Hayatta ki amacınız nedir? İnsan ne için yaşar?
Başını sokacak bir çatısı olsun diye mi?
Son anına kadar yüzü gülsün veya istediği her şeyi elde edebilsin diye mi?
Peki ya bu hayatta ki yerini bilmeyenler... Kendini ait olmadığı bir yerde hissedenler?
Kendimi bildim bileli içimdeki his hep buydu. Buraya, bu insanların arasına ait değildim. Nedeni bilmiyordum. Ama emindim.
İnsanların arasında geçirdiğim on sekiz yıl boyunca onları anlamaya çalıştım.
İçlerindeki dürtüleri, aç gözlülükleri, hırsları ve daha bir çok şeyi.
Hiçbirini kendi içimde bulmadım.
Bende hırslıydım ama onlar gibi değil. Onların hırsları bambaşkaydı. Tanımlayamayacağım kadar çirkin.
Bostan sokaklarında yürürken aklımdan binlerce kez geçen kelimeler bunlar.
Tıpkı şuanda olduğu gibi.
Kulaklarımı kapatan kulaklığın içime doldurduğu müzik ile dış dünyadan soyutlanıp önüme bakıyordum. Sırtımdaki çantanın içindeki tek bir kitap ile oradan oraya yürüyordum. Bulduğum bir ağacın gövdesine uzanıp onu okumak, içindeki evrene aitmişim gibi hayaller kurarak günlerimi geçirirken en çok dikkat çektiğim şey insanlardan olabildiğince uzak olmaktı.
Sabah güneşinin odama vurması ile çıkıp akşam gün batımında evimin yolunu tutmak artık rutin bir işlemdi.
Ama bugün bir farklıydı. Güneş batmıştı ama evimin yolunda garip bir his vardı.
Gölgeler gibi...
Çocukluğumdan beri alışıktım bu gölgelere. Artık umursamıyordum. Ama bugün korkuyordum. Nedenini bilmez bir şekilde içimde garip bir tedirginlik vardı. Her beş adımımda arkama bakıyor, kimsenin olmadığını görünce daha da tedirgin oluyordum.
Adımlarım sokağa girdiğinde daha da bir hızlanmıştı. Öyle ki koşmaya başlamış nefes nefes eve girmiştim. Sırtımı kapıya yaslayıp soluklanma ihtiyacımı giderirken gözlerim kendiliğinden kapandı.
Bir süre sırtım kapıya dayalı kaldı. Kendimi dizginlediğimde kulaklığı çıkarıp salona doğru ilerledim.
Garipti. Ev sessiz, ışıklar kapalıydı. Her eve geldiğimde beni mutfak kapısından gören ve geç kaldığım için seslenen Lisa yoktu. Merdivenlerden inerken gazetesini kolunun altına sıkıştırıp ona kızan George yoktu. Evde hiçbir yaşam belirtisi yoktu ve bu beni daha da ürkütüyordu.
Sırtımdaki çantayı çıkarıp sağ elimle tuttum. Yavaş adımlarla ilerliyor, her adımımı temkinli atıyordum. Sanki içeriden bir şey fırlayıp beni parçalayacak veya yok edecekti.
"Lisa? George?"
Ailemin isimlerini seslendiğimde karşılık olarak yalnızca ölüm sessizliği almıştım.
Ölüm sessizliği, adı gibi ölümü andırıyordu. İçimdeki bir dürtü ya da his mi demeliyim, bilmiyorum. Ama burada yaşam bitmişti sanki. Ya da yaşamı biten, son nefesi veren bir şeyler vardı.
Yutkundum. Bu dürtünün ne olduğunu ve nereden geldiğini bilmiyordum. Tek bildiğim beni korkutmuş olmasıydı.
Adımlar salonun ortasını bulduğunda iki ayağımın üstünde durmakta zorlandım. Nefesim kesildi. Kesik kesik nefesler boğazımı yakıyor, gördüğüm manzara gözlerimdeki ıslaklıklara sebep oluyordu.
Salon darmadağındı, yerler cam kırıkları, parçalanmış eşyalar ve kan kaplıydı.
Sanki bir canavar buraya gelmiş ve yok etmişti. Fakat bu gördüğüm manzara beni salon köşesinde yerde cansız yatan George kadar etkilememişti.
George, yüzü gözü kanlar içinde, bedeninden akmış kanların etrafını sardığı bir çemberin ortasında gözleri açık yatıyordu.
Gözlerinden okunan hissizlik ölümün emaresiydi.
Ayakta duramadığımı hatırlıyorum. Diz çöküp avazım çıktığı kadar bağırıp adını seslendiğimi, çaresizce yanına gidip kan
içinde kalmış cansız yüzünü avuçladığımı, hiçbir cevap almadığımı hatırlıyordum.
Sonra aklıma gelen başka bir kişi için attı yüreğim. Onunda başına bunların gelmesinden korktuğumu hissettim.
George'un başını yavaşça yere yatırdım. Yerden kalkmaya çalışmış ama ayaklarımın dermansızlığına yenilmiştim. Yerde yarı sürünerek yarı emekleyerek duvara kadar geldim, duvardan destek aldığımda hıçkırıklarım boğazıma dizilmişti. Elimin değdiği beyaz duvar kan olmuştu. George'un kanı...
"LİSA!"
Boğazımdan çıkan feryatla evin her yerini aradım. Evin diğer odaları da salondan farksızdı.
Her yer dağılmış, hırpalanmıştı.
Mutfaktan içeriye girdiğimde yerde gördüğüm bir başka beden ile acı bir çığlık koptu içimde. Koşarak onun yanına gittiğimde onunda George'dan farksız olmadığını görmek beni mahvetmişti.
İçimde bir şeyler kopmuş gibiydi. Yeni bir şey uyanıyor gibiydi. Kimsesiz kalmış, bu hayatta en değer verdiğim iki kişinin burada ama benden çok uzakta olduğunu hissetmiştim.
Saatlerdir Lisa'nın başını kucağımda tutarak sallanıyordum.
Onun geri gelmeyeceğini biliyor ama gelmesi için Tanrıya dua ediyordum.
Artık ağlamıyordum. Gözyaşlarım dışarı değil, içime akarken ben yalnızca kan kaplı duvarı izliyordum.
Anılar gözlerimden bir bir geçerken benim yaptığım Lisa'nın kanlı sarı saçlarını okşamak oluyordu.
Bu boş ve acı dolu anları bölen, beni kendime getiren bazı sesler duyana kadar orada kaldım. Durumun ciddiyetini o an anlamıştım.
Önce araba sesleri geldi. Birden fazla araba sokağımızda ani bir frenle durmuştu. İçinden çıkıp sokakta koşturan sert adım sesleri birbirine karışıyordu.
Gerginlik bedenimi sarmıştı. Dışarıya çıkıp ne olduğuna bakmak istedim. Lisa'nın başına kondurduğum minik bir buse ile onu yavaşça yere bıraktım.
Yerden doğrulup, temkinli hareketlerle pencereye ilerledim.
Dışarıdan kalabalık bir grup vardı. Bazıları siyah pelerinli, bazıları ise sadece siyah giyimli adamlar büyük bir öfkeyle evlere giriyordu.
Evlerden çığlık sesleri geliyordu. Adamların bazıları girdikleri evlerden elleri boş çıkıyor, bazıları ise peşlerinden zorla çıkardıkları insanlarla çıkıyordu.
İşin en acısı, çıkardıkları insanlara yaptıkları zulümdü. Herkesi sokağın ortasında topluyor, diz çökmeye zorluyorlardı.
Korkarak boyun eğenler, ağlayarak yalvarıyordu. Bebeği ile ağlayan kadınlar, kucağındaki çocuklarına sarılırken ben hala daha polisin neden gelmediğini sorguluyordum.
Ama sorguladığım başka bir şey vardı ki bu beni hem korkutuyor hem kızdırıyordu.
Hangi cüretle bunu yapabilirler? İşte bu soru aklımda sorulara ve karmaşığa sebep olmuştu.
Boyun eğenlerin arasında iki adam vardı. İnatla diz çökmüyor, başları dik, korkusuz ve kinle onu zorlayanlara bakıyordu.
Siyah giyimli adamlar, adamların karşısına geçip onları diz çökmeye zorlarken, o iki adam istiflerini bozmadan gururla dimdik duruyorlardı.
"Sana' diz çök' dedim!"
Karşısındaki iri yarı kel adamın sözlerine yere tükürerek cevap verdi, yürek yemiş adam.
Kel olan hiddetle elini kaldırdı.
"Dur." Adam arkasından gelen komutla elini hızla indirip saygıyla ona doğru döndü.
Siyah pelerinli narin bir beden, kadın olduğu belliydi, yavaşça direnen iki adama doğru ilerledi. Önlerinde durduğunda pelerininin başlığını indirip adamlara baktı. Arkası bana dönük olduğu için yüzünü göremiyordum ve kim olduğunu deli gibi merak ediyordum.
Direnip yere tüküren adam, kadının yüzünü gördüğünde bakışlarını alaya vurdu. Başını iki yana sallamıştı.
Pelerinli kadın, siyah saçlarının verdiği karanlığı ses tonuna da yansıtmıştı.
"Diz çökmek senin için çok zor olsa gerek Kol. Öyle ki ecelinden bile korkmuyorsun."
Adam kanlı kaşını kaldırıp kadını süzdü.
"Cassandra sana fazla yüz vermiş, gerçeklere gözünü kapamışsın."
Kaldırdığı kaşını normal hale getiren adam, ciddiyetle kadına baktı. Korkusuzluğu gözlerinden okunan adam kadına bir adım attı. Onun attığı adım, kel adamı bir adım öne çıkardı ama siyah pelerinli kadının elini havaya kaldırmasıyla mecburen geri adım attı.
Adam kadına bakıp keskin bir ses tonu ile konuştu.
"Ben yalnızca tek bir kişi boyun eğer, diz çökerim. Ve bu kişi tasmanı tutan, hain, çakma İmparatoriçe değil."
Kadın başını sağa yatırdı. Adamın adımına karşılık o da bir adım attı.
"Hatırladığım kadarıyla, o diz çöküp boyun eğdiğin Liderin artık nefes almıyor. Öbür dünyada sefalet içinde yaşıyor. Hal böyleyken yeni düzene ayak uydurman senin yararına olur. Çünkü o artık yok. Bu ne demek biliyorsun değil mi? Seni koruyacak o kaltak, artık yok!"
Adam kadına tiksinerek baktı.
"Onun ruhu yeter. O kaltakta olmayan ruh!"
Kadın adamın sözlerinden tepkisiz kaldı bir süre.
"Simon. Arabaya götür şu hadsizi. İmparatoriçemiz kendine saygısızlık eden bu hadsizi kendi cezalandırmak isteyecektir."
Kel adam, adının Simon olduğunu öğrenmiştim, başını sallayarak, adamı sertçe tuttu ve siyah arabalardan birine sürükledi.
Adam giderken bile başını eğmiyor, dimdik tutuyordu.
Kadın diğer pelerinlilerin yanına gittiğinde diğer boyun eğenlerde arabalara bindirilmişti.
Pelerinliler bir süre ayakta dikildi. Siyahlara bürünmüş beş beden bulunduğum eve döndüklerinde hızla yere çöktüm. Ağzımı kapatıp sesimin çıkmaması için dua ettim.
"İçeriyi iyice kontrol ettiler mi? Orada olmadığından emin misiniz?"
"Eminiz. Olanlarda hak ettiklerini buldular. Ama ondan bir iz yok. Sanırım Baş Büyücü yanılmış olmalı."
"Umarım öyledir. Aksi takdirde bu hiç hoşuna gitmeyecek."
Duyduğum konuşmalardan sonra adımlar uzaklaştı. Tek bir adım dışında.
Tek bir adım evime yavaş yavaş ilerledi. Duvarın dibinde durduğunda bir çakmak sesi duydum. Saniyeler sonra üst pencerem kırılarak içeri atılan ateş ile çığlımı elimle bastırdım.
Saniyeler sonra mutfak alev almaya başladı.
Lisa ve George'un bedenlerinin yanacak olması beni hızla onlara doğru itti.
Lisa'yı kollarından tutup mutfaktan dışarıya sürüklemeye çalıştım. Mutfağın kapısına daha gelemeden yoğun gazdan dolayı genzim yanmış, öksürmeye başlamıştım. Ama bu beni engellememişti. Lisa'ya odaklanıp onu çıkarmak için gücümü kullanırken o an bir şey oldu.
Bir gölge evimin duvarlarına yansıdı. O gölge beni kucakladı ve insan üstü bir hızla evimin arka bahçesine çıkardı. Cansız bedenlerini çıkarmak için uğraştığım ailem yangında kül olmaya mahkum oldu.
Çimlere ayak bastığımda öksürük krizine girmiştim. Nefes alamıyordum.
Yere düşüp başım ıslak çimlere değdiğinde gözlerimden yaşlar akıyor, nefes alamadığım için acı çekiyordum. Ciğerlerim sırtıma batıyordu.
Yanaklarımda hissettim soğuk eller beni kendime getirmeye çalışırken ben onun kim olduğunu görmek için bulanık gözlerimi kırpıştırıyordum.
Nihayet görüş gücüm yerine geldiğinde kızıl saçlı bir kadının bana baktığını gördüm. Bana bir isimle hitap ediyordu.
"Amara! Amara kendine gel!"
İsmim Sofia'dı. Ve bu kadın yanımdan ayırmadığım, içinde olmak için can attığım kitabımın ana karakterinin adını söylüyordu.
Amara.
***
Kara Kalenin avlusu yine siyahlara bürünmüştü.
Avlunun içinde dolup taşan kalabalık siyahı bir tılsım gibi taşıyordu.
Vazifelerinin ve burada bulunmalarının verdiği duygu ve burukluk gizlenmeye çalışılsa da hissediliyordu.
Tıpkı Stew'in içi gibi.
Merdivenlerin başında ellerini önünde birleştirmiş herkesi tepeden tırnağa süzüyordu, yorgun adam.
Her sene biraz daha azalan kalabalığa karşı sıkıntı ile iç geçirdi.
Bu durumu nasıl açıklayacaktı hala daha bilmiyordu.
Keza yanına yaklaşan kadında aynı hisleri paylaşıyordu.
Stew'e nazaran o daha sakindi.
Adamın yanındaki yerini aldı kadın. Stew'e bakıp bakışlarını takip etti.
Kaşlarını kaldırıp nefes verdi.
"Her geçen yıl azalıyoruz. Sayabildin mi?"
Stew sakince konuştu. Gözlerini kalabalıktan çekmeden gergince konuştu.
"Yüz yirmi üç. Taraf değiştirenler ve ölenler."
Kadın sakince Stew'e döndü.
" Düzelecektir."
Stew yandan bir gülüş attı. Alaya vurdu bu söylediğini.
Düzelecekmiş.
Ne zaman! Dört asıl oldu.
"Düzelemedi gitti. Merak ediyorum daha ne kadar vaktimiz kaldı?"
Fiona yandan baktı adama. Sabırsızlığı karşısında gözlerini devirdi.
"Sabırlı ol, Stew. Her şey olacağına varır."
Stew asabiyetle Fiona'ya döndü. Artık sabrı kalmamıştı. El birliği ile yok etmiş, parçalamışlardı.
"Biliyorum, Fiona. Ama artık sabrım kalmadı. Baş Büyücü sağ olsun, oyalayıp duruyor."
"Buna Maisie değil, Amara karar verir."
Stew duyduğu isimle gözlerini yumdu. Bu isimi her duyduğunda kalbinde bir ağrı oluyordu.
Fiona'ya attığı hırçın bakış ile kafasını iki yana salladı.
"Bazen, bu işe girdiğim güne lanet ediyorum!"
Fiona'nın cevap vermesine izin vermeden hızla merdivenleri indi. Avludaki kalabalık onu görünce saygıyla eğilip ona yol verdi.
Stew kalabalığı yararak ilerlerken girişteki manzarayı görünce bıkkınlıkla gözlerini gökyüzüne kaldırdı.
Hiç zamanı değildi.
Bakışlarını girişe doğrultup hızla ilerledi. Yaklaştıkça iki güçlü adamın bakışları ile verdiği savaşa şahit oldu.
O uyandığında en çok bunlarla uğraşacaktı.
İki adamın arasında durduğunda ikisi arasında bakışlarını tuttu.
Temkinli bir tutuş sergilemeli, yanan ateşi harlamamalıydı.
"Ne oluyor burada? Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?!"
Arnaldo başını yana yatırarak sararan gözlerini Leonal'a dikti.
"Kendinize gelin! Şuanda en son isteyeceğimiz şey sizin ego savaşınız."
Leonard ve Arnaldo, öfkelerini birbirine kusmak için can atan iki rakip.
Aynı kadına aşık, aynı kadınla evli olan iki lider.
Rutin gerginlik yine boy gösterdiğinde iş yeniden Stew'e kalmıştı.
Leonard, gözlerini karşısında duran Arnaldo'dan çekmiyordu.
Açık kahve gözlerini hafif kısarak konuştu.
"Bu, ego savaşını çoktan geçti."
Arnaldo gözlerini kısıp Leonard'a bir adım attı. Burun buruna gelen iki düşman artık herkese görülüyordu.
Kalabalık sessizleşti ve merakla onları izledi.
"Leonard, adımlarını temkinli at. Zira karşında kim olduğunu unutmuş gibisin."
Leonard'ın dudakları havalandı. Onun gibi kısa mesafeyi kapatıp alayla güldü.
"Ben karşıma aldığım herkesi tanırım. Esas sen dikkatli ol, serin sularda yüzüyorsun."
Leonard bir süre Arnaldo'yu süzdükten sonra Stew'e kısa bir baş selamı verip avluya girdi.
Arnaldo, Leonard'ın ardında yırtıcı bakışlar atıyordu. İçinde kaynayan yanardağı söndüremiyor, söndürmek de istemiyordu.
Stew, Arnaldo'ya baktı.
Ellerini cebine atıp kaşlarını çattı.
"İçindeki yırtıcıyı dizginle. Bugün herhangi bir sorun olmayacak. Anlaşıldı mı?"
Arnaldo, yırtıcı bakışlarını Stew'e çevirdi.
"Bunu ona da söylemeyi düşünüyor musun? Zira kendisi uzun zamandır sınırımı zorluyor. Kendimi tutuyorsam Amara için!"
"Hepimiz onun için buradayız. Fakat Leonard ile o kadar meşgulsün ki bu öfke Amaris'i de etkiledi.."
Stew sesini kısarak ona yaklaştı.
"Leonal ile araları bozulmaya başladı bile. Bu hiç iyi değil."
Arnaldo duruşunu dikleştirip ceketini düzeltti.
" Leonal, babasının izinden gitmemeyi öğrensin o zaman."
Stew sabır çekti. Burun kemerini sıkıp bir elini beline attı.
"İki kardeşin arasının bozulması en çok Amara'ya zarar verir, kendine gel! Ona bunu nasıl açıklayacaksınız."
Arnaldo başını anlamadığını belirtir bir şekilde eğdi.
"Kime?"
Stew bozguna uğradı. Kendini o kadar kaptırmıştı ki az kalsın her şeyi ötecekti. Hızla kendini toparlayıp konuyu değiştirmeye çalıştı.
"Babama tabii ki. Unutma torunlarının arasının açılması onu fazlasıyla öfkelendirir ve emin ol bu öfkeden siz nasibinizi alırsınız."
Stew gözlerini kararlılıkla Arnaldo'ya dikti.
Arnaldo bir süre kendini toparlamaya çabaladı. Stew haklıydı. Amara için buradaydı ve ondan önemli hiçbir şey yoktu.
Adam biraz karşısındaki adama bakıp içeriye girdi.
Stew derin bir nefes verdi. Elini ensesine atıp ovaladı.
"Ah Amara!"
"Yorulmak için erken."
Stew, arkasından gelen sese döndüğünde sırıttı.
Maisie, siyah uzun elbisesiyle kara bakışlarını ona dikmişti.
"Bende 'Baş Büyücümüz nerede' diyordum. Gelse de bir hesap verse."
Maisie bakışlarını çekmeyip Stew'e doğru adımladı. Bakışları kararlı ve keskindi.
"Benim hesap vereceğim tek bir kişi var, o da Amara."
Alaya vurarak kadına baktı.
" Bilmez miyim? Siz ikiniz her şeyi birlikte kurdunuz. Kılıfına da uydurdunuz."
Maisie başını iki yana salladı.
"Yanılıyorsun, Stew. Ben kehaneti yazdım. Yürürlüğe koyan senin kız kardeşindi. Her şeyi o planladı. Ben yapsaydım seni karıştırmazdım."
Maisie avluya kısa bir bakış atıp fısıldadı.
"Az kalsın Arnaldo'ya ötüyordun!"
"Ama ötmedim ayrıca elbette beni seçecekti. Sana kalsa ayakta uyutulanlar kervanında adım çoktan yazılıydı öyle değil mi?"
Maisie başını iki yana salladı.
"Şu üzerindeki suçluluğu at artık. Bu onun kararıydı."
Stew yutkunarak bakışlarını kaçırdı. Doğruları duymuş olsa bile içinde yanan pişmanlık ve iğrençliği atamıyordu. Ve o olmadan atamayacaktı da.
Kale çanının çalınmasıyla ikilinin atışması son bulmuştu. Bir süre bakıştıktan sonra Stew, eli ile ona yol verdi.
Maisie baş selamı verip önden adımlarken Stew onu takip ediyordu.
Herkes yerini alınca ilk önce kadim büyücü ve şamanlar kale kapısından çıkıp avluya ilerledi. Taş masanın etrafında dizilip beklediler. İkinci çan çaldığında kapıda Amaris ve Leonal belirdi. Kraliyet ailesinin arması broşlar kalplerinin üzerindeydi.
İkili ellerini önünde birleştirmiş ilerlerken arkalarından siyah tabut çıktı.
Tabutu görmek Stew için yıkıcıydı. Bir yandan da onu cansızda olsa görebileceği için heyecanlı hissediyordu.
Bu hisler yalnızca onda yoktu. Arnaldo, Leonard ve dışarıya çıkan çocuklarında da vardı.
En arkada Victor çıktığında, siyahlar eşliğinde sert bakışlarını etrafta gezdirdi. Şamanları ve kahini süzüp göğsüne hava doldurdu ve yerine doğru ilerledi.
Siyah tabut askerlerin taşımasıyla taş masaya yavaşça yerleştikten sonra askerler çemberin dışına çıktı.
Büyücü ve şamanların oluşturduğu tabut çemberinin dışında yani tabutun solunda Amaris duruyordu. Arkasında babası, Arnaldo ve kabilesi yerleşmişti.
Tabutun sağında Leonal vardı. Arkasında ise babası Leonard ve yonca yerleşmişti.
Tabutun baş kısmında ise aile fertleri vardı.
Victor en öndeydi. Sağında oğulları Stew vardı.
Tabutun baş kısmında ise Konsey üyeleri vardı. Maisie, Fiona, Katya ve Sansa.
Onların arkasında bulunan kişiler ise Elflerdi.
Herkes Kraliçeye saygı için buradaydı.
Kadim Kahin, Victor'a baktı. Victor'un baş selamıyla ayin başladı.
Bu ayin, her yıl yapılırdı. Kraliçenin ruhuna seslenilir, onu geri döndürmenin bir yolu olup olmadığı sorulurdu. Ondan krallık için yardım istenilir, onlara yol göstermesi dilenirdi. Tanrıya dua edilir ve İmparatoriçenin ruhu için yalvarılırdı. Ama hiç bir zaman sonuç olmazdı.
Onun için gelenler bir umut arardı. Özellikle ailesi.
Amaris derin bir nefes alıp tabuta baktı. Kalbi sıkışmış, tutmaya çalıştığı gözyaşları için gözleri ile savaşıyordu. Annesi ağlamasını istemezdi. Onun kızı, bir prenses olarak ağlamayı kendine yakıştırmazdı. Çünkü o annesinin kızıydı.
Baş kahin ilerleyip Tılsımlı tabutu açtı.
Amara'nın cansız bedeni gözler önündeydi.
Amaris bakışlarını yumuşattı. Yılda sadece bir kere görebildiği annesinin bedeninin böyle cansız yatması onu yıpratıyordu. Tutamadığı yaşlar birer ikişer akmaya başladı.
Leonal'ın da ondan farkı yoktu. Kaşlarını kaldırmış sevgiyle, bu dünyadaki en güzel kadın olarak gördüğü annesine mıhlamıştı gözleri.
Şaman davuluna bir kes sertçe vurdu.
"Kadim soydan gelenler, kanlarını bahşetsin."
Amaris ve Leonal birbirlerine baktılar. İkisinin de bakışlarında öfke vardı. iİki kardeşin arası bitmek bilmeyecek bir öfkenin kurbanıydı artık.
Amaris yavaşça yerinden hareketlendi. Leonal da onu takip etti.
Tabutun yanında karşılıklı duruyorlardı.
İkisinin de bakışı tabuttaki bedendeydi. Şamanlardan biri Amaris'in elini aldı ve hançerle avucuna bir kesik attı.
Başka bir şamanda Leonal için aynısını yapınca iki kanda Amara'nın alnına sürüldü.
Amaris ve Leonal, Baş kahinin yönlendirmesiyle yerlerine geçti.
Kahin Bilge kitabını açtı. Şamanlar ayini ilerletiyor, büyücüler gücüyle destekliyordu.
Victor, gözlerini çembere sabitlemişti.
Artık hayal kırıklığı uğramaktan sıkılmıştı. Eğer bu ayinde de bir sonuç alınamazsa çemberdeki herkesin kalbini yerinden sökecekti. Taşlaşmış kalbi bunu haykırıyordu.
Stew, umursamaz bir şekilde kahin ve şamanları izlerken bakışlarını konsey kadınlarına çevirdi.
Onlarında Stew'den farkı yoktu. Sonuç alınamayacağını biliyor ama belli etmiyor ve role sadık kalıyorlardı.
Stew konsey kadınları daldı.
Maisie, Amara'nın can yoldaşı, sırdaşı. Darwell Kraliçesi Amara'nın Baş Büyücüsü, Kehanet yazarı. Dört asır önce oynanan büyük oyunun başı.
Fiona, Darwell'de yaşayan veya ona bağlı elflerin sözcüsü, Konsey üyesi. Amara'nın ansiklopedisi. Şöyle bir düşününce aslında Fiona buna nasıl razı oldu hala kavrayamıyordu, genç adam.
Katya, Son peri, Amara'nın kurtarmasıyla ona bağlanmış, sadık arkadaşı.
Sansa, ailesini büyük katliamda kaybedince Amara'ya sığınmış, içindeki yırtıcıyı saklayan, dişi kurt.
Stew, konsey üyelerine büyük bir öfke duyuyordu. Aslında öfke de değil, hayal kırıklığı. Onu böylesi bir şeye mecbur bıraktıkları için kızgındı.
Stew, onlara o kadar çok dalmıştı. Çember dahil bütün avlunun hareketlendiğini duymadı.
Bilge Kahin elinde tuttuğu kitabı serbest bıraktı. Kitap cansız bir şekilde taşlarla bir bütün oldu.
Şamanlar davula vurmayı, büyücüler tılsım okumayı bıraktılar.
"ANNE!"
Amaris'in çığlığı ile herkes sustu. Genç kız çemberi yararak tabutun başına geldi.
Stew olanları anlamayarak Konsey'e baktı, onlarda sorularla dolu bakış yolladıklarında Stew bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.
Amaris'in yanına doğru ilerledi. Ne Amaris'in karşısında diz çöken Leonal'ı ne de Amaris'i görüyordu.
Tabutun ucuna geldiğinde ne olduğunu şaşırdı.
Amara'nın gözlerinden, burnundan ve kulaklarından kan süzülüyordu.
Gözlerinin altı hızla morarıyor, adeta çürüyordu.
Çürüyor.
Yok oluyordu!
Stew'in kan beynine sıçradı, etraftaki kalabalığı duymuyordu. Victor'un haykırması, Amaris ve Leonal'ın yardım çığlıkları... Hiçbiri kulaklarına gelmiyordu. Başını karşısında durup, bir umut Amara'nın başını tutan Maisie'ye çevirdi. O bilirdi ne olduğunu.
Ama Maisie başını iki yana sallamıştı. O da ne olduğunu bilmiyordu.
Herkesi büyük bir telaş kapladı. AMARA hepten gidiyordu.
Leonard, Amara'nın elini tuttu. Gözlerini yumup anlamsız kelimeler söylemeye başladı.
Büyüsü ile yardım ediyordu. Ya da etmeye çalışıyordu. Kapalı gözlerinden bir damla yaş firar etti. Gözlerini geri açınca hiçbir geri dönüş alamadığını görünce şok olmuş bir şekilde oğluna doğru yığıldı. Leonal, bir yandan babasını tutuyor; bir yandan da annesinin elini bırakmıyordu.
Arnaldo, ağlamaktan helak olmuş Amaris'e sarılmıştı. Bir eli kızına sarılı diğer eli sevdiği kadının cansız elindeydi. Gözleri kırmızı kırmızıydı.
Derken Kahin kendine geldi.
"Duymuyor musun be kadın! Ne oldu kızıma?!" Victor'un kükremesi avluda yankılandı
Kahin başını yukarı kaldırdı. İki damla göz yaşı usulca yanağından aktı. Sonradan herkese bakarak konuşmaya başladı.
"Ey Darwell! İmparatoriçenin Ailesi, duyun beni. Kraliçeye ulaştım. Ruhu ile konuştum."
Sesi ağlamaya başladı.
Bakışlarını Stew'e doğrulttu.
"Kraliçem Amara, bizzat kendisi söyledi. Kendi konseyi ve Efendi Stew'in bilmesini istediği bir şey var."
Stew, tabutun kenarını sıkıca tuttu.
Konsey kadınları, hareketsizce yaşlı kadını dinledi.
Kadının dudakları içten bir şekilde yukarı kalktı.
Ellerini havaya kaldırıp son sözünü söyledi.
"Zaman geldi."
Ve kadın siyah pelerinin altında eriyip kayboldu, geriye sadece bir avuç kumaş bırakarak.
Evet, zaman gelmişti.