Alimler artık tamamen götürülmüştü. Kendini, yüksek duvarların arkasına gizlenmiş o devasa ve soğuk yetimhanenin odalarında buldu. Günler, birbirini kovalayan bir kâbus gibi geçiyordu. Sınıfa girip sırasına oturduğunda, önündeki defterlerde ve tahtada duran yazılar ona o kadar yabancı, o kadar karmaşık geliyordu ki... Çizgiler birbirine dolanıyor, harfler zihninde hiçbir anlam ifade etmiyordu. Kendi diline, evine, annesinin sesine ait tek bir iz bile yoktu bu kağıtlarda.
Ders vakti gelmişti. Sınıfın kapısı sertçe açıldı ve içeri Çinli kadın öğretmen girdi. Kürsüye adımlayıp sert gözlerle sınıftaki çocukları süzdü. Ardından, sesini yükselterek duvarda asılı olan büyük panoya doğru döndü ve ilk dersi başlattı. Ses tonunda hiçbir şefkat yoktu.Net ve buyurgan bir sesle:
—我是中国人!
(Ben Çinliyim!)
Sınıftaki tüm çocuklar, korku ve baskı altında, hep bir ağızdan ruhsuz bir robot gibi öğretmenin söylediklerini dile getirdi:
— 我是中国人!
Ben Çinliyim!
Öğretmen gözlüğünü gözlerinden çıkarır ve tenizlerken:
—我是中国人!
Ben çinliyim!
Çocuklar tekrar eder.
Memnun bir ifadeyle başını salladı ve kelimeyi tahtaya o karmaşık çizgilerle yeniden yazdı. Çocukların kendi kimliklerini unutmaları, tamamen birer Çinli gibi yetişmeleri için bu cümleyi her gün, defalarca tekrar etmek zorundalardı. Alimler, sırasına sinmiş bir halde, dışarıda kalan babasını, o soğuk hastane odasında bıraktığı annesi Ayşe’yi düşündü. Dudakları kelimeleri zorla tekrar ederken, gözleri tahtadaki o karmaşık, yabancı yazılarda asılı kalmıştı.
Sınıftaki baskı sadece kelimelerle sınırlı kalmıyordu. Günlerden bir gün, öğretmen çocukların karşısına geçip bir ekran açtı. İzlettikleri, Uygurları açıkça aşağılayan, onların kültürünü ve kimliğini kötüleyen amansız bir çizgi filmdi. Alim, ekranda dönen çirkin görüntüleri izlerken sırasına büzüldü. İçindeki öfke o kadar büyüktü ki yumruklarını sıkmaktan tırnakları avcuna batıyordu. Kimseye fark ettirmemek için sessizce ağlıyordu; gözyaşları yanağından süzülürken içinde devasa bir nefret büyüyordu.
Gündüz yaşanan bu işkenceler, geceleri yerini karanlık kâbuslara bırakıyordu. Alim hemen her gece aynı korkunç rüyayla uyanıyordu. Kâbuslarında bazı öğretmenler etrafını sarıyor, onu zorla yaşlı ve ölmüş birinin resminin önüne götürüyorlardı. Adamın önünde eğilmesini, ona tapmasını istiyorlardı.
Alimler uykusunda nefes nefese debeleniyor, yatağında bir sağa bir sola dönerek kurtulmaya çalışıyordu. Uykusunun arasında acı içinde sayıklamaya başladı:
— قويۇۋەت! ئېگىلىشنى خالىمايمەن! تىزلىنىپ ئولتۇرالمايمەن!
(Bırakın, eğilmek istemiyorum! Diz çökemem!) diye ağlayarak görünmez ellerden kaçmaya çalışıyordu.
Yaşadığı bu korkunç travma, küçücük bedenine çok ağır geliyordu. Bu kâbus dolu gecelerde, bazen arasıra altına kaçırdığı da oluyordu. Sabahları altı ıslak uyandığında duyduğu o utanç, ruhundaki yaraları daha da derinleştiriyordu.
Alimler anne babasını düşünüyordu.