İçeriğe geç

DARGA

Bölüm 22 · 12 dk okuma

DARGA

Bölüm 22

Bölüm 22 : O Bir Tane

Maslak'taki plazanın kırk ikinci katı, sabahın kör karanlığında henüz uyanmamış şehrin ışıklarını devasa cam cephenin ardından dipsiz bir kuyu gibi ayaklar altına seriyordu. Dışarıda sis, gökdelenlerin sivri uçlarına dolanırken katta kesif bir filtre kahve kokusu asılıydı.

Mahmut ofise girip masasına oturduğunda zihninde sanki yüzlerce arı oğul veriyor gibiydi. Şakaklarını iki elinin arasına alıp ovaladı, ciğerlerini dolduran o uykusuz havayı ağır bir solukla dışarı üfledi. Önünde yığılan evrakların arasına gömülmek üzereyken, ahşap zeminde yankılanan hafif adım sesleriyle gözlerini kapıya çevirdi.

Davut elinde taze demlenmiş, buharı tüten ince belli bir bardak çayla masanın kenarında bitti. Duruşunda ona has kaygısız, hafif laubali bir rahatlık vardı. Bardağı tabağına hafifçe şıkırdatarak masanın kenarına bıraktı:

"Mahmut abi... Sabahın bu saatinde yine buradasın. Bu katta bir ton adam çalışıyor, vallahi hiçbiri senin gibi kendini hırpalamıyor. Hepimiz ay başında bordro bekleyen maaşlı elemanlarız sonuçta, ne bu çaba?"

Mahmut gözlerini önündeki kalın klasörün satırlarından bir milim bile ayırmadı. Kalemini masaya vurup tok, pürüzsüz bir sesle cevap verdi:

"Siz maaşlı çalışansınız Davut. Ben vefa çalışanıyım."

Davut ellerini cebine sokup tek kaşını kaldırdı, anlamaz gözlerle gülümsedi:

"Anlamadım abi?"

"On beş yaşından büyük erkek çocuklarının Çocuk Esirgeme Kurumu'ndan evlat edinilme oranı kaçtır Davut, bilir misin?"

Genç adamın yüzündeki o gevşek sırıtış yavaşça dondu:

"Bilmiyorum abi..."

Mahmut başını kaldırdı. Bakışlarında yorgunluğun ardına gizlenmiş, yılların tortusunu taşıyan sarsılmaz bir ağırlık vardı:

"Sıfıra yakındır. Nizam Bey beni o taş binadan aldığında tam on beş yaşındaydım. Beni aldı, büyüttü, adam yerine koyup okuttu. O vefat ettiğinde de Muhsin Bey bir an olsun elini üstümden çekmedi. Ben bu şirketin kapısından gireli on iki yıl oldu ama benim Uluçhanlara borcum öncesinden"

Derin bir nefes aldı. Önündeki dosyayı masanın ortasına doğru itti.

"Bugün arkasından 'acımasız' diye fısıldaştığınız o Muhsin Bey var ya... Bana Ceylan'ı bulup yuva kuran da, beni adam eden de odur. Şimdi söyle bana Davut; ne maaşı ne mesaisi?"

Davut boğazına bir şey düğümlenmiş gibi kuru bir şekilde yutkundu. Gözlerini kaçırıp başını önüne eğdi:

"Pardon abi... Ben, yani öyle bilmediğim için..."

"Darga Bey geldi mi?"

"Sabah altı sularında gelmiş abi. O zamandan beri ofisten daha hiç çıkmamış."

Mahmut'un kaşları çatıldı, oturduğu koltuktan bir yay gibi fırladı:

"E niye başta söylemiyorsun oğlum! Anca lak lak Davut, anca lak lak!"

Masanın üzerindeki siyah deri klasörü kaptığı gibi uzun koridoru adeta koşar adım geçti. Koridorun sonundaki çift kanatlı ceviz kapının önüne geldiğinde bir an nefesini topladı, ardından kapıyı iki kere temkinli bir şekilde tıklatıp içeri süzüldü.

Geniş makam odasında mezar sessizliği hüküm sürüyordu. Yalnızca köşedeki İtalyan malı espresso makinesinin arada bir çıkardığı o boğuk inilti ve klavyenin mekanik tuş tıkırtıları yüksek tavanlı odada buz gibi çınlıyordu.

Darga ceketini çıkarmış, siyah gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Yüzü pürüzsüz tıraşlı, saçları nizami geriye taranmıştı; dışarıdan bakıldığında kusursuz bir şirket varisi gibiydi. Fakat gözlerinin altındaki o mor halkalar ve çene kemiğinin derisini gerecek kadar kaskatı duruşu, dün geceden beri tek bir damla uyku çekmediğini bas bas bağırıyordu. Dün hisar tepelerinde fırtına gibi kopan o yırtıcı kriz gitmiş, yerini neşter gibi keskin, cerrahi ve hissiz bir disipline bırakmıştı.

Mahmut elindeki klasörü göğsüne bastırıp masaya birkaç adım yaklaştı:

"Patron... Çok erken gelmişsin."

Darga başını önündeki devasa çift ekrandan kaldırmadı. Hızla akan borsa verileri ve lojistik grafikleri, gözbebeklerine soluk, yapay bir mavi ışıltı düşürüyordu:

"İşler birikti."

Mahmut odadaki o zehirli sessizliği kırmak istercesine sesini yumuşattı, aralarındaki mesafeyi bir adım daha kapattı:

"Zeynep yenge dün—"

"Mahmut," dedi Darga. Kelime delikanlının dudaklarından bir kurşun gibi fırlayıp lafı tam ortasından biçti. "Hukuk biriminin iki gün önce masama teslim etmesi gereken taslak vardı. Göremedim."

Mahmut avucundaki deriyi hafifçe sıktı, bocalayarak fısıldadı:

"Vakit olmadı patron..."

Darga arkasındaki yüksek deri koltuğa yaslandı. Gözleri yavaşça ekrandan koptu, Mahmut'un yüzüne çivilendi. Bakışlarındaki ifade o kadar soğuk, o kadar yabancıydı ki Mahmut gayriihtiyari bir adım gerileme dürtüsüyle sarsıldı.

"Vakit olacak Mahmut," dedi Darga; sesi ne fısıltıydı ne haykırış, sadece mutlak bir emirdi. "Sen yetişemiyorsan altında çalışan o on adamdan birine söyleyeceksin, o dosya sabah buraya eksiksiz gelecek."

Mahmut derin bir nefes alarak klasörü masanın kenarına bıraktı. Yılların verdiği o abi-kardeş hukukunun cesaretiyle masaya doğru eğildi; gözlerinde sahici bir kaygı vardı:

"Patron... İki dakika konuşalım mı?"

"Konuşmayalım," dedi Darga, gözlerini kırpmadan. "Çalışalım."

"Şevket Paşa, Zeynep için aradı—"

"Kazakistan ihalesi ne oldu?" Darga cümlenin tamamlanmasına izin bile vermedi. Elindeki dolma kalemi parmaklarının arasında mekanik bir ritimle çevirdi. "Babamın uçağı indi mi?"

Mahmut göğsünü sıkan çaresizlikle yutkundu. Darga'nın etrafına ördüğü o kalın taş duvarların artık dışarıdan delinemeyeceğini anlamıştı. Omuzlarını hafifçe düşürüp resmî, donuk bir tona büründü:

"Serkan havalimanında babanızı karşılamak üzere. Doğrudan şirkete geçecekler."

"Azat?"

"Öğleden sonraya randevu verdim, onu da buraya çağırdım." Mahmut duraksadı, dudaklarını kemirdi. Sormaması gerektiğini biliyordu ama içindeki huzursuzluğa yenildi:

"Siz... Bugün Timurluların güvenli evine geçecek misiniz patron?"

"Hayır."

"Ama Zeynep yenge —"

Darga elindeki dolma kalemi masanın masif meşe yüzeyine tok, yankılanan bir sesle bıraktı. Gözlerini Mahmut'a diktiğinde yüzündeki bütün kaslar gerilmişti. Sesi bağırmıyordu ama odadaki tüm camları titretecek kadar dondurucuydu:

"Mahmut... Zeynep Hanım'ın paşa dedesi, bakan babası var. Herkes kendi evladını korur."

Odadaki oksijen bir anda çekildi sanki. Havada asılı kalan o "yenge" sıfatı silinmiş, yerini kilometrelerce uzaktan konuşan buz gibi bir "Zeynep Hanım" almıştı. Mahmut daha fazla zorlamanın sadece yangına benzin dökmek olacağını görerek başını usulca öne eğdi:

"Tamam patron."

Darga sanki az önce iki ailenin arasına çekilen teli tek bir kelimeyle koparan kendisi değilmiş gibi, en ufak bir duraksama yaşamadan yeniden ekrana döndü:

"Necefzadelerin ihale işi ne oldu?"

Mahmut toparlandı; profesyonel zırhını kuşanarak masanın üzerindeki dosyayı araladı:

"Biz doğrudan kıymetli maden ithalatçısı görünmediğimiz için Çinli bir konsorsiyum ile anlaştık. Ruhsatı onların kucağından çektiğimiz an Mirza Bey çıldırmış. Maslak'taki o yangının ardından bu ihale de gidince net zararı sekiz milyar doları buldu. Şimdi kudurmuş gibi her delikte Eliyas'ı arıyor."

Darga'nın dudaklarının kenarı milimetrik, karanlık ve zehirli bir kıvrımla yukarı kalktı. Gözlerinde intikamın o buzdan ışıltısı parıldadı:

"Güzel."

Darga oturduğu yüksek deri koltuktan bir yay gibi doğruldu. Masanın üzerindeki dağınık notları tek bir hamlede düzeltti:

"Toplantı vardı... PEGE Tech'ten geldiler mi?"

Mahmut başını salladı:

"Burcu Hanım geldi patron, küçük toplantı odasında bekliyor."

Darga gömleğinin dirseklerine kadar sıvalı kollarını hızla indirdi, manşet düğmelerini mekanik bir çabuklukla ilikledi. Koltuğun arkasında asılı duran ceketini sırtına geçirip omuzlarına oturttu. Şakaklarındaki zonklamayı bastırmak istercesine boynunu sağa sola kırıp kütletti; yüzündeki o yorgun ama taş gibi sert ifadeyi toparladı. Koridora adım attığında her zamanki pervasız, dik ve sarsılmaz adımlarıyla toplantı odasına doğru yürümeye başladı.

Burcu, altı yedi yıl önce iki ailenin zoraki bir akşam yemeğinde karşı karşıya getirdiği sevimli bir kızdı. İkisi de henüz yirmilerinin başındaydı, ikisinin de aklı birer karış havadaydı; masanın altından birbirlerine attıkları o kaçamak, alaycı bakışlarla daha o ilk gece "Bizden olmaz" ittifakını kurmuş, ailelerin hevesini tek celsede kursaklarında bırakmışlardı. O günden sonra aralarında hep mesafeli ama hafif bir gençlik sırdaşlığı kalmıştı.

Darga toplantı odasının buzlu cam kapısını itip içeri girdiğinde, masanın ucundaki deri koltukta oturan Burcu başını kaldırdı. Üzerindeki rahat blazer ceketi, omuzlarına dökülen dalgalı kumral saçlarıyla şık ama telaşsız görünüyordu. Darga'yı gördüğü an dudaklarına yayılan muzip tebessümle yanakları hafif bir pembelikle aydınlandı:

"Uluçhanların gonzalesi ile görüşeceğimi bilsem üstüme başıma biraz daha dikkat ederdim..."

Darga dudaklarının kenarıyla son derece resmî, mesafeli bir tebessüm savurdu; masanın karşısındaki koltuğu çekip oturdu:

"Hoş geldin Burcu. Ben Ceyda'yı bekliyordum, ablan gelecekti."

Burcu çantasını yanındaki sandalyeye bırakıp omuz silkti:

"Annem ablam kadar sorumluluk almam gerektiğini söyledi. 'Herkes işin bir ucundan tutmalıymış' falan filan... Şirket koridorlarında biraz ciddiyet solumam gerekiyormuş."

"Haklı," dedi Darga; sesi bir an bile sohbet havasına kaymıyordu. "Projenin detaylarına geçelim mi?"

Burcu gözlerini hafifçe kısarak geriye yaslandı, yapmacık bir bıkkınlıkla ofladı:

"Uff Darga... Çok sıkıcısın, gerçekten. Daha yeni geldim ya, insan bir 'Nasılsın, görüşmeyeli neler yapıyorsun' der."

Darga'nın dudaklarında yine o hafif, eğreti kıvrım belirdi ama sesindeki soğuk, mesafeli tını tek bir ton bile değişmedi:

"İnsansız hava araçlarının yazılım mimarisi konusunda desteğe ihtiyacımız var. Savunma sanayii ayağında PEGE Tech'in altyapısını sisteme entegre etmemiz gerekiyor."

Burcu gözlerini devirdi, başını iki yana sallayarak alaycı bir iç çekti:

"Şu Uluçhan işkolikliği dedikleri efsane doğruymuş demek... Kesinlikle genetik bir arıza. "

Darga bir saniye duraksadı. Gözlerini Burcu'nun yüzüne diktiğinde, o kaskatı maskenin altından ilk kez derin, görünmez bir çatlak sızdı. Yüz hatları hafifçe gevşedi; ses tonu fısıltıya yakın, çok daha insani ve yumuşak bir tonda çıktı:

"Bugün... Pek iyi değilim Burcu."

Burcu'nun yüzündeki o alaycı, neşeli ifade anında silindi. Darga'nın gözlerinin altındaki mor halkalara, parmak boğumlarındaki beyazlamış gerginliğe baktı. Karşısındaki adamın sadece uykusuz değil, içten içe bir fırtınanın enkazını topladığını hemen fark etti. Dudaklarında anlayışlı, şefkatli bir gülümseme belirdi:

"Fark ettim..." dedi usulca. "Bu benim tanıdığım o deli, bu değil."

Darga bu cümlenin altında daha fazla oyalanmak istemedi. Kendi içine çekilen kapıları yeniden kilitledi; önündeki kalın teknik dosyayı masanın cilalı yüzeyinde kaydırarak Burcu'nun önüne doğru itti:

"Boş ver beni... Japonya nasıl geçti?"

Burcu neşeli bir gülümsemeyle ışıl ışıl baktı; gözlerinde Tokyo'nun bütün neon ışıkları parıldıyor gibiydi:

"Ay harikaydı! Ama annem sağ olsun eğlence erken bitti. Yok 'Heyet seni bekliyor', yok 'Artık çocuk değilsin'... Resmen zorla uçağa bindirdi beni."

Darga günün başından beri yüzünü saran o kaskatı zırhı ilk kez araladı; dudaklarından sahici, içten bir tebessüm döküldü:

"Hiç büyümeyeceksin, değil mi?"

Burcu parlak bir kıkırdamanın ardından gözlerini kısarak karşılık verdi:

"Dinime söven bari Müslüman olsa! Sanki sen çok farklısın."

Darga'nın gözlerinde o eski, tanıdık ve muzip ışık bir anlığına yanıp söndü. Göğsündeki o kurşun gibi ağır taş yerinden oynamış gibi başını hafifçe iki yana salladı:

"Doğru..."

Burcu iki elini masanın cilalı yüzeyinde birleştirip hafifçe öne doğru eğildi; yüzüne her zamanki o çocuksu, karşı konulmaz hevesini takındı:

"Darga! Toplantı falan halledilir de... Hani dil kursundayken gece kaçıp gittiğimiz o salaş dürümcü vardı ya... Beşiktaş'ın ara sokaklarından birindeydi hani... Açık mı o hâlâ?"

Darga'nın dudaklarına nostaljik, hınzır bir tebessüm oturdu. Arkasına yaslanıp kollarını göğsünde bağladı:

"Açık... Hatta kapanacak diye ben satın aldım orayı."

Burcu hayretten ağzı açık kalmış gibi ellerini yanaklarına götürdü; toplantı odasının resmî havasını dağıtan tiz bir kahkaha patlattı:

"Ay şakasın! Gerçekten mi? Delisin sen! Ne olur toplantıdan sonra gidelim... Bak vallahi bütün o sıkıcı yazılım maddelerine tek kelime etmeden imza atarım, yemin ederim!"

Darga bir an duraksadı. Dün geceden beri zihnini kemiren o zifiri karanlık, Maslak'taki yangının isi ve yalıdaki o zehirli feryat bir anlığına geriye çekildi. Burcu'nun hesapsız, çıkarsız neşesi; hiçbir beklentisi olmadan sadece geçmişteki bir dürümün peşine düşüşü delikanlının soluk borusuna taze bir nefes gibi doldu.

Önündeki teknik şartnameye kısa bir bakış attı. Ardından gözlerini Burcu'ya çevirip başını hafifçe eğdi:

"Başka bir toplantım var."

Gözlerini hızla dosyalara çevirerek araya yeniden o aşılmaz duvarı ördü.

Burcu dudaklarını büzüp sahte bir hayal kırıklığıyla geriye yaslandı:

"Aman be Darga... İki dakika nefes al, dünyanın sonu gelmiyor ya! Neyse, borcun olsun o zaman. Tokyo'dan getirdiğim matcha çikolatalarını da vermiyorum sana."

Darga başını dosyalardan kaldırmadan hafifçe gülümsedi ama bu kez o tebessüm bir kalkan gibiydi; yüzünün etrafına yeniden o aşılmaz, profesyonel sınırları çekiyordu. Masanın üzerindeki siyah dolma kalemi eline aldı, teknik şartnamenin üçüncü maddesini işaret etti:

"Yazılımın şifreleme protokolü... Savunma Sanayii Başkanlığı'nın yeni kriterlerine göre revize edilmeli. Araya başka bir üçüncü parti yazılım girmeyecek, doğrudan bizim yerli sunucular üzerinden haberleşecek. Bu konuda PEGE Tech bize garanti verebiliyor mu?"

Burcu da Darga'nın bu ani geri çekilişindeki mesafeyi hissetti. Masadaki o eski arkadaş rahatlığını usulca toparlayıp profesyonel bir şirket temsilcisi ciddiyetine büründü. Önündeki tableti açıp parmaklarını ekranda gezdirdi:

"Bizim tarafta mimari zaten hazır Darga. Ablam gitmeden önce çekirdek yazılımı tamamen kapalı devre bir ağa uyarladı. Sizin mühendislerle entegrasyonu üç gün içinde tamamlarız. Tek pürüz, veri transferinde kullanılacak uydunun frekans onayında."

"O iş bende," dedi Darga; sesi yeniden o jilet gibi keskin, tavizsiz tınısına kavuşmuştu. "Ankara ayağını bu öğleden sonra bağlıyorum. Protokolü imzalayalım, teknik ekip hemen karşıdaki tesise geçsin."

Burcu kalemi alıp önüne çekilen evrakları tek tek imzalarken göz ucuyla Darga'yı süzdü. Karşısındaki adam az önceki o eski dostuna tebessüm eden delikanlı değildi artık; her kelimesini tartarak konuşan, bakışlarının ardındaki dipsiz kuyuyu ustalıkla gizleyen o kusursuz Uluçhan veliahdıydı. İmzayı bitirip kalemi masaya bıraktığında ses tonunu hafifçe alçalttı:

"Genel hatlarda anlaştıysak... Daha özel bir şey sorabilir miyim?"

Darga evrakları dosyaya yerleştirirken başını kaldırdı:

"Ne gibi?"

"Benimle yaptığın o evlilik görüşmesinden sonra... Başkasıyla görüştün mü hiç? O zamanlar ikimiz de başka şeylere odaklanmak istiyorduk gerçi ama hayatımda yaptığım en keyifli sohbetlerden biriydi o gece."

Darga kravatının düğümünü hafifçe düzeltirken gözlerini bir an masanın ahşap desenlerine indirdi:

"Teşekkür ederim. Öyleydi gerçekten... Ama şu an görüştüğüm biri var."

Burcu hiç gerilemedi; dudaklarına muzip, meraklı bir gülümseme yerleşti:

"Güzel biri mi bari?"

Darga ellerini masanın üzerine koyup hafifçe öne doğru eğildi. Ela gözlerinde beliren o derin, sarsıcı ışık odadaki bütün havayı bir anda değiştirdi:

"Burcu... İnsanlar severken karşısındaki güzel diye mi sever, yoksa o bir taneyi güzel gördüğü için mi?"

Burcu tek kaşını kaldırdı, duyduğu cümlenin ağırlığı karşısında afalladı. Ardından teslim olur gibi iki elini havaya kaldırdı:

"Vay be... Sormadım say. Bugünlük de yeterince utandığıma göre... Görüşürüz canım."

Burcu sandalyesini geriye itip ayağa kalktığında Darga da ceketinin önünü ilikleyerek doğruldu. Masanın ortasında elleri birleşti. Burcu tokalaşırken bakışlarını delikanlının yüzünden ayırmadı:

"Bir süre İstanbul'dayım. Yine de arada bir takılsak fena olmazdı hani... Biraz gevşemek, kafanı dağıtıp eğlenmek istersen diye söylüyorum."

Darga elini usulca geri çekti; sesi son derece mesafeli, soğuk ve resmi bir tondaydı:

"Teşekkür ederim Burcu. Seni gördüğüme sevindim. Bu ara epey yoğun bir dönemdeyim, umarım kusura bakmazsın. Kendine çok iyi bak."

Burcu kapıdan çıkar çıkmaz Darga kendini gerisin geriye sandalyesine bıraktı.

Kafasını deri koltuğun arkalığına doğru sertçe attı; tavandaki beyaz spot ışıkları gözlerini yakınca kirpiklerini sıkıca yumdu. Karanlığın içinde bir an kırmızı, kesik benekler uçuştu. Şakakları zonkluyor, midesi kuru bir boşlukla büzüşüyordu; dün geceden beri ağzına tek lokma koymadığını, kahvaltı bile yapmadığını o an fark etti.

Tam o sırada kapı tok bir sesle vurulmadan aralandı. İçeri giren Mahmut'un adımları tereddütlüydü:

"Patron... Burcu Hanım çıktı. Şey... Zeynep yenge siz toplantıdayken iki kere aradı. Bir de Azat geldi, aşağıda seni bekliyor."

Darga gözlerini açmadan, parmak uçlarıyla şakaklarını ağır ağır ovaladı. Ses tonu boğuk, tükenmiş ama keskin bir bıkkınlıkla döküldü:

"Azat gelsin."

Mahmut elini kapı kolunda tutarak duraksadı. Yüzünde patronunu tartmaya çalışan çaresiz bir ifade belirdi:

"Zeynep yengeyi ne yapayım?"

Darga bir süre sustu. Odanın içinde sadece havalandırmanın boğuk uğultusu asılı kaldı. Dün gecenin zehri, Zeynep'in suçlayıcı bakışları zihninde çakıp söndü.

"Akşama kadar toplantısı var de."

Mahmut kaşlarını kaldırıp itiraz eder gibi oldu:

"Ama yok..."

Darga başını arkaya yasladığı yerden ağır ağır kaldırdı. Gözlerini Mahmut'a dikti; tek kaşı hafifçe yukarı kalktı. Sesi ne yükseldi ne alçaldı, sadece buz kesti:

"Yok mu Mahmut?"

Mahmut yutkundu. Darga'nın gözlerindeki o taş gibi soğuk kararlılığı gördüğünde kelimeler boğazına dizildi. Boynunu hafifçe büküp geri adım attı:

"Var..."

Bir saniye afallamış halde duraksadı; ardından toparlamaya çalıştı:

"Var o zaman... Ben öyle şey yapayım."

İkili arasında ağır, dondurucu bir sessizlik uzadı. Darga koltuğunda tek bir milim kıpırdamadan, ifadesiz ve dipsiz bir bakışla Mahmut'un gözlerinin içine baktı. Tek kelime etmedi. Ama o boş, kurşuni bakışma Mahmut'un dilindeki tüm itirazları, Zeynep için kuracağı bütün cümleleri tek bir hamlede ezdi, yok etti.

Mahmut o sessizliğin altında ezilerek hafifçe başını eğdi, arkasını dönüp kapıyı usulca kapattı.

Bölüm sonu

1 yorum