Defne'nin hayatı, kötü kararlar konusunda ulusal bir başarı ödülü alabilecek seviyedeydi.
Yirmi altı yaşındaydı.
Üç ay önce nişanlısı tarafından terk edilmişti.
İki ay önce çalıştığı şirket batmıştı.
Bir ay önce ev sahibi kirayı iki katına çıkarmıştı.
Bir hafta önce de psikoloğu ona, "En azından sağlıklısın," demişti.
Ertesi gün apandisiti patladı.
Defne bazen evrenin ona özel bir abonelik sistemi kurduğunu düşünüyordu.
Aylık ödeme karşılığında düzenli felaket gönderiyorlardı.
O sabah hastaneden çıkmış, cebindeki son parayla simit almış ve martının biri simidi elinden çalmıştı.
Normal insanlar buna sinirlenirdi.
Defne sadece gökyüzüne bakıp,
"Devam et. Bugünlük programın bitmedi biliyorum." demişti.
Haklıydı.
Bitmemişti.
Çünkü aynı gün iş görüşmesine giderken ayağı rögar kapağına sıkıştı.
Kurtulmaya çalışırken çantası açıldı.
Dosyaları uçuştu.
Kahvesi üstüne döküldü.
Ve tam o sırada biri ona çarptı.
Adamın elindeki telefon yere düştü.
Ekran paramparça oldu.
Defne gözlerini kapattı.
"Tamam."
Adam kaşlarını kaldırdı.
"Tamam ne?"
"Öldür beni. Bu noktadan sonra mantıklı devam eden bir hikâye olamaz."
Adam gülmeye başladı.
Defne nefret etti.
Çünkü adam çok yakışıklıydı.
Ve Defne'nin deneyimlerine göre yakışıklı erkekler ya aptal oluyordu ya da felaket getiriyordu.
Bazen ikisi birden.
Adam telefonu yerden aldı.
"Sanırım bana yeni telefon borçlusun."
Defne cebindeki son yirmi lirayı çıkardı.
"Peşinat olarak bunu verebilirim."
Adam paraya baktı.
Sonra Defne'ye.
Sonra tekrar paraya.
"Bu hakaret mi?"
"Hayır. Finansal çöküş."
Adam ikinci kez güldü.
Defne'nin bilmediği şey ise bu adamın, birkaç ay sonra hayatını tamamen mahvedecek kişi olduğuydu.
İronik olan şu ki...
Bu kez ona âşık olarak.
