnız hissediyorum, sen gittiğinden beri kendimi bu projeye adadım ve kendimi adadığım tek şey hiçbir sonuç vermiyor. Bu nasıl olur? O zemin nasıl çatlar? Ne olur bana biraz daha ipucu versen..." Tüm bedenim stresle titriyordu, Marsilya bana hiç iyi gelmemiş hatta daha fazla mental hasara yol açmıştı. Zaten dünyanın hangi şehri içimdeki bu kaygıyı alabilirdi? Gözlerimi kapattım, birkaç damla yaşın akmasına izin verdim ve kollarımı birbirine bağladım. "C.D.N beni görse haline şükrederdi." dedim alay ederek. "İçimdeki devasa boşluk beni öldürüyor gibi." diye okuduğum yazıyı tekrar ettim. Benden yedi yüz yıl önce yaşamış birinin kurduğu cümle, beni nasıl bu kadar iyi tanımlayabilirdi? İçimdeki devasa boşluk beni öldürüyor.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.