İçeriğe geç

Çöl Gülü

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Çöl Gülü

Bölüm 1

Bölüm 1 - Çölde Bir Bebek

✨ İlk kurguma hoş geldiniz.

Hikâye yazmaya başlama sebebim aslında oldukça basit:

Hayatımın sıkıcı anlarını hayal kurarak geçirmeye fazlasıyla alışığım. Ve düşündüm ki... Zihnimde dönen bu yumağı neden bir şekilde yazıya dökmeyeyim?

Ortaya çıkan bu kurgu, binlerce olasılıktan sadece biri. En güzelini seçmek için çok uğraştım.

Umarım size bir şeyler hissettirebilirim. 🌿

1.Bölüm

Çölün en cömert yanı yaşlı güneşiydi.

Kum tepelerini ısıtan ışık, önce köyün taş duvarlarına, sonra kumdan örülmüş bir kulübenin içindeki yer minderi üzerine süzüldü. Onlu yaşlarının ortalarında, kırmızı saçlı bir kız, kilimin altında kıvrılmış halde yatıyordu. Beyaz teni sıcaktan pembeleşmişti; kaşınan topukları kilimi itekliyordu.

Uykusunun kıyısında bir tebessüm belirirken dışarıdan cılız bir ses duyuldu.

“Alara…”

Odanın girişindeki kırmızı perde hafifçe kımıldadı. Perdeyi aralayan küçük bir yaratık içeri girdi. Kilden yapılmış, insan kafasından biraz büyük turuncu bir kavanozdu bu. Çamurdan ve büyüden oluşan bedeni parlak ve canlıydı; kürdan inceliğindeki bacaklarıyla sendeleyerek yürüdü. Bir kuş gibi başını eğip kaldırarak, kızın yanına vardı.

“Alara… Uyan,” dedi.

Cılız bir dalı andıran elleriyle kızın omzunu sarstı. Ama kuvveti, bir beşiği bile sallayamazdı.

Kız homurdanarak başını kollarının arasına gömdü. Ellerinin çatlakları tozla doluydu; tırnaklarının kenarında kurumaya yüz tutmuş kül lekeleri vardı. Bedeni kalkmak istemiyordu ama ayakları yerinde duramıyordu.

Gözlerini yarım araladı. Güneş ışığı, odada asılı kalan toz zerrelerinde titreşiyordu. Bir süre onları izledi. Sonra saçlarını geriye atarak doğruldu.

Kavanoz hâlâ telaşlıydı.

“A-Alara. Çamaşırlar. Asılmalı! Yoksa anne kızar,” dedi.

Kavanozun sesi burnu tıkalı bir çocuğu andırıyordu; sanki kurumuş bir kuyunun içinden geliyordu.

Alara kıkırdadı. Zayıf yanaklarını gergin bir gülümseme çekti; elmacık kemikleri iyice belirginleşti. Kavanozun başına tıklattı.

“Merak etme Pato! Hepsini halledeceğiz.”

Yumruğunu havaya kaldırarak ciddi bir ses tonuyla,

“Bugün büyük gün, Pato! Kutlamalar başlamadan tüm işleri bitirmeliyiz,” dedi.

Gözlerinde hem yorgunluk hem umut parlıyordu.

Bu gece köy, gökyüzünde nadir görülen bir hizalanmayı kutlayacaktı. Misafirler gelecekti. Fenerler asılacak, sokaklar şarkılarla dolacak, havaya baharat kokusu yayılacaktı.

Alara üzerindeki kilimi kenara itti. Yavaşça doğrulurken bir an sendeledi. Gece boyunca kulübenin çatlaklarından giren soğuk rüzgâr, dizlerini kaskatı kesmişti. Çatlamış topuklarını taş zemine bastı.

Köşedeki dikim sepetine yürüdü. Kum ve toz kaplamış yamalı bir elbiseyi aldı. Kalın ipliklerle örülmüş, çuval bezinden dikilmişti. Sert kumaşlar, farklı dokularda yamalarla bir araya getirilmişti. Alara sabırla, eksik kalan birkaç parçayı sabah ışığında dikti.

Güneş, elbisenin sert liflerinde gezinirken, Alara’nın yıpranmış parmakları biraz uyuşmuş ama durmaya niyetli değildi.

Aylardır üzerinde çalıştığı elbiseyi festivalde giymek üzere katladı, dikkatle sepete yerleştirdi.

“Tamam Pato,” dedi. “Çamaşırlar bizi bekliyor!”

Yıkık kulübeden çıkan Alara, üvey ailesinin yaşadığı büyük evin avlusuna geçti. Yıkanmış kıyafetleri asmak için en uygun zaman sabahtı; öğle sıcağı kumaşları kavurur, ikindi rüzgârıysa hepsini tozla bulardı.

Alara, sepeti koluna sıkıştırarak arka avluya çıktı. Geceden kalan serinlik, Alara’nın çıplak ayaklarına dokunan iri taneli kumlarda hâlâ tazeydi. Güneş henüz yeni doğmuştu; gölgeler uzundu, taş yollar sessizdi. Alara gözlerini ovuştururken, Pato taşlara tak tuk vuran adım sesleriyle peşinden geldi.

Alara, sepeti yere bırakıp başını göğe kaldırdı. Gökyüzü çocuksu bir mavilikteydi—açık, pürüzsüz ve tarifsiz bir genişlikte. Kamaşan gözlerini kısarak yeniden eğildi; Pato’nun uzattığı (dizine anca ulaşıyordu) mandalları aldı, ipi gerginleştirdi.

Kıyafetleri tek tek çıkarmaya başladı: sert pamuklular, ağır ketenler… Derken parmaklarına daha hafif bir kumaş ilişti. Açık beyaz, incecik bir ipek elbise. Üvey kardeşi Sira’ya aitti. Üzerine gümüş iplikle yıldız desenleri işlenmişti; sırtından dökülen uzun şeritler avuçlarına dolandı. Işıkta neredeyse şeffaflaşan dokusu, parmaklarının arasından berrak bir su gibiydi.

Alara bir an duraksadı. Etrafı kolaçan etti. Üvey kardeşi Sira ve üvey annesi Zara henüz uyanmamıştı.

Parmak uçlarına yükselip elbiseyi göğsüne yasladı. Etrafında dönerken eteklerini savurdu. Sadece sabah—kimse yokken—örtmek zorunda olmadığı saçlarını savurdu.

“Bak şimdi, Pato,” dedi Alara, yumuşak bir gülümsemeyle. “İnsanlar sever miydi beni? Belki bir gün… benim de böyle bir elbisem olur.”

Pato başını kaldırdı, seramik yüzündeki çatlaklar belirginleşti.

“Ç-çok... güzel olurdu. P-prenses gibi!” dedi Pato.

Alara güldü. Düşüncelerini bir kenara bırakıp elbiseyi ipe astığı sırada sokağın bir ucundan kahkahalar yankılandı.

Alara irkildi. Başını çevirdi.

Sokağın ucunda bir grup çocuk görünmüştü. Üzerlerinde eski yamalı giysiler, ağızlarında kocaman sırıtışlar vardı.

“Bakın bakın kızıl cin prenses olmuş!” diye bağırdı. “Sen olsa olsa kazan karıştırırsın!” dedi başka bir çocuk.

Alara’nın yanakları kızarmıştı. Çektiği bir paçavrayla kırmızı saçlarını örttü. Gözlerini kaçırdı, sepetin başına döndü.

Alara’nın arkasına saklanan Pato,

“G-gidelim mi, Alara?” diye fısıldadı.

Sepette sadece iki parça kıyafet kalmıştı.

“Hayır,” dedi Alara. Başını salladı. “Bitireceğiz.”

Ama sesi incecikti. Belki de bu yüzden daha çok güldüler.

Çocuklardan biri yerden iri bir taş alıp kıyafetlere fırlattı. Taş, elbisenin etek ucuna çarptı.

Alara bir adım öne çıktı.

“Yapmayın! O benim değil!” Sesi panikle yükseldi.

Alara’nın tepkisini gören çocuklar daha fazla taş fırlatmaya başladı. Alara’nın tepkisini gören çocuklar daha fazla taş fırlatmaya başladı. Alara bedenini siper ettiği sırada strese girmiş olan Pato, bir köpek gibi öne atıldı.

“Git! Git burdan! Git!” diye bağırarak çocuklara doğru dört ayak üzerinde koştu. Ani çıkışı ve biçimsiz bedeniyle hastalıklı bir sıçan gibi görünmüştü.

Çocuklar bir an duraksadı. Üzerlerine koşan büyülü kavanozu gördüklerinde çığlık çığlığa kaçıştılar.

Pato, koşarken tökezleyip yere yuvarlandı. Birkaç çatlağa rağmen hâlâ sağlamdı.

Yerden kalkan Pato, yara bere içinde kalmış Alara’nın yanına geldi.

Aldığı darbelere aldırış etmeyen Alara, üzerindeki eski kıyafeti sündürerek,

“Festival için diktiğim elbiseyi giymemiştim…” dedi gülümsemeye çalışarak.

Birkaç damla gözyaşı döktü.

Ayağa kalktı.

Astığı elbiselerin üzerindeki kumlu izleri bezle silerken birden duraksadı. Yutkundu.

Gözleri yırtığa kilitlendi. Yıldızlı elbiseye isabet eden sivri bir taş, parmak boyutunda bir yarık oluşturmuştu. Parmaklarıyla kumaşı dikkatlice yokladı. O kadar inceydi ki nefes alsa parçalanacak gibiydi.

Yırtığı avuçlarının arasına aldı, eli refleksle dikiş sepetine gitti.

Ama çuval artıkları ve eski çarşaflardan kesilmiş yamalar, bu zarif kumaşı ancak daha da ucuz gösterebilirdi.

Bir an durdu, düşünür gibi. Sonra sol kulağına uzandı. Çocukluğundan beri taşıdığı kırmızı püsküllü küpeyi tuttu. Parlak kırmızısı, sabah ışığında canlı bir köz gibi parlıyordu.

Dizlerinin üzerine çöktü. Kopardığı bir tutam kırmızı ipi dikkatle iğneye bağladı, yırtığın kenarındaki açıklıktan geçirdi.

Titreyen elleriyle ipi kumaşın altından geçirdi—narin, neredeyse görünmez bir dikiş attı. Gözlerini kısarak işlediği desene baktı. Sonra parmakları yeniden harekete geçti. Kırmızı ip, küçük bir yıldız motifinden kıvrılarak çıktı. Yavaş yavaş elbisenin üzerinde süzüldü.

İpliği yıldızın ucundan aşağıya doğru uzatarak, ince çizgi daha işledi. Sanki kayan bir yıldızın geride bıraktığı izdi bu.

Yırtık artık saklanmaya çalışılmış bir kusur değil, elbisenin içindeki tek ve özel bir sır olmuştu.

Pato, çatlak adımlarla yaklaştı.

Alara, ellerini kucağında birleştirdi. Gözlerini dikişin üzerinde gezdirdi, sonra başını eğdi.

“Sira beğenirse… belki sorun olmaz,” dedi, neredeyse kendine konuşur gibi.

Bir an duraksadı. Başını çevirip taş eve baktı.

“Ama… annem görmemeli.”

Sesindeki titreme, göz kapaklarının biraz fazla uzun süre kapalı kalmasında, ellerinin kumaşı bırakmaya gönülsüzce çekilmesinde gizliydi.

Dikişi işaret etti.

Pato, çatlak seramik yüzüyle eğilerek,

“Çok… güzel olmuş,” dedi.

Alara gözlerini kaçırmadan dudaklarını kıpırdattı. Bir şey söylemedi ama omuzlarındaki gerginlik, usulca çözülmeye başladı.

“Tamam,” dedi, sesi rüzgâr gibi hafifti.

Çatlak bir kavanoz. Yamalı elbiseler giyen bir kız.

Güneşin altında, taş zemin boyunca biri kısa ve titrek, diğeri uzun ve sıska olan iki gölge yan yana uzadı.

“Hadi Pato, daha yemek hazırlayacağız.”

Bölüm Sonu

Okuduğunuz için teşekkürler

Not: Sonraki bölümler Wattpad ve Kitappad üzerinden yayımlanacaktır bu uygulama yorucu.

Bölüm sonu

1 yorum

  • 🌙Merhaba Sevgili Yazar Dostum, Seni köklerini wattpad, çizgi studio ve kitappad gibi ilham verici platformlardan oluşturan 🌟Parlak Yıldızlar Kütüphanesi🌟 adlı discord sunucumuza davet ediyoruz.✨ ⭐Sunucumuzda seni bekleyen şeyler: ~📚Yazarlar için destek ve eleştiri turları, kitap tanıtım kanalları, tur sonrası röportajlar ve nice ödüller. ~💌Sohbetin ve muhabbetin bol olduğu kanallar. ~🎰Çeşit çeşit ses, chat ve pc oyunları. ~🕯️Bilgi alabileceğiniz çeşit çeşit gündem kanalları. ~🏆Düzenli olarak gerçekleşen yarışmalar. ~🎉Eğlencenin zirve yaptığı etkinlikler. ~💎Huzuru ve düzeni sağlayan yetkililer. Sunucumuz yeni açıldı ve senin gibi değerli yazarlarla birlikte büyümek istiyoruz.✨ Gel, sen de bu kütüphanedeki bir yıldız ol ve gökyüzünü parlat. Katılmak için tek yapman gereken: 🔗 https://discord.gg/2u6VFzb4ZJ Yukarıdaki linke tıklamak. Sevgilerle, Nova Yıldızları Ekibi ☀️