Merhabalar arkadaşlarr, nasılsınız? Umarım çok çok iyisinizdir..
...
(Terörle Mücadele Savcısı Devrim Varol)

Çabaladığın kadar değersizleşirsin.
⚖️
Dudaklarını birbirine bastırıp 'sıçtım' bakışı atarken, ayağa kalktım. "Kubilay abin demek." Dediğimde başını salladı hemen. "korkmayın avukat hanım, derin dondurucudan korkulur mu?" Dediğimde alt dişlerini ısırdı mahçup bir şekilde. "Ay özür dilerim savcım ben öyle demek istemedim." Güldüm hızlı hızlı konuşmasına, başımı olumsuzca sallarken "Sorun yok." dememle baş selamı verip kaçar gibi gitmişti.
Güvenli bir yer bulacağına güvendiğim tek kişi Demir'di. Merih de burada değildi ki. Oflayarak kendi odama girdim. Parmağım uyuz yazan yere dokunurken saniyeler sonra açıldı telefon, "Savcım?" Diyen sesi geldiğinde yalnız olmadığını telefondan gelen bardak kırılma sesinden anladım, "Elinin ayarı yok mu oğlum senin!' diye bağıran bir yüzbaşı ile telefonu uzaklaştırdım kulağımdan. Sağır falan olurdum mazallah. "Bir konu için aramıştım." Dediğimde bir hışırtı sesinden sonra, "Dinliyorum." Demişti. Galiba dik oturma pozisyonuna girmişti. "Ben bir görüşme yapacaktım da, güvenli yerleri en çok sen bilirsin diye seni aradım." Dediğimde bir süre ses gelmedi tekrar ona seslendiğimde, "Bana mı güvendin yani?" Demesiyle durdum biraz. "Güvenmemeli miyim?" Dedim bende sorusuna cevaben. "Öyle değil de, güveniyorsun yani?" Dedi yine. Göz devirdiğimde gülümsediğimi yeni fark ediyordum, sildim hemen gülümsememi. "Güvenilecek biri değil misin ki?" Diye bende yine aynı şekilde karşılık verince bıkkın nefesini buraya kadar duymuştum.
"Ben konumunu atarım merak etme. Bizim çocuklar da gelsin seninle." dediğinde aslında kötü bir fikir değildi ama "1 kişi yollarsan olur aslında." Dedim, dudaklarımı yalayıp başımı sandalyeye yaslarken, "Fazla önemli bir görüşme." Dediğimde hemen onayladı beni. "Tabii, konumu ve bizimkilerden birini yollarım." Dedi. Yarın öğle saatleri olduğunu söylediğimde konuşma bitse de kapatmamıştık. Sessizlik olurken, "Peki o zaman, teşekkürler." Diyip kapattım hemen. Sonra elimle kafama vurup kendi kendime söylendim. İnsan bir karşı tarafı dinlerdi, ben ne yapacaktım bu dolu kafayla.
⚖️
Koskoca iki günü arkamızda bırakmıştık. İki gün... Benim şüphelerim artarken Leyla daha bulunamamıştı.
Odamdaki dosyalara gömüldüm yine, yine Leyla aklımdan çıkmıyordu, bir güzel haberi gelseydi yeterdi. Araba araştırılıyordu en son, plakası bile bilinmeyen arabanın neyini bulacaktık onu da bilmiyorum. Köyde böyle bir araba hiç yoktu, yani başka bir yerden gelen biriydi. Ve nasılsa kamera olmayan her yeri biliyor özellikle oralardan geçiyordu. Kötü haber almaktan o kadar korkuyordum ki. Evet güçlü durmalıydım ama o da bir çocuktu işte.
Elimdeki dosyanın önemli yerlerini not ederken kapım hızlıca çalındı, "gel," dediğimde önde Yusuf komiser arkasında Osman girdi. "Savcım Leyla bulundu." Dediğinde kalbim korkunun verdiği adrenalinle hızlı hızlı atıyordu. "Durumu ne?" dediğimde silahımı belime yerleştirip telefonu da giydiğim kabanın cebine attım. "Savcım görmeniz gerek," dedi sadece Komiser. Durup ona döndüm hemen. "Yaşıyor mu komiser?" Dediğimde yutkundu. Ama ben bundan anlam çıkarmak istemedim. Düşündüğüm olmasın istedim ama "Cesedine sizin de bakmanızı istediler." Demesiyle dudaklarım titredi. Ellerimdeki titremeyle başıma dokunurken, dolan gözlerimi kapatarak sakladım. "Gidelim," dediğimde önden hızlıca yürüyordum. Arabama bindiğimde diğer ikisi polis aracına binmiş önden gidiyorlardı.
Küçük bir tepeye çıktığımızda sonunda varmıştık geleceğimiz yere. İndiğimde mağaranın önünde durmuş polis ve ambulans ekiplerine baktım. Birşey demeden içeri geçecekken Jandarma komutanı mağaranın önünde koyulan çadırı çekti ve içeri yönlendirdi. Olay yeri inceleme fotoğrafını çekip delil ararken ben onun öylece yere bırakılmış bedenine baktım. "Durum ne?" Dediğimde OYİ'den biri yanıma geldi, "Karaciğeri alınmış, ama bundan önce de çocuğu biraz hırpalamışlar. Kan kaybı sonucu da ölmüş. 5 saat öncesinde hastaneye getirilse yaşardı diye düşünüyoruz." Diyip komiserne baktı kadın polis. Bense gözlerimi Leyla'dan ayıramıyordum. "Organ mafyası diye düşünüyoruz şimdilik." Demişti en sonda da.
Yetiştirebilirlerdi. Ölmeyebilirdi. Yaşayabilirdi o da. Nefesim kesilirken birşey demeden çıktım oradan. Yanıma hemen Osman gelirken kolumdan tuttuğunda komiserin getirdiği kamp sandalyesine oturttu beni. Yüzümü ellerim arasına aldığımda sakinleşmem gerektiğini biliyordum. Leyla'ya bunu yapanın nedense sadece organ mafyası olduğunu düşünmüyordum. "Komiser, anneyi göz altına al." Dediğimde başını sallayıp Osman'ı alarak gitmişti.
Bende daha fazla dayanamayıp şu anne denen kadının sorgusuna girmek için arabama atladım. Ben o hâle getirilirken 15 yaşındaydım ama o daha küçücüktü. Nasıl, hangi kalp bu kadar kötülüğe batardı ki?
Arabadan indiğim gibi sorgu odasına nasıl girdiğimi anlamazken, "çık dışarı." dedim Yusuf komisere. Sakin olmamı söylediğinde yüzümü ona çevirdim hızlıca. Birşey demeyip hemen odadan çıktı.
Anne denilen bu kadına doğru yürüdüm, "kızın bulundu Hafiye." Dediğimde hemen ayağa kalktı, "yaşıyor değil mi savcım, yaşıyor deyin nolur." Diye ağlamaya başladığında, "öldü." Dedim hemen. Sustu, yalandan titreyen ellerini yüzüne sardı. "Yok, yok, yok, ölmez o, ölemez" diye çığlıklar attığında yüzüm buruştu sadece. "Kes sesini!" Bağırdım, kendi annemin anneliğin isyan edememiştim ama bu kadına bağırmak istedim. "Sen yaptırdın, aptal mı sanıyorsun sen beni?" Dediğimde başını salladı delirmiş gibi. "Ne diyorsun sen savcı kızım? Benim yavrum o, ben ona dokunmaya kıyamam!" Daha çok ağladı, kendisini yırttı, feryat etti ama ben orada bekledim sadece. Birşey demeden odadan çıktım çünkü asıl itirafçı oğluydu, kadının telefonuna bakmalarını söylediğimde abi olan Ali'nin odasına girdim.
"Nasılsın Ali?" Dediğimde sakinliğime şaşırdı önce çocuk. "İyiyim abla, kardeşimi buldunuz mu?" Diye heyecan ve tedirginlikle sorduğunda, buruk bir gülümseme sundum ona, "Bulduk Leyla'yı." Dememle hemen ayağa kalktı, "Nerede abla o, götür beni de yanına." Dediğinde olumsuzca salladım başımı. "Ölüsünü bulduk kardeşinin." Sessizlik oldu o an. Dudakları titreyen çocuğun yüzü ıslandı saniyeler içinde. "Yok abla bunu yapamaz o, annem bu kadarını yapmaz." Dedi ve itiraf gerçekleşti. Kollarımı çocuğa sardım ama o da küçük bir ortak sayılıyordu maalesef.
Normal odaya alınan babanın feryatları alt katı doldururken gözümden bir yaş aktı. Ben kurtulmuştum ama onu kurtaramamıştım... Elim kalbime giderken derin bir nefes aldım. Telefonum çalınca Komiser olduğunu görüp açtım hemen. "Mesajları bulduk savcım. Leyla'nın kaybolduğu gün birine parayı ne zaman getireceksin diye mesaj atmış." Yutkunuşum kursağımda kalırken, "Adam ne demiş?" Dememle, "iş bitince alırsın demiş." dedi ve devam etti. "500 bin dolara satmış kızını. Numara da ölmüş birinin numarası, bulamıyoruz." Diyince birşey demeden kapattım telefonu.
Giray Kunt Çakırca
İçimde farklı bir his vardı, düşüncelerim benim düşüncelerim değilmiş gibi, yaptıklarım benim elimde değildi sanki. Ama bu soru işareti ve bilinmezlik benim sonummuş gibiydi ya da sonumu getirecekti sanki. Hiçbir şey kesin değildi, herşeyde bir 'sanki' vardı. Ve ben bundan rahatsız oluyordum.
Albayın odasından çıkıp time göreve gideceklerini söylemeliydim, iki eksikle. İki gündür Emrah'ın belli etmese de halsiz olduğunu anlıyordum. Odaya girdiğimde yatağında yatmış bir Emrah dışında da kimse yoktu. Yanına yaklaştığımda hâlâ uyanmamasına kaşlarım çatılırken elimi alnına koyacağım sırada gözlerini hızla açtığında beni görmesiyle ayağa kalkacaktı ki elimle durdurdum onu.
"Ne yapıyorsun oğlum, uyu dinlen."
Benim dediklerime rağmen dik bir pozisyona geldiğinde koridordan geçen bir askere Atak timini buraya çağırmasını söyledim. Elimin tersini Emrah'ın alnına koyduğumda fark edilir bir sıcaklık olduğunu hissetmemle sert gözlerim onu buldu hemen. "Sadece bir günlük halsizlik komutanım." Dediğinde onu ciddiye almadığımı da biliyordur elbet.
Saniyeler sonra hepsi karşıma dizildiğinde sadece Emrah arkamdaki yataktaydı ve bizim çocuklara nispet yaptığı da ona göz deviren Gökhan'dan belliydi.
"Görev var, yarın gün doğumunda karargahta olun, ben operasyonu takip edeceğim. Alparslan emir komuta sende." Dediğim gibi emredersiniz dediklerinde rahata geçmelerini söyleyip yerime oturdum. "Kubilay ve Gökhan Emrah'ı alın duş alsın soğuk suyla, sıcaklığını alır." Dediğim an Efsun ayaklanıp Emrah'a doğru gitti. "Sen hasta mı oldun, ondan mı inmedin bizimle aşağı." Derken kolunu Emrah'ın koluna yapıştırdı hızlıca. "Bir çorba yapayım iyi gelir." Dedi ardından. Zaten onun benden önce anlamamasına şaşırmıştım. Herkesten önce kendisi anlardı kime ne olduğunu. Alâ, tok karna bir ilaç çıkarıp Emrah'a verdiğinde bende söze girdim tekrar. "Emrah göreve gitmeyecek yarın onun başka bir işi var."
Tabii ki gözler bana döndüğünde ayağa kalkan Emrah gözleri kısılmış bana bakıyordu, "Ne bakıyorsun lan, gitmek yok göreve." Dediğim gibi yerinde dikleşirken, "komutanım vallahi birşeyim yok." Dedi itiraz ederek yanıma yaklaşacakken elimi kaldırdığımda kovar gibi salladım hemen, "Emir mi sorguluyorsun asker, gitmek yok dedim." Gözlerimi okuyan Kubilay, Gökhan'la beraber Emrah'ı alıp çıkmışlardı odadan.
Akşam Emrah'a haber veririm diye düşünürken elim karnıma gitti hemen. Yaralar can yakmazdı bende. Vücudu alışılmaya zorluyorduk, bazılarının dediği gibi insanlıktan çıkmıştık belki ama duygular bir kenarda hep kalıyordu. Kimse bilmeden yaşanıyordu herşey o yerde, bize duygusuzluk değil, duyguları en iyi şekilde saklama dersi veriliyordu, acılara kimse bilmeden göğüs germeyi. O eğitimler insanlıktan çıkarıyordu belki, delirenler bile olurdu da vazgeçmek istemez ya insan hayalinden. Mesleğim de benim için oydu, onurum ve şerefimdi. En önemlisi vatandı benim mesleğim, onu korumak, içindekileri korumaktı yapmam gereken.
Fakat bir sorun vardı. Birkaç gündür bayrağa baktığımda hissettiğim o sıcaklık birden nefrete dönüyor gözlerim kararıyordu. O kişi ben olamazdım. Beynimi kemiren duygular vardı, bir anda bambaşka biri kaplıyordu düşüncelerimi. Düşünceler hareketlerime vuruyordu. Bugün ilk defa evden çıkarken öpmeden çıktım bayrağımı. Yüzümde tiksinç bir ifade oldu, ki ben gerçekten tiksiyor olsam bile belli etmezdim duygularımı. Ve konu bayrağımdı. Ben ondan tiksineni toprağa gömerken yaşadığım bu duyguyu neye bağlayacağımı bilmiyordum.
Vatanımı sevmemle ilgili şüphelerim vardı, birşeyler kesinleşene kadar bekleyecektim ama bu işin sonu ya onurumla mesleğimi yapmak ya da kendi ellerimle kötü düşünceleri olan o adamı yok etmekle biterdi. Ben bu değildim ve bunun farkındaydım.
Sanki birşey yapmam gerek hissi de hep benimleydi. Yapacağım şeyde neydi bilinmezdi. Ellerim saçlarımı bulurken gözlerim kapalıydı. "Kunt, birşey mi var?" Diye seslenen Alp'e bakamadım. Ayağa kalkıp odama doğru gittim hemen. Omzumda asılı türk bayrağını söküp yumruğumun arasında ezerken önüne geldiğim kapıyı açtım hızlıca.
Omzumda duran bayrağı bir çırpıda çıkarıp masanın üstüne atarken kardeşimin bana aldığı türk bayrağı olan plakı geçirdim elime. Attım onu, yere attım, bayrağımın olduğu o şeyi yere attım. Camdan olduğundan parçalara ayrılan plakın üstündeki bayrağın dağılışı o an içimde büyük bir keyif yarattı. Ellerim saçlarımı buldu, sinirle saçlarımı çekiştirirken koltuğa oturdum yavaşça, ne düşündüğümü bilmiyorum. Bu kimdi? Ben bu olamazdım. Bayrağı için ölüme koşan adam, onu öpmeden gününü geçirmezken şimdi yerdeki parçalarına keyiflenemezdi.
Devrim Varol
Sandalyelere oturdum sessizce, yalnızlık ve çaresizlik içinde boğazımdaki yumrunun gitmesini bekledim. Sakinleştiğimi kanaat getirince ciddi bir şekilde girdim bu sefer odasına. Yavaşça karışısında dikilirken birkaç dakika ikimizde sustuk. Yüzündeki üzgün ifade, sahte yaşlarla ıslanan yanaklarını gördükçe onu kendi gözyaşlarıyla boğmak istiyordum. "500 bine sattın kızını demek ha?" Dudak büzdü güzel para der gibi. "Ne yapacaktın sonra? Kızını sattığın parayı vicdanına kondurup ne yapacaktın!" Elimi vurdum masaya, kafasında kırmak vardı da böyleleri için mesleğimi tehlikeye atmak olmazdı. "Küçücüktü be, nasıl verdin kızını ona?" Sordum bunu ama sadece bu kadına değil kendi anneme. Muhtemelen annem yine senin iyiliğin için derdi bana. Benim iyiliğim için dayak yerdim babamdan, benim iyiliğim için babam ve abimden bile vücudumu korurdum, benim iyiliğim için zorla evlendirildim. Herşey benim iyiliğim içinmiş ya, öyle derdin değil mi anne?
"Öyle gerekti, hem para da iyiydi." Gözlerim kapandı, ellerim masaya tutundu sözlerin ağırlığıyla. Hem parası da iyiydi... Güldüm, hatta kahkaha attım ama bu ağlamamak içindi. Benim acıyı yansıtma şeklim de böyleydi. "Hiç mi sevmedin öz kızını?" Dedim hâlâ aynı pozisyondayken. Hiç sevmezdin zaten beni değil mi anne?
"Severdim, benim kızım sonuçta." Başımı kaldırıp baktım kadına, dişlerimi sıkmaktan çenem uyuşmuşken, o tekrar konuştu. "O kocam olacak adam aşık olduğu kadının adını koymuş. Leyla. Leyla'm diye severdi birde onu şerefs*z adam." O küfür en çok sana yakışırdı da ben ağzımı bozmayacaktım. Kendi kızını sırf kıskançlıktan öldürmüş olamazdı değil mi?
"Bu mu sebebin lan senin?" Sinirlerim tepeme çıkmasın diye her şeyi yapıyorum ama bu kadındaki yüzsüzlük de diz boyunu aşardı. "Ya ne olacaktı! Sevdiği kadın da öldüğünden evlenmiş benle, e bir Leyla ölmüş ikincisi bir işe yarasın dedim!" Diyerek bana doğru bağırdığında üstüne doğru gideceğim sırada kapı sertçe itildi ve benim belimi sarıp geriye çeken kişiye bir tane yapıştırma isteği gelirken o bir çift kara gözü görmem ve hemen kollarından uzaklaşmam aynı saniye içinde gerçekleşti. "Avukatsız sorgu mu olur savcım, siz daha iyi bilirsiniz değil mi?" Dediğinde ben onu dinlemek yerine yaralı halde buraya nasıl geldiğini düşünüyordum. "Nasıl geldin buraya bu halde!" Diyince ona bağırdığımı gülmesiyle anlamıştım.
Takmadım ve kadına doğru döndüm, "Seni ömür boyu hapislerde çürüteceğim, özellikle çocukları seven kadınların yanına tıkacam seni. Her gün rüyalarına Leyla girecek, delireceksin ama oradan asla çıkamayacaksın." Dediğimde arkamdan bağırıp yalvarsada odadan çıktım ve benimle beraber Kunt da. "Canın acıdı mı?" Dediğimde ruhsal değişikliğime güldü önce, "bana birşey olmaz." Demesiyle bu sefer gülen bendim. Alaylı bir gülüştü ama.
"Bizimkiler göreve gidecek, e malum seni böyle koruyamam ama Emrah üşütmüş o gider sizinle. Ben karargahtan operasyonu takip edeceğim." Diyip uzun bir açıklama yaptığında başımı salladım. "Sorun yok, senin timinden birinin sanığı sonuna kadar koruyacağından eminim." Dememe sadece boş boş baktı, gözlerimi ondan çekip önden yürümeye başlarken kocaman kesilen karnının hareket ederken nasıl ağrımadığını anlamıyordum. Deliydi gerçekten. Gerçi bir bordo bere olarak insanlıktan çıkalı çok oluyordur zaten.
O albayın yanına geçerken bende pek tabii timin odasına doğru ilerledim. İçeri girdiğimde senkronize bir şekilde ayağa kalkmalarını elimle engelledim. Efsun'un yanına otururken hepsi davalarımın gidişatını sorarken, "Davalar biraz karışık onları konuşmasak iyi olacak." Dediğim an konu değişti. Bu beni içimden güldürse de bunu görmelerine gerek yoktu. "E Kubilay, derin dondurucu tipimi görmekten hoşlanmıyormuşsun?" Dediğimde bir sessizlik oluştu, galiba hepsi biliyordu bunu. Takmadım ama dalga geçmek güzeldi. "Kim demiş öyle ya?" Diyip gülen Gökhan, Kubilay'a bakıyordu, "Ben mi demişim onu?" Dediğinde sahteden kaşlarım çatılırken, "Ben mi dedim kendime?" Dememle "yok estağfurullah savcım hanım ben demişimdir." Dedi, ki zaten o demişti de biraz salağa yatıyordu. Tepkileri de komikti ama.
İçeriye Giray girince hepsi ayaklandı ama ben oturduğum yerde ona bakıyordum. Tam karşımdaki tekli koltuğa oturdu, her zamanki yerine. "Böyle hastaneden çıkmana nasıl izin verdiler?" Dediğimde boş boş baktı önce, "izin vermediler ki." Dediğinde kaşlarım tabii ki çatılmıştı bile. "Kaçtın yani?" Dediğimde omuz silkti sadece. Efsun'a döndüğümde "haberimiz yoktu vallahi." Dedi hemen. "Alp?" Diye ona döndüm çünkü anca o yardım ederdi, güldü önce sonra yavaştan ayağa kalktı ve, "benim küçük bir işim vardı." Diyerek hızla buradan uzaklaştığında şaşkındım. "Niye kaçtı bu şimdi?" Dediğimde kahkasını ilk salan Kunt olmuştu, beni ikiye ayırıp kalbimi yok eden gülüşünden kaçırdım gözlerimi.
Ben kalkıp eve doğru giderken onlara görevde başarılar diledim. Uyuyup yorgunluğumun yok olmasını istiyorum. Beynimdeki düşünceler nefes aldıkça acı veriyordu ve bu zordu. Leyla... Özür dilerim.
Başımı eğmeden sürmeye başladım arabayı, kendimde değildim ama kendime gelmeliydim. Gözlerim dolduğunda önüm bulanıklaşıyor derin nefes alıp kırpıştırıyorum yaşlar yok olsun diye ama elimdeki titreme geçmiyordu. Yolun yarısında artık durup pencereyi açtığımda şiddetli bir ağlama sardı beni. Sarsılarak ağladım. Kaybettiğim davaya ağladım. Evet belki adamı hapse tıkınca kazanacaktım ama küçücük çocuk ölmüştü, ölüyordu, bir yerlerde birileri ölüyor ve bir bok yapamıyorduk. "Özür dilerim..." Tek mırıldanışım buydu. Oysa özür dileyen insanları da sevmezdim. Özür dilemek yerine hata yapmama taraftarıydım ama yapacağım birşey yoktu ve beni öldüren şey de buydu. Hemen önümde duran arabayla başımı direksiyondan kaldırdım, yağmur yağdığını da o an farkettim. Yanıma gelip kapımı açtı, yine oydu, neden hep o vardı yanımda? Beni arabadan çıkarıp kollarını belime sardığında daha çok ağladım. Yağmur ıslattı bizi ama ben bunu umursamadım ve ağladım. Kolları belimi sararken beni taşıyacağını anlayıp sarsak adımlarla geri çekildim, "yaralısın aptal adam! Beni neden düşünüyorsun, kendi haline bak sen!?" Diyip daha çok ağladığımda yere çarpan dizlerimin sızısına da ağladım.
Sırtımız arabaya yaslıyken ben başımı onun koluna yaslamıştım. Yağmur yağıyordu ama soğuk gelmiyordu bana hiç. "Acıyor mu?" Dediğimde bana baktı ama ben karşımızdaki dağları izleme taraftarıydım. "Senin acıyor mu?" Dediğinde gözümden son bir yaş aktı. Başımı kaldırdığımda zaten bana baktığından burun buruna geldik. "İyi olacaksın." Dedi, sanki kendisi beni iyi etmek ister gibi. Bu düşünce yutkunmama sebep olurken gözleri takip etti boğazımdaki hareketliliği, saniyelik dudaklarıma bakıp yine gözlerimi hapsetti gözlerine. Zaten iyiyim demek yerine, "İyi olacağız." Dedim bende. Gülümsedi, içim ısındı ama gözlerimi kaçırıp önüme döndüm. "Eve geç ve rahatça uyu, hiçbir şey senin yüzünden olmadı. Bunu unutma." Dediğinde karnını tutup ayağa kalktı elini uzattığında gülümseyip ağırlığımı vermeden elini tutarak ayağa kalktım.
"Kendine iyi bak." Dediğinde dudaklarımı yalayıp başımı salladım. "Sende dikkat et." dedim yarasını göstererek. Gülümseyip yüzüme doğru eğildiğinde elleri yanaklarımı sardı, bir adım geri gittiğimde ellerini çekti üstümden. Sırıttığında sırtım gerildi, sanki bir anda onu başkası kontrol ediyormuş gibi oldu, belimi tutup beni arabaya yasladığında yüzüme doğru yaklaşmasıyla kaşlarım çatıldı hemen, kollarının arasından hızlı çıkıp, "Git burdan yüzbaşı." Dediğimde olduğu yerden kıpırdamadı boynunu kıtlatıp arabasına doğru gittiğinde titrediğimi yeni farkederek arabaya yaslandım. Arabasını çalıştırıp geçip gitti yanımdan. Ne olmuştu birkaç dakikada böyle? Neden iki kişilikmiş gibi geliyordu bana...
...
Yorum yapmayı ve begenmeyi unutmayınn
İYİ KALIN HOŞÇAKALIN