Kütüphanenin ağır, tozlu havası, Tarık’ın göğsünden sızan sıcak kanın kokusuyla zehirlenmişti. Meşe rafların arasından süzülen ay ışığı, havada dans eden toz zerreciklerini gümüş birer hançer gibi parlatıyordu. Tarık, sırtını duvara yaslamış, nefes nefese bir haldeyken gözlerini benden bir an olsun ayırmıyordu. Göz bebekleri, acının ötesinde, sanki derin bir açlıkla parlıyordu.
"Durma," diye fısıldadı sesi, bir bıçağın pürüzlü yüzeyi gibi tenime sürtünerek. "Eğer şimdi o kapıyı açmazsan, ikimiz de bu odadan asla çıkamayacağız."
Ellerim titriyordu. Parmak uçlarımda, daha önce hiç hissetmediğim, sanki derimin altındaki bir nehrin taşıp yatağından çıkması gibi bir sızı vardı. O kadim varlığın—kütüphanenin gölgesinde saklanan o fısıltının—söyledikleri zihnimde yankılanıyordu: *Demir ailesinin günahı, senin damarlarında akıyor.*
Eğilip avuçlarımı Tarık’ın kanlı yarasının üzerine bastırdım. O an, dünyadan koptum. Parmaklarımdan sızan soğuk bir enerji, onun sıcaklığıyla çarpıştı. Bir çığlık atmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Gözlerimi kapattığımda, zifiri karanlıkta parlayan eski bir mühür gördüm; Demir ailesinin armasındaki o tanıdık, ama bir o kadar da yabancı olan yılan figürü.
Tarık’ın nefesi kesildi. "Nehir..." dedi, sesi hem bir uyarı hem de bir yakarış gibiydi.
Gözlerimi açtığımda, görüş alanım değişmişti. Odanın köşesindeki gizli bölme, sanki yıllardır beklediği bir anahtarı görmüş gibi yavaşça aralanmaya başlamıştı. Ancak asıl şaşkınlık, Tarık’ın yarasına baktığımdaydı. Avucumun altındaki deri, sanki zamanı geri sarmış gibi kusursuzca birleşiyor, kan izleri yok oluyordu. Ama karşılığında, benim bileklerimde mor bir damar ağı belirmişti.
"Sana kim olduğumu söylemiştim," dedi Tarık, doğrulurken. Artık acı çekmiyordu, sadece bakışlarındaki o karanlık çekim yoğunlaşmıştı. Elini kaldırıp çenemi kavradı. Baş parmağı alt dudağımda, yavaş ve sert bir ritimle gezindi. "Biz birbirimize bağlandık. Senin ailenin ölümü, benim atalarımın kadehinden içtiği o zehirle yazıldı."
"Yalan söylüyorsun," dedim, sesim çatallı çıkmıştı. "Annem ve babam basit bir kazada öldü. Demir ailesinin bu evdeki sırlar haricinde hiçbir ilgisi yok!"
Tarık güldü, ama bu gülüşte neşe yoktu; sadece saf bir alay ve bastırılmış bir öfke vardı. Ayağa kalkıp beni duvara doğru sıkıştırdı. Aramızda kalan mesafe neredeyse sıfırdı. Kalp atışlarının, benim damarlarımdaki ritimle senkronize olduğunu hissedebiliyordum. "Basit bir kaza mı? Nehir, kütüphanenin o gizli odasında, ebeveynlerinin kanıyla imzalanmış anlaşmayı göreceksin. Senin gücün, onların ödediği bedel. Ben senin düşmanın değilim, ben senin tek çarenim."
Beni kendine daha çok çekti. Kokusu—meşe, eski kitaplar ve fırtına sonrası toprağın o keskin kokusu—aklımı başımdan alıyordu. Ona vurmak istiyordum, ama aynı zamanda beni o kadar sıkı tutmasını istiyordum ki, kemiklerim kırılsa bile kopamayalım. Bu, nefret ile arzunun, ölüm ile yaşamın birbirine karıştığı o korkunç sınır hattıydı.
"Neden şimdi?" diye fısıldadım, boynundaki damarın nabzını izlerken. "Neden beni şimdi uyandırıyorsun?"
Tarık, dudaklarını kulağıma yaklaştırdı. Fısıltısı tüylerimi diken diken etti. "Çünkü ay, bugün kanla yükselecek. Ve senin damarlarındaki mühür, malikanenin derinliklerindeki o oda açılmadan çözülmeyecek. Eğer girmemiz gereken o kapıdan girmezsek, senin içindeki o 'güç', bedenini parçalayarak dışarı çıkacak."
Elini saçlarıma daldırdı, parmaklarını sertçe köklerime geçirdi ve başımı geriye doğru yatırdı. Gözlerinin içine bakmak, dipsiz bir kuyuya düşmek gibiydi. "Bana güvenmek zorunda değilsin," dedi boğuk bir sesle. "Ama bana teslim olmak zorundasın. Çünkü bu ev, senin kanını istiyor. Benim kanım ise... sadece seni korumak için var."
Gizli bölme tamamen açıldı. İçeriden, sanki yüzyıllardır hapsolmuş bir nefes gibi soğuk ve ağır bir hava dalgası yayıldı. Odanın içinde, sadece benim ailemin eski fotoğrafları değil, Demir ailesinin soy ağacında karalanmış, bizim soyadımızla birleştirilmiş isimler vardı.
İçeri bir adım attım. Ayaklarımın altındaki zemin titredi. Tarık hemen arkamdaydı; varlığı o kadar baskın, o kadar sahipleniciydi ki, sanki kendi iradem yok olmuş gibiydi.
"Burası," dedi Tarık, odanın ortasındaki antika bir masayı göstererek. Üzerinde, Nehir’in ailesine ait olduğu iddia edilen, ancak Demir ailesinin mührünü taşıyan eski bir mektup duruyordu. "Her şey burada başladı. Senin ailenin gerçek ölümü, bir kaza değil, bir ritüeldi. Ve o ritüeli yöneten kişi, senin hiç görmediğin biri değil... bizzat benim babamdı."
Donup kaldım. Kanım çekildi. "Ne diyorsun sen?"
"Sadece babam değil, Nehir," dedi Tarık, gözlerindeki o karanlık parıltı artık bir uçuruma dönüşürken. "Ben de oradaydım. Sadece sen bunu hatırlamıyorsun. O gece, o odada, senin yaşamana izin veren tek şey, benim seninle kurduğum o ilk, yasak bağdı."
Tam o sırada, kütüphanenin ana kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeri giren şey, bir insan değil, sanki bu malikanenin kendi gölgesiydi. Bir varlık, koridorun sonundan bize doğru süzülüyordu.
"Geldiler," dedi Tarık, elini ceketinin altına götürüp soğuk bir çeliği kavradığında. "Sırları saklamanın vakti geçti, Nehir. Şimdi, ya ölürüz ya da gerçeklerle yeniden doğarız."
Tam o an, kütüphanenin rafları titremeye başladı ve duvardaki tüm kitaplar aynı anda yere düştü. Ortaya çıkan devasa, metalik kapı, kendi kendine gıcırdayarak açıldı. İçeriden gelen ışık, ne ayın ne de lambanın ışığına benziyordu; saf, ürkütücü bir morluktaydı.
"Oraya girersek," diye fısıldadım korkuyla, Tarık’ın koluna yapışarak.
"Gireceğiz," dedi Tarık, kapının eşiğine adım atarken beni de peşinden çekerek. "Çünkü içerde, seni öldürenin kim olduğunu değil, senin aslında ne olduğunu öğreneceksin."
Kapı ardımızdan büyük bir hızla kapandı. Zifiri karanlıkta sadece birbirimizin hızlı nefes alışverişlerini duyabiliyordum. Ve sonra, odanın en uzak köşesinden gelen o ses—bir kadının çığlığı değil, bir kahkaha—her şeyi değiştirdi. Bu annemin sesiydi.