OKULUN İLK GÜNÜ
Şimdi... ilkokula başladığım gün. Millet sarayın, tahtın veliahtı gibi hazırlanır ya, bizde öyle tören falan yok. Abim götürüyor beni. Kendisi devasa adam yani, üçüncü sınıfa gidiyor. ÜÇ. Düşünün, adam üçüncü sınıf, bana göre Okulun Müdürü.
Neyse, okulun kapısına geldik. Kocaman bir bina, merdivenler, beton yığını. Benim kafada okul dediğin evin biraz daha büyüğü.
Kapıdan girer girmez ayakkabılarımı çıkarmaya başladım. Çünkü içeride halı var zannediyorum.
Ben sanıyorum ki sınıfların zemini Hereke ipeği, öğretmen “hoş geldiniz” diye lokum ikram ediyor.
Abim arkamda. Bir an durdu, bi baktı. Sonra kıçıma bir tekme çekti.. “Napıyorsun lan?” dedi gülerek. Ben de saf saf, “Abi halıya ayakkabıyla mı basacağız?” diyorum.
“Salak, içeride halı yok, sıra var” dedi.
Tamam, dedim. Ama sıra nedir, onu da bilmiyorum. Ben sırayı sadece berberde beklerken görüyorum, oturulan bir şey olduğunu o gün öğrendim.
Abim beni bir kapının önüne bıraktı. “Burası senin sınıfın” dedi. Ulan sınıf ne? Onu da bilmiyorum ki. Abim kapının önünde bıraktı gitti beni.
Kapının kolu tam benim kafa hizamda. zar zor açtım kapıyı.
İçeri baktım. Bir sahne düşünün: Bütün çocuklar hüngür hüngür ağlıyor. “Anneeee, annemmm!” diye inliyor hepsi.
Benim içimden geçen cümle aynen şu:
“Sebo, yanlış geldin oğlum. Burası Annesi Ölenlerin Sınıfı.”
Tam geri çıkacakken, Kurtlar Vadisi’ndeki Çakır gibi bir tip. Adı Mithat. Piç, tam süzme bir oç. içinden kötülük akıyor. Yanıma geldi, direk enseme yapıştı: “Ulan sizin evde kapı yok mu? Kapıyı çalarak girsene!”
Çekti beni koridora, ittirip kapıyı üstüme kapattı. O an düşünüyorum: Kapı çalmak ne demek? Benim bildiğim tek “çalmak”, hırsızlık. O genetik bilgi bende doğuştan var, çünkü Atalar bu konuda dünyaya nam salmış, biliyorsunuz..
Bekliyorum salak gibi. Acaba bu okulda kapı mı çalacağız? Yani okuldan çıkarken bir de kapıyı söküp götüreceğiz herhalde. başka nasıl çalacaz ki?
Piç Mithat kapıyı açtı. Elini yumruk yaptı, kapıya vurdu. “Tak tak tak! Böyle yapacaksın, ben ‘gel’ dersem gireceksin ulan!” dedi.
İşte o an, hayatımdaki ilk kapı tıklatma eylemidir. Sana soruyorum, bu yazıyı okuyan arkadaşım: Sen, ilk kapıyı nerede tıklattığını hatırlıyor musun?
Hatırlamıyorsun. Ben hatırlıyorum. O kadar da farkımız olsun. bunun için ödül verilen bir yer filan varsa, bilgim olsun..
Neyse, çaldım kapıyı, kulağımı dayadım. İçeriden ‘Gel’ komutunu bekliyorum.
Ses geldi: “Geeeel!”
İçeri girdim. Herkes hâlâ ağlıyor.
Dedim ki içimden: “Bu Piç Mithat iki dakikada bana neler yaşattı. Bu çocukların içinden geçmiş besbelli. Kim bilir bunlara neler yaptı, hepsini harcamış. Sırada ben varım galiba.”
Hemen risk analizi yaptım. Gözden uzak bir yere kaybolmalıyım dedim. Rotayı en arkadaki mevsim panosuna kırdım. Askılıkların oralara doğru.
Ayaktayım durup Kendimi, omuzumla duvara yan yasladım, kollarımı bağladım göğüsümde. bir ayağımı diğerinin önüne attım dizimi hafif kırdım, sınıftaki kızlara artistik bir poz veriyorum. Bakışlarım şunu söylüyor: “Ağlayan bu erkeklere bak, bunlarda erkek mi MK, erkek dediğin Sebo gibi olur.”
Tabi Sebo, 10 dakikada götüne tekme, ensesine şaplak yemiş, o kısım önemli değil.
Piç Mithat seslendi: “Efeee, gel buraya.” Sıyıramadım kendimi lavuktan. Adımı sordu. “Sebo” dedim. “Sebo diye isim olmaz” dedi. “Sebahattin” dedim. “Soyadın ne?” dedi.
Dur. Soyadı ne?
Hayatımda ilk kez duyuyorum bu “soyadı” mevzusunu. Ben sanıyorum ki herkesin bir tane ismi var, gerisi lakap. Aklıma gelmedi diyorum, “bilmiyorum” dersem rezil olacam diye hissediyorum.
Ama şeytan tüyü var bende. Bekleyip diğer çocukların ne dediğine bakıcam.
Milleti tek tek kaldırıp soruyor. Biri KAYA dedi, öteki ÇELİK, TAŞ, DEMİR, TOPRAK...
sanki sınıfta değiliz, inşaat şantiyesindeyiz.
Bir beton mikseri eksik.. o da ben olacaktım herhalde.
O an süper zekam devreye girdi. Dedim ki, bu soyadı denen olay sert bir şey olmalı. Sert olan güçlüdür.. Madem hepsi taş, demir, çelik; ben de en iyisini söyleyeyim.
Atladım araya girdim: “Öğretmenim buldum! Benim soyadım DEMİR!”
En çok Demir’i beğendim. Karizma yani. Sebahattin Demir. Kurtlar Vadisi’nde yeni karakter.
Mithat elindeki listeye baktı, sonra bana döndü. O bakışı unutmuyorum. Dudağının kenarı kıvrıldı. hafif taşak geçme sırıtmasıydı...
Ve benim travmam oldu o sırıtış..
Ve o tarihi cümle döküldü dudaklarından: “SEBAHATTİN DALAK.”
ŞOK. O an yer yarılsa içine girerim. Meğer benim soyadım Dalak’mış. Organ adı. İç organ. Vücudun filtresi. İlk soyadımı duyduğum o kara gün...
meğer sınıfta, tek Sebahattin benmişim.
Zaten Belli listede soyadım, niye soruyorsun di mi?
Piç Mithat, çaktı elinin tersini suratıma. “Niye Yalan Söylüyorsun” diye. soyadımdan sonra ikinci kez Rezil olduk kızlara, erkekleri siktir et.
“Abime söylicem seni” dedim. Abim gözümde dev, dünyanın en güçlü adamı. Gittim abime anlattım. Abim racon kesecek diyorum, yıkılan gururmu onarıcak diyorum içimden..,
gitti Piç Mithat’ın yanına. “Sen benim kardeşime nasıl vurursun!” dedi. Piç Mithat döndü, “İşte böyle” dedi, bir tane de abime çekti. Kardeş payı yaptı..
Okul bitti, eve döndük. İlk günden okuldan soğudum. Dedim ki, burası okul değil, resmî işkence merkezi. Haftanın beş günü dayak yediğin, soyadının DALAK olduğunu öğrendiğin, kapı çalmayı hırsızlıktan ayırt etmeye çalıştığın bir yer.
Sonra diyorlar ki, “Sebo niye okumadın?” Benim okul hayatım işte o gün bitti. O gün dedim ki, bu koca adamlardan dayak yiyeceğime, sokakta yaşıtlarımla adatletli vuruşuruz.. bu okul benlik değil, içimde yok okumak..
Gittim, hurdacı oldum. okulda bana ilham veren tek bilgi, arkadaşların soyisimleri oldu..
Demir, çelik, bakır, alüminyum derken, bende hurdacılık vizyonu oluşturdu.
Ve en önemlisi, hurdada kimse bana “soyadını söyle” demiyor. Çünkü orada soyadın hep “Ağabey”.