“Yaşadığı zorluklara rağmen direnen ama yine de kaybeden herkese…”
6 Temmuz 2024
Dudağıma koyu renk ruj sürüp siyah uzun saçımı ceketimin içinden kurtardım. Rimel sürdüğüm kirpiklerimin altında kalan kömür karası siyah gözlerim, intikam ateşiyle yanıyordu. Siyah, uzun eteğimin altında her zamanki gibi küçük çakı taşıyordum. Eteğimle uyumlu renkteki askılı bluzumun üstünde bulunan altın kolye “Ben buradayım!” dercesine parlıyordu.
Masanın üzerinde bulunan oda kartını alıp kapının önüne geldim. Kartı, kapının kilidine doğru tuttum. Dıt dıt diye ötünce kapıyı açıp odamdan dışarı çıktım.
İsmim, Alena. Alena Arslan. 24 yaşıma gireceğim ve iç mimarlık mezunuyum. Şu an çok açtım, bu yüzden otelin yemekhanesine gidecektim arkadaşlarımla.
Odadan çıktığımda, “Hey! Alena!” diye ses duydum. Sesi işitir işitmez hızla arkamı döndüm. Siyah sandaletlerim dönerken tökezlememe neden olmuştu ama neyse ki dengemi sağlamıştım.
“Aşağı mı iniyorsun?” Alaycı sesi canımı yaksa da dudağımın kenarının kıvrılmasına neden oldu.
Başımı salladım. “Evet?”
Üzerine giydiği beyaz bluzun yakasını düzeltti. Altında kot şort vardı. Beyaz spor ayakkabıları sürekli ileri geri gidiyor, acelesi varmış gibi davranıyordu. Bugün bir değişiklik yaparak sarı saçını salmıştı. Yeşil gözleriyse bana delice bakıyordu.
Kahkaha atıp, “İntikam alacağını biliyorum,” dedi. “Ama buna izin vermeyeceğim.”
Tekdüze bir bakış attım. Bıkkınlıkla, “Neden işini gücünü bırakıp benimle uğraşıyorsun?” diye sordum. “Git işine bak, Açelya.”
Yanıma gelirken, “Çünkü işsizim,” dedi.
Gözlerimi devirdim ama ondan daha önde olduğum için görmedi. Bu kız gerçekten deliydi. Aynı zamanda işsiz ve milletin ne yaptığıyla ilgilenen.
Merdivenden adımımı attığımda, “Yemekhane nerede?” diye sordu Açelya. Ona dönüp, “Hala yerini bilmiyor musun?” diye sordum. İşte şimdi şeytani fikirler aklımı kurcalamaya başlamıştı.
“Hayır,” diye cevap verdi.
“O halde takip et beni.”
“Peki.”
Salak Açelya, hemen de kandı. Merdivenlerden aşağı indik. Ancak yemekhane, zemin katın bir alt katında, yani eksi birinci katındaydı. Zemin katı da geçtik, alt katına geldik. Yemekhaneye girmeden önce kocaman bir giriş kapısı vardı. Beyaz renkli ve duvarın açıkta bıraktığı yerleri kapatıyordu. Açelya'nın sağına geçip her ne kadar hoşlanmasam da sol kolumu omzuna attım. Sağ kolumu kaldırarak da yemekhaneyi kapatmaya çalıştım ve ilerimizdeki merdiveni işaret ederek dikkatinin dağılmasını sağladım. “Gel, şuradan gidelim,” başını salladı sadece.
Yemekhane eksi birinci katta olmasına rağmen ben Açelya'yı daha aşağı indiriyordum.
Aşağı katlar kullanılmadığı için ıssız ve karanlıktı. Genellikle otelde kullanılmayan ve artık olan eşyaları koydukları depo alanları vardı. Pek ışık yoktu ama duvarlarda küçük gece lambaları vardı. Meşaleye benzeyen minik lambalar etrafı az çok aydınlatıyordu.
Açelya, “Bu kadar aşağıda mıydı?” diye sordu korkuyla.
Muzipçe sırıttım. “Yerini bilmiyorum deyip bana güvenmen ve sonrasında fazla aşağıda olup olmadığını sorman ve anlaman garip değil mi?”
Sonrasında ileriyi işaret ettim. “Şu kapıdan sonra hedefimize ulaşıyoruz.”
Şu anda tam karşımızda yemekhanenin kapısına benzeyen, geniş giriş kapısı vardı. Dün gece uyku tutmadığı için tüm katları gezmiştim. Tek tek zihnime kazımış, eğer kapı varsa renklerini bile ezberlemiştim telefon flaşıyla.
Kapıya ulaştığımızda, “Ee, hani nerede yemekhane?” diye soran Açelya, duvarları inceliyordu. Ben zaten dün baktığım için inceleme zahmetine girmedim.
Geriye gidip arkamda kalan kapıyı sertçe kapattım. Derin ve sinirli bir nefes alıp üzerine doğru yürüdüm. Dibine geldiğimde iki elimi omzuna bastırıp onu duvara doğru ittim. Zaten duvardaki tabloları incelerken duvara yakındı. Çok mesafe kat etmemiştik.
Kafası sertçe duvara çarptığında korkuyla bana baktı. İsmim, dudaklarının arasında korkuyla döküldü: “Alena...”
İçimdeki intikam hırsı öfkeye dönüştü. “Sen!” diye hırladım. “Sen ne hakla Erdenay'la bana şaka hazırlarsınız!”
“Alena!” dedi ama umursamadım. Daha da duvara bastırdım. Sonra, sol omzundaki elim boynuna gitti. Boynunu sıktığımda derin nefesleri kesildi. Yarım yamalak nefes almaya başladı.
Asla kimseyi kenara sıkıştırıp boğmazdım ama hak ettiyse de hakkını verirdim.
Siyah renk oje sürdüğüm tırnaklarımı da boğazına geçirdim. Böylelikle daha çok sıkmış ve canını acıtmış oldum. Gözleri arkaya doğru kayıyor, dilini ve başını yukarı kaldırarak nefes almaya çalışıyordu. “Bir daha,” diye tısladım. “Aldatma şakası hazırlarsanız,” boğazını daha çok sıktım. “Seni ve onu öldürürüm.”
Korkuyla yarım yamalak başını salladı, göz kırptı. Ama boğazını bırakmadım. “Eğer bunu bir kişiye bile söylersen...” Boğazını bıraktım. Direkt eğilip boğazını okşayarak öksürmeye başladı. Hatta dayanamadı ve yere çöktü. Uzun sarı saçları önüne geldiği için yüzünü göremiyordum ama acı çektiği belliydi. Şiddetli öksürükleri odanın içinde yankılanıyordu.
“İşte o zaman yine öldürürüm.” diyerek yarım kalan cümlemi tamamladım.
Hemen Açelya'dan uzaklaşıp kapıyı açtım ve kaçtım. Merdivenlerden yukarı çıkarken gözlerim yanıyordu ve bu, ağlayacağıma işaretti. Hızlı hızlı merdivenlerden çıkıp eksi birinci kata geldim. Yemekhanenin kapısının yanında bulunan tuvaletlerden kadınlar tuvaletine girdim.
Lavabonun önüne geldim. Aynadan kendime bakınca dolmuş gözlerimi gördüm. Ağlamamak için dudaklarımı ısırdım. Yukarı bakarak göz yaşlarımı geldiği yere göndermeye çalıştım.
Yavaş yavaş geri giderlerken hızla çeşmeyi açtım. Açtıktan sonra yüzüme birkaç kez soğuk su çarptım. Yetmedi, biraz daha su çarptım yüzüme.
Nefes nefese aynaya doğru baktım. Gördüklerimden dolayı sertçe yutkundum. Berbat haldeydim. Saçım başım dağılmıştı ve dipleri hafif ıslanmıştı. Rimelim, her ne kadar suya dayanaklı olsa da az çok gözümün etrafına yayılmıştı. Rujumun bir tarafı çeneme bulaşmıştı.
Tuvalet kabinlerin birisine girip peçete çaldım. Çaldığım peçeteyle aynanın önüne geldim. Birkaç yaprak almıştım. İki tanesini kopardım. Akmış rimelimi temizlemek için hafifçe peçeteyi ıslattım. Gözümün altına, üstüne, göz pınarlarıma, kenarlarına... Her yere nemli peçeteyi sürttüm. Peçeteye bulaşan grilikler, temizlendiğimi gösteriyordu. Sonra peçeteden başka bir yaprak kopardım. Onu da hafifçe ıslatarak taşan rujumu temizledim. Sadece taşan yerleri değil, kalan yerleri temizleyerek de tüm dudağımı simetri şekline getirdim.
Rujlu ve rimelli kirli peçeteleri çöpe atıp lavabodan çıktım.
Lavabodan çıktıktan sonra yemekhaneye gittim. Kapıyı ittirip içeri girdiğimde tam karşımda bizimkilerin geniş bir masada oturduğunu gördüm.
Yanlarına ilerledim. Üç tane yemek masasını birleştirip bir sürü sandalye koymuşlardı ve birkaç tanesi boştu. Boş olan sandalyelerden birisi de Erdenay'ın yanındaki sandalyeydi. Bilerek ona oturdum.
“Selam,” dedim masadaki kadroyu incelerken. Bazı kişiler normal sesle, diğerleri de kısık sesle, “Selam,” dediler. Erdenay'ın önündeki menüyü çekip aldım. Davranışlarımı dozunda imalı tutmaya çalışıyordum. Menüyü incelerken gözüme hamburger çarptı. Diğer seçeneklere bakmadan direkt kararımı vermiştim.
Masanın en uç noktalarında oturan Beyza, “Günaydın,” dedi kestane rengi saçını kulağının arkasına sıkıştırarak.
Soğuk sesle, “Günaydın,” diye karşılık verdiğimde karşımdaki Beyza'ya bakıyordum. “Günaydın, Beyza.”
“Ne yemeği düşünüyorsun?” İki elini de çenesinin altına koyup gülümsedi. “Hayır, sadece merakımdan soruyorum, yanlış anlama."
Önüme doğru hücum etmeye başlayan saçlarımı usulca geriye doğru savurdum. Bu soruyu sorduğunda göz bebeklerim neredeyse dönmekten göz yuvalarından düşecekti. “Hamburger,” diye cevap verdim. “Hamburger yiyeceğim.”
Cevabımı söylediğimde Erdenay, “Sabah sabah hamburger mi yiyeceksin?” diye sordu şaşkınlıkla. Garip bir bakış atıp elimdeki menüyü sertçe önüne ittim. Açelya'yla bana saçma sapan bir şaka yapmışlardı ve bu beni kırmıştı. Trip atmazdım genellikle ama bu kadarı da fazlaydı. Aldatmak ve aldatılmak kırmızı çizgimdi.
“İstediğimi yerim,” dedim onun dışında her yere bakarak. “Hem, neden seni ilgilendiriyor?”
Öksürdü. “Yani... Merakımdan sordum. Rahatsız oluyorsan...”
“Rahatsız oluyorsam?” diyerek devamını getirmesine sert bir sesle izin vermedim. “Rahatsız oluyorsam ne? Ne yapacaksın? Bir daha sormayacak mısın? Bir daha karışmayacak mısın? Lütfen, öyle yapacağını söyle.”
Şaşkınca bana baktığını gördüğümde göz devirdim. “N-Ne,” diye kekeledi. “Ne demek istiyorsun? Tamam, bir daha sormam.” Kırgın bakışlarını üzerimden çekti.
Kırgın olsun olmasın, ben ona kırgındım. Bana hazırladıkları şaka, şaka değildi. Sıradan bir şaka değildi ki onu affedebileyim. Hiç de normal değildi yaptıkları. Kırıcıydı söyledikleri. 1 Nisan şakasından da beterdi benim için. Onu affedecek miyim, bilmiyordum. Emin değildim.
Büyük ihtimalle hayır, affetmeyecektim.
Önceki Gün
5 Temmuz 2024
Dudağıma bordo rengi bir ruj sürüp kapağı kapattım ve tam karşımdaki aynaya baktım. Üzerime ufak göğüs dekolteli, siyah, V yaka bluz giymiştim. İnce askılıydı ve omuzlarımı açıkta bırakıyordu. Altımda, siyah kot şort vardı. Ayağımdaysa her zamanki gibi siyah sandaletlerim vardı. Son olarak siyah, zincirli çantamı alıp odadan çıktım.
Kapıyı kapattım çıkar çıkmaz. Hemen çantamdan telefonumu çıkarttım ve Erdenay'ı aradım.
Birkaç dakika geçti ama açmadı. Meşgul de almamıştı. Ne oldu da açmadı, merak etmiştim doğrusu. Hemen WhatsApp'a girip son görülmesine baktım. Bir saat önceydi. Sertçe yutkunup telefonumu çantama geri attım.
Erdenay'ın odası, benden bir alt kattaydı. Adımlarımı hızlandırarak merdivenlerden aşağı indim. Yine aynı şey olmuştu işte! İçime kurt düşmüştü. Bu kurt, ne zaman birisi telefonumu açmasa, mesajlarıma birkaç saatten fazla cevap vermezse, dışarı çıkarsa ve uzun süre geri gelmezse düşerdi içime. Bir keresinde en yakın arkadaşlarımdan biri olan Duru, 122 mesajıma ve 234 aramama cevap vermediği için ortalığı ayağa kaldırmıştım. Sonuç: Telefonunu yanlışlıkla, sebepsiz yere telefonunu rahatsız etme butonuna almıştı. Ki kendisi asla telefonunu rahatsız etme butonuna almazdı. Mesajlarıma ve aramalarıma cevap vermeyince ortalığı ayağa kaldırıp ta evine kadar gitmiştim. Ortalığı ayağa kaldırmıştım derken, tüm arkadaşlarımı ve arkadaşlarını aramıştım. Duru'dan en son ne zaman haber aldıklarını, en son ne zaman görüştüklerini, en son ne yaptıklarını teker teker sormuştum ve onları sorguda hissettirmiştim.
Aşağıya inerken adımlarım korku ve stres doluydu. Bir şey olmadığının farkındaydım ama korkuyordum. Adımlarımı yavaşlattım, kapısının yakınlarındaydım. Ancak gariplik vardı. Kapısı tam kapalı değildi. Hafif aralık vardı. Şaşkınlıktan kocaman açılan gözlerimi yok sayıp kapıyı hafifçe ittirdim. Daha da açıldı. Sonra cesaret topladım ve kapıyı tamamen açıp içeri girdim.
İçeri girmeden kapıyı hafifçe tekrar kapattım. İlerledikçe adımlarım heyecanlanıyordu. Tek oda vardı. Giriştekinde koltuk, masa, sehpa, televizyon, kısacası her şey varken diğer odası yatak odasıydı aslında. Çift kişilik tek yatak ve dolap vardı onda da. Ve ben, şu an, yatak odasına doğru ilerliyordum.
Ancak ben ilerledikçe bir şeyler garipleşiyordu. İçeriden kıkırdamalar ve fısıldaşmalar geliyor ve daha da garibi, iki sesi de tanıyor olmamdı. Kapının önüne geldim ve kapalı kapıyı tıklattım. “Erdenay?”
İçerideki fısıldamalar kesildi. Kaşlarımı çattım. Tekrardan kapıyı tıklatırken, “Erdenay? Orada mısın?” diye sordum. Ses gelmedi yine. “Bak, açıyorum kapıyı,” diye uyarı yaptım. Ses gelmeyince kapı kulunu indirip kapıyı açtım.
Kapının açılmasıyla gördüklerim yüzünden başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bir anda sırtımda bir acı hissettim, bıçaklanma acısı. Gördüklerimden dolayı gözlerim irice açılmış ve adrenalin seviyem tavana çıkmıştı. Kalbim, olanlardan dolayı büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı.
Dizlerimin titremesine engel olamadım. Ben yere düşmesem bile porselen kalbim yere düşüp paramparça olmuştu. Titreyen elimi ağzıma götürüp hayal kırıklığıyla karşımdakilere baktım.
Erdenay, duvara yasladığı mini etekli Açelya'yı bırakıp yanıma doğru geldi. “Alena!” dedi telaşla. “Göründüğü gibi değil aşkım, valla açıklayabilirim.”
Elimi ona doğru uzatıp dur işareti yaptım. “Yaklaşma!” diye bağırdım. “Dur olduğun yerde! Pislik!” Dişlerimi sıktığımda çenem sinirden seğirmeye başlamıştı. “Sen,” dişlerimi daha çok sıktım, “nasıl,” kelimeler ağzımdan zorla çıkıyordu, “beni... Beni aldatırsın! Yüzsüz! Yaklaşma!”
Olduğu yerde kaldı. Ağzı açık kalmıştı. Elimi indirip tekrardan bağırdım: “Sen nasıl beni aldatırsın Erdenay! Ha, söyle!”
Erdenay, “A-Aşk-ım, Alena...” dedi ama devamını getiremedi çünkü Açelya, “Seni artık sevmediğini, artık seninle beraber olamayacağını söyledi, tatlım. Bundan sonra artık benimle.” diye sözünü kesmişti.
Yaşadıklarımdan dolayı şoktaydım. Beş yıllık sevgilim ve birkaç yıllık arkadaşım bana komplo kurup nasıl aldatırlardı? Bunu bana nasıl yaparlardı? Erdenay'la ilk beraberliğimiz geçen sene olmuştu. Koskoca bir yıllık bir emek vardı ve beni bir arkadaşımla aldatmışlardı. Üstelik, arkadaşım da buna dünden razı gözüküyordu.
“Bana baksana,” diye sert bir sesle Açelya'ya baktım. Yüzünde anlamadığım bir kinaye bir alay vardı. Sanki gülmemek için kendisini zor tutuyordu. “Efendim?” dedi sırıtışını engellemek için dudaklarını bastırırken.
“Sen-” dememe kalmadan kahkahayı bastı Açelya. Ardından, Erdenay da kahkaha atmaya başladı. Yüzümdeki sinirli ifade yavaş yavaş silinirken anlamsızca ikisine bakıyordum. İkisi de deli gibi gülüyor, odada gür kahkahaları yankılanıyordu.
“Ne oluyor şu an?” Sesimin sert çıkmasına özen göstermiştim. “Neye gülüyorsunuz?” Kaşlarımı iyice çattım.
Açelya, gülüşlerinin arasından, “İnandın mı?” diye sordu. Gülmekten gözleri kısılmış, bir eliyle karnını tutmuş ve diğer eliyle de yanındaki yataktan destek alıyordu. Erdenay da ona katıla katıla gülüyor, gülmekten gözlerini açamıyordu. “Şa-ka, ş-şakaydı... İ-İnandın mı?” Açelya kahkahalarının arasından zar zor söylediklerinden dolayı zinciri çoktan omuzlarımdan düşmüş ve kollarımda kalan çantam, yere düştü.
“S-Siz...” Şaşkınlıktan konuşamıyordum bile. “S-Siz bana...” Gerçeklerin farkına gerçekten vardığımda yine ve yine, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Altımdaki zemin buzdu, ben de ona basarken ayağım kaymıştı ve düşmüştüm. Dizlerim ve kalbim, düşmenin etkisiyle acıyordu. Sadece bir şakayla bana zarar vermişlerdi.
Olanlardan sonra içimde bir an cesaret, özgüven ve güçlülük kırıntısı oluştu. Ama hayır, abuk subuk bir şakanın beni güçsüz düşürmesine izin veremezdim. Her ne kadar çok sevdiğim erkek arkadaşım beni aldatmış olsa da bu beni yıldıramazdı. En yakın arkadaşım ve sevgilim bana şaka hazırlamışlardı ve ben bu yüzden, ağlamaktan dolayı, güzelliğimden ödün verecektim? Hah! Tabii efendim. Belki beni üzmüşlerdi ama bunun ileri seviyeye gitmesine izin veremezdim. Gelen o özgüvenle duruşumu dikleştirdim, hemen yere düşen çantamı aldım. Yere düşen dizlerimi ovaladım. Belki kalbime bir şey yapamadım ama olsun, o da düzelirdi.
Sinirli bir nefes verdim dışarı. Sinirle Erdenay'a baktım. Açelya'yı tanıştığımdan beri hiç sevmemiştim. Kendini üstün gören kibirlinin tekiydi. Hadi, Açelya yapmak istedi, Erdenay buna nasıl müsaade etti? Ona yaklaştım. Açelya, merakla bizi izlerken Erdenay'ın sol yanağına okkalı bir tokat attım.
Yaşadığım olayın etkisinden hala da çıkamamışken Açelya ağzını kocaman açmıştı. Bense duruşumu bozmadan ifadesizce Erdenay'a bakıyordum. “Demek aldatma şakası ha?” Psikopatça güldüm. “Bir daha olmasın.” Gülen suratımı tekrardan eskiye, sert haline döndürdüm.
Odadan ayrılmadan önce son kez Açelya'ya baktım. “Seni ve Erdenay'ı asla affetmeyeceğim. Yaptığınız şey şaka değildi.”
İç çekerek kapıyı sertçe ittirdim ve dış kapıya geldiğimde elim titredi. Buraya endişeyle gelmiş ve hayal kırıklığıyla geri dönüyordum. Aralıklı kapıyı ittirdim, çıktım ve kapıyı yavaşça kapattım. Aslında sert kapatırdım ama oteldeki insanları rahatsız ettirmek istememiştim.
Merdivenlerden inerken mümkün olduğunca yavaş ve sakin olmaya çalışıyordum ancak yürümekten çıkaramadığım öfkem dişlerime ve çeneme de yansıyordu. Kaşlarımı çatıyor, ellerimi yumruk haline getiriyordum; ellerim ağrımaya başlamıştı. Dişlerimi öyle bir sıkıyordum ki çenem kırılacaktı sanki.
Ancak öfkenin yanında bir de hayal kırıklığı ve hüzün vardı. İhanete uğramış gibi hissediyordum kendimi. Arkamdan bıçaklanmış gibi. Sanki ben Erdenay'ın önündeydim, Açelya ise arkamdaydı. Erdenay bana sevgi gösterisi yaparken ben farkında olmadan Açelya elindeki bıçağı sırtımda gezdiriyordu. Daha sonrasında birden bıçağı sırtıma saplamıştı. Erdenay ise buna göz yummuştu. Göz göre göre kız arkadaşının bıçaklanmasına göz yummuştu. Canımın acıyacağını bile bile.
6 Temmuz 2024
“Buyurun, afiyet olsun. Başka bir isteğiniz var mı?” Garsonun sesiyle irkilince yanımdaki Erdenay bana kısa bir bakış attı. Sonra bakışlarını kaçırdı. Öksürdüm. “Yok. Teşekkürler.”
Garson gülümseyip geri gitti. Şöyle bir masaya baktığımda herkes iştahla yemeğine başlamıştı. Oysa benim uzun zaman sonra, ilk defa iştahım yoktu. Normalde yemek yemeyi aşırı severdim. Eğer günlük yürüyüşe çıkmasam şu an obezite olmuştum bile. ‘Yaşamak için mi yiyorsun yoksa yemek için mi yaşıyorsun?’ diye sorsalar kesinlikle ‘Yemek için yaşıyorum,’ derdim. Her gün en az üç öğün, en fazla da altı öğün yerdim. Haftada birkaç kez spor salonuna gidiyor; koşu bandına biniyor, halter kaldırıyordum. Her günse en az bir saatlik yürüyüş yapıyordum neyse ki.
Şimdiyse garip gelmişti iştahımın olmaması. Her zaman iki tabak iskenderi rahatlıkla gömen kız nasıl olur da şimdi iştahı kaçmıştı? Derin bir nefes alıp elime hamburgeri aldım ve yemeğe çalıştım. İlk ısırığımı aldığımda ağzımda yayılan o lezzetli his, iştahımı yerine getirmeye başlamıştı. Gülümseyerek ikinci ısırığımı aldım.
Herkes yemeğini bitirmiş, erkekler çay içme kısmına geçmiş ve kızlar da dedikodu yapıyordu. Bense tam karşımdaki pencereden yansıyan güneş ışıklarına, havada uçan kuşlara, tatlı tatlı esen rüzgarın etkisiyle sallanan ağaçlara hafifçe tebessüm ederek bakıyordum. Hepsi bana huzur verse de içimde şu an anlamadığım bir sıkıntı vardı. Kalbim, esen rüzgârın verdiği huzurla atarken beynim rahat duramıyordu adeta. Sırtımdaki bıçak yarası hala dururken içimdeki sıkıntı gitgide büyüyordu. Derin bir iç çektim. Ancak tebessümümü bozmadım. “Keşke,” diye fısıldadım birden. “Keşke insanlar güvenilir olsa. Kimse kimseyi sırtından bıçaklamasa. Yüzüne gülüp arkasından öfkelenmese. Bu kadar dedikodu yapılmasa. Bir eş, eşini aldatmasa, namuslu olsa. İnsanlar bu kadar bencil olmasa keşke. Daha mı fedakâr olsa? Ya da daha doğal? İnsanlar sevmediği kişilere karşı neden bu kadar yapmacık davranıyor ki? Peki, başkalarının acısıyla neden dalga geçiyorlar veya derdiyle?” Kendi kendime sessizce konuşurken gözlerim kendiliğinden kapanmıştı.
O an kendimce düşündüm. Neden insanlar güvenilir olmuyordu diye. Niye hırsızlık yapıyorlar, insanları sırtından bıçaklıyorlar? Üstelik korkmadan ve acımadan. Küçük bir çocuk doğduğunda çok masumken, böceği öldürmekten ve ağacın yaprağını bile koparmaktan çekinirken büyüyünce acımasız ve azılı bir katil oluyorlardı. Ceplerinde eşlerine hediye edeceği papatyalar değil de silahlar taşıyorlardı. Büyürken çevresinden gördüğü zarardan dolayı içlerinde öfke oluşuyor ve büyünce de öfkelerini başkalarının canına kıyarak çıkartıyorlardı. Masum bir çocuğun tertemiz kalbini kirletiyorlardı.
Bir eş neden eşini aldatırdı? Eğer sevmiyorsa ayrılsa ya. Neden aldatıp günaha ve depresyona giriyorlar ki? Namusundan ödün vererek isimleri kirletiyorlardı sadece. Ahlaksızlıktan başka bir şey değildi.
İnsanlar aşırı bencildi. Hiç olamayacağı kadar hem de. Sırf kendi çıkarları için arkadaşlarını satıyorlar, eşlerini aldatıyorlar, hırsızlık yapıyorlar hatta daha da ileri seviyeye gidip başkalarının canından olmalarını sağlıyorlardı. Fedakâr olsalar ölecekler miydi sanki?
Tam düşüncelerimin ortasındayken, “Alena,” diye ses duydum. Başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde Erdenay'ın bana seslendiğini anladım. Suratım ifadeden arınmış bir şekilde Erdenay'a bakarken mavi ve pişman gözleri siyah gözlerime bakıyordu. Tekdüze bir yüzle bakmaya devam ettim.
“Alena,” dedi yeniden, sesi pişmanlıkla harmanlanıyordu. Ama umursamadım. “Biraz yalnız kalabilir miyiz? Konuşmamız gerek.”
Ters bir bakış atarak, “Konuşmak mı? Neyi konuşacağız, Erdenay Bey?” diye sordum. Sesim biraz sert çıkmıştı. “He, söyle! Neyi konuşmak istiyorsun? Neden bana o şakayı yaptığını mı?” İyice öfkelenmiştim.
Adamın sabır seviyesi yüksek olmalı ki bakışları değişmeye başlasa bile hala tam olarak sinirlenmemişti. “Lütfen, Alena.”
Sinirli bir nefes aldım. “Peki, Erdenay.”
Sandalyeden kalktığı an ben de öfkeyle kalktım. Bir yere gitti ama nereye gittiğini bilmiyordum. Bu yüzden onu takip ettim.
Yemekhaneden çıktık. Beni aşağı katlara götürdü. Merdivenlerden indik. Beni eksi birinci kata getirdi. Açelya'yı sıkıştırdığım yere.
“Geç,” dedi elini uzatarak. Gözlerimi devirdim. “İzin verdiğin için teşekkürler,” dedim alayla. Duvarın yakınına geçtim. Yanıma geldiğinde kaşları çatıktı. “Anlat bakalım, Alena. Bana neden bu kadar trip attın?”
Sorduğu soru karşısında ağzım açık kalmıştı. Neden ona ‘bu kadar’ trip mi atmıştım? Şaka mı yapıyordu? Öfkemi harmanlamamak adına, “‘Akşam ne yedin? ’sorusuna, ‘Trip yedim,’ demen için.” diye cevap verdim.
Erdenay, gözlerini devirdi. “Ciddi ciddi soru soruyorum ve sen alayla cevap veriyorsun.”
Ters bir bakış attım. Bugün ona kaç kere ters bakış atmıştım saymamıştım bile. “Sence sorduğun soru soru mu Erdenay? Akıl var mantık var.”
Sorusuna doğru dürüst cevap vermediğim için çenesi seğirmeye başladı. Ellerini yumruk yaptı ve boğuklaşan sesiyle, “Alena,” dedi tane tane. “Cevap verir misin canımın içi?”
Canımın içi? Burnumdan hafifçe güldüm. “Ben senin canının içi değilim. Bu bir. İkincisi, ben seni aldatsam normal mi karşılarsın Erdenay? Ya da şakasını yapsam? Güler misin yoksa hüzünlenir misin?” Bakışlarım ciddileşmişti bile. “Aldatmaksa komik olan, mizah seviyen düşmüş olmalı.”
Bakışları değişti. Göz bebekleri büyüdü, bense aldırmadım ve omzuna imayla vurup gittim.
Birkaç saat önce buradan ağlayarak geçiyordum. O an geldikçe sinirim bozulmaya başladı. Bir erkek için ağlayacaksam o adam en fazla babam olmalıydı. Bir erkek için ağlamamalıydım. Aldatmışsa aldatmış, namussuzluğu kendine. Bana düşen ayrılmak olmalıydı. Kendimi toparladım ve bakışlarımı ciddileştirdim.
Yemekhaneye geldiğimde içeri girdim ve masaya oturdum. Yanımda Erdenay'ın boş sandalyesi, diğer yanımdaysa Ceylin vardı. Karşımdaki sandalyelerden biri boştu, Açelya gelene kadar. Biz yemeğimizi sipariş ettikten sonra gelmişti ve yemek boyunca bana hep kötü kötü bakmıştı. Eğer ters bakmak öldürücü olsaydı şu anda cesedimi çıkarıyorlardı. Yanındaki Beyza'yla bana bakarak fısır fısır konuşmuşlardı. Beni delirtmek için konuştuklarını bilsem ve ara ara baksam da yüzümü ifadesiz tutmaya özen göstermiş ve konuşmamıştım. İçten içe sinir krizi geçirdiklerini sezmiştim. Dışıma yansıtmasam da içten içe zafer çığlıkları atıyordum. Nefret ettiğim birisinin benim yüzümden çıldırması hoşuma gidiyordu.
Solumda kıpırtı hissettiğimde gelenin Erdenay olduğunu bildiğim için başımı çevirme zahmetine girmedim bile. Erdenay, sandalyeye oturdu, eğildi. Nefesini kulağımda hissettiğimde bakışlarımı bozmamaya çalıştım. “Öyle olsun,” diye fısıldadı. “Ama şunu bil ki intikamımı alacağım...”