Sonraki birkaç gün boyunca evden neredeyse hiç çıkmadım.
Perdeler yarı kapalıydı. Telefonum sürekli bildirimlerle doluyordu ama çoğunu açmadan bırakıyordum. Bazen saatlerce koltukta oturuyor, hiçbir şey düşünmeden yalnızca karşı duvara bakıyordum.
İnsan kalbi kırıldığında zaman garip davranıyordu.
Saatler çok yavaş geçiyor ama günler birbirine karışıyordu.
İlk iki gün neredeyse hiçbir şey yemedim. Açlık hissi bile gelmiyordu. Yalnızca sürekli yorgun hissediyordum. Sanki bedenim değil de ruhum hastalanmıştı.
Bazen mutfağa gidip kendime kahve yapıyordum. Sonra fincan elimde soğuyana kadar düşünmeden oturduğumu fark ediyordum.
Ve düşünmemeye çalıştığım her anda aklıma yine o geliyordu.
“Kendine iyi bak.”
Telefonuma tekrar tekrar baktığımı fark ettiğimde kendimden nefret etmeye başlamıştım.
Belki yazmıştır diye.
Belki pişman olmuştur diye.
Belki beni özlemiştir diye.
Ama ekran her seferinde aynıydı.
Arkadaş mesajları.
İş mailleri.
Sosyal medya bildirimleri.
Ondan hiçbir şey yoktu.
Bir hafta sonunda telefonum iyice mesajlarla dolmuştu artık.
“İyi misin?” “Kayboldun resmen.” “Aslı cevap ver yoksa evine geleceğim.”
Mesajların bazıları beni gülümsetiyordu ama cevap vermek için gereken enerjiyi kendimde bulamıyordum.
İnsanlardan uzaklaşmak bazen daha kolaydı.
Çünkü konuşursam gerçekten iyi olmadığımı anlayacaklardı.
Ve ben bunu yüksek sesle söylemek istemiyordum.
Bir akşamüstü sonunda kendimi daha fazla evde tutamayacağımı fark ettim.
Başım ağrıyordu.
Ev dar gelmeye başlamıştı.
İzmir’in sonbaharı camın ardından güzel görünüyordu belki ama içeride kaldıkça boğuluyormuş gibi hissediyordum.
Bu yüzden montumu alıp dışarı çıktım.
Deniz havası iyi gelir diye düşündüm.
Ya da en azından düşüncelerimi sustururdu.
Patika yola doğru yürürken rüzgâr saçlarımı hafifçe savuruyordu. Hava serindi ama rahatsız edecek kadar değil. Gökyüzü turuncuyla mavinin arasında sıkışmış gibiydi.
Kayalıklara ulaştığımda derin bir nefes verdim.
Deniz bugün sakindi.
Dalgalar kıyıya yavaşça vuruyor, gün batımının ışıkları suyun üzerinde altın kırıntıları gibi dağılıyordu.
Aynı yere oturdum.
Bir süre yalnızca ufku izledim.
İçimden yeniden ağlamak geçti.
İnsan birini unutmaya karar verebiliyordu belki ama kalbi aynı hızda ilerlemiyordu.
Tam gözlerimi kapatmıştım ki…
Bir ses duydum.
Suyun içinden gelen hafif bir hareket sesi.
Kaşlarımı çatarak başımı çevirdim.
Ve bu kez gerçekten birini gördüm.
Denizin içinde bir silüet vardı.
Hareket ediyordu.
Bir anlığına nefesimi tuttum.
Çünkü birkaç saniye boyunca onun gerçek olduğundan bile emin olamadım.
Silüet başını bana çevirdi.
Beni gördüğü anda suyun altına daldı.
Bir anda doğruldum.
“O, hey!” diye seslendim istemsizce.
“Bu saatte denizde ne işin var?”
Birkaç saniye boyunca yalnızca dalga sesi duyuldu.
Sonra suyun yüzeyinden biri yeniden belirdi.
Bu kez yüzünün bir kısmını görebiliyordum.
Islak kıvırcık saçlar.
Soluk ten.
Ve sakin gözler.
“Yüzüyorum,” dedi sakince. “Gün batımında denize girmeyi severim.”
Kaşlarımı istemsizce çattım.
“Hava bunun için fazla soğuk değil mi?”
Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
“Ben alışkınım.”
Başımı hafifçe salladım.
Bu cevap hâlâ garipti.
Ama onun söyleyiş şekli yüzünden daha fazla sorgulayamıyordum.
“Peki…” dedim sonunda. “İyi yüzmeler o zaman.”
“Teşekkürler.”
Sesi sakindi.
Sanki deniz kadar sakin.
Sonra bana baktı.
“Sen niye buradasın?” diye sordu. “Bu saatte pek kimse gelmez.”
Bir an duraksadım.
Gerçeği söylemek istemedim.
Bir yabancıya kalbimin kırıldığını anlatacak hâlim yoktu.
“Sakinlik iyi geliyor,” dedim sonunda. “Gün batımını seviyorum.”
Birkaç saniye boyunca yalnızca bana baktı.
Sonra başını hafifçe salladı.
“Güzelmiş.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Öyleyse seni yalnız bırakayım,” dedi sonra. “Memnun oldum.”
“Ben de…”
Tam dönecekken aklıma bir şey geldi.
Adını bilmiyordum.
“Bir dakika,” dedim istemsizce.
Kaşını hafifçe kaldırdı.
“Adın ne?”
Bu kez gerçekten hafifçe gülümsedi.
“Aegeus,” dedi. “Ama bana Ege de diyebilirsin.”
İstemeden güldüm.
“Bu bayağı dramatik bir isim.”
“Belki biraz.”
“Yabancı mısın?” diye sordum istemsizce. “Türkçen çok iyi.”
Gözlerinde kısa süreli garip bir ifade geçti.
“Aynı sayılır,” dedi sonunda.
Bu cevap hiçbir şeyi açıklamıyordu.
Ama nedense daha fazla soru sormadım.
Sonra yeniden bana baktı.
“Peki senin adın ne?”
“Aslı.”
İsmimi söylerken rüzgâr yeniden yükseldi.
Ve nedense…
Bir anlığına deniz sessizleşmiş gibi hissettirdi.