Aynanın kristal parçaları, zeminle buluştuğunda çıkan o tiz çatırtı, konaktaki mutlak sessizliği bir bıçak gibi kesti. Yerden yükselen toz zerrecikleri, Tarık’ın omuzlarının üzerinden vuran loş ışıkta dans ediyordu. Nehir, nefesini tutmuştu; göğüs kafesinin içinde atan kalbi, sanki kaburgalarını kırıp dışarı çıkmak istercesine zorluyordu.
Tarık, kırılan aynanın tam önünde, Nehir’i arkasına alacak şekilde bir siper oluşturmuştu. Erkeksi kokusu—eski deri, rutubet ve hafif bir tütün esintisi—odanın ağır, küf kokulu havasına karışıyordu. Genç adamın sırtındaki kasların, ceketinin kumaşı altında nasıl gerildiğini görebiliyordu. O an, Tarık’ın korumacı tavrı ile içindeki o karanlık açlığın arasındaki sınır, bir cam kırığı kadar ince ve keskindi.
"Kıpırdama," diye fısıldadı Tarık. Sesi, bir emirden ziyade, kendi içindeki bir canavarı dizginlemeye çalışan bir adamın son çabası gibiydi.
Nehir, gözlerini yerden kaldıramıyordu. Kırık parçaların her birinde kendi sureti, sanki onlarca farklı Nehir varmış gibi bölünmüştü. Ve her yansıma, gerçekte olduğundan daha solgun, daha korkmuş görünüyordu. Ancak asıl tüyler ürpertici olan, aynanın arkasındaki boşluktu. Duvarın içinde olması gereken o sıradan taş yapı değil, sanki hiçlikten gelen, simsiyah bir boşluk, bir tünel uzanıyordu. Annesinin gölge varlığı orada, o karanlığın derinliklerinde bir yerlerde nefes alıyor gibiydi.
"Neler oluyor, Tarık?" dedi Nehir, sesi bir çığlık gibi titredi. "Bu sadece bir ayna değil. Bu... bu bir geçit mi?"
Tarık yavaşça ona doğru döndü. Yüzü, odanın zayıf ışığında yarı yarıya gölgeye bürünmüştü. Gözleri, her zamanki o buz mavisi rengini kaybetmiş, sanki içinde bir şeyler kararıp yanıyormuş gibi kehribar rengine çalmıştı. Elini Nehir’in çenesine koydu, başparmağıyla alt dudağını sertçe okşadı. Dokunuşu hem bir vaat hem de bir uyarıydı.
"Her şey, bu evin temellerine gömülü bir günahın sonucu, Nehir," dedi Tarık, sesi alçalarak bir fısıltıya dönüştü. "Annenin gitmesi gerekiyordu ama arkasında bıraktığı mühür... Seni ve beni, bu lanetli döngünün tam merkezine kilitledi."
Nehir, Tarık’ın parmaklarının altındaki ısınan cildinde, sanki elektrik akımı dolaşıyormuş gibi hissetti. Korku ve arzu arasındaki o ince çizgi bulanıklaşıyordu. Tarık’ın ona olan çaresiz tutunuşu, sanki kendisini boğulmaktan kurtaracak tek dal oymuş gibiydi. Ancak Tarık’ın elleri soğuktu, bir ölü kadar soğuk.
"Lanet mi?" diye sordu Nehir, sesi boğuklaşarak. "Senin soyun... senin ailen, neden bu kadar çaresizce beni tutuyorsun? Neden o gece, o ayin gecesinde beni bırakmadın?"
Tarık, yüzünü Nehir’in boynuna gömdü. Derin bir nefes çekti, adeta kokusunu içine hapsederek. Nehir’in tüyleri diken diken oldu. Tarık’ın bedeni kasılmıştı, sanki karşısında duran kadını ya parçalamak ya da sonsuza kadar kendine hapsetmek arasında bir seçim yapmaya çalışıyordu.
"Çünkü," dedi Tarık, sesi boğuk ve titreyerek, "seni bırakmak, kendimi kendi varoluşumdan silmekle aynı şey. Biz Demirler, karanlığı besleyerek yaşarız ama sen... sen o karanlığın içinde açan tek çiçektin. Ve ben, o çiçeğin solmasına izin veremem, Nehir. Solarsan, seninle birlikte ben de toza dönüşürüm."
Odanın atmosferi aniden değişti. Yerden yükselen soğukluk, odayı buz tutmuş bir mezara çevirdi. Aynanın ardındaki o karanlık boşluktan, boğuk bir inilti yükseldi. Sanki birileri, bir yerden çağrılıyormuş gibi, duvarların arasından fısıltılar yükselmeye başladı. "Nehir... Nehir..."
İsim, onlarca sesin karışımıyla yankılanıyordu. Annesinin sesi, tanımadığı yabancıların haykırışları ve Tarık’ın daha önce hiç duymadığı, içine işleyen o otoriter fısıltısı.
Nehir geriye doğru bir adım attı ama Tarık’ın eli beline dolanarak onu kendine çekti. "Sakın," dedi Tarık. Gözleri şimdi tamamen kararmıştı. "Eğer o seslere cevap verirsen, geri dönemezsin. Bu evin gerçek yüzünü sadece 'Mühür'ü taşıyanlar görür. Ve senin mührün... senin kanın, bu evin en büyük gizemini uyandırıyor."
Tarık, cebinden eski, paslı bir anahtar çıkardı. Anahtarın üzerinde, ne olduğunu anlamadığı ama derisini yakan bir soğuklukla titreşen garip rünler kazılıydı. "Annenin neden gittiğini biliyor musun Nehir? Çünkü o, bu mühürle sadece bir köleydi. Ben ise..." Duraksadı, yüzünde acı dolu bir ifade belirdi. "Ben ise, bu lanetin bekçisiyim. Ve bekçi, koruduğu şeye aşık olunca, dünya yerinden oynar."
Tam o anda, duvardaki o karanlık boşluktan bir el uzandı. Bu bir insan eli değildi; parmakları çok uzun, derisi ise bir ağaç kabuğu kadar sert ve griydi. El, doğrudan Nehir’e doğru yöneliyordu.
Tarık, belindeki hançeri bir hamlede çıkardı ve Nehir’in önüne geçerek eline bir kesik attı. Avucundan sızan sıcak kan, kırık aynanın parçalarının üzerine damladı. Kanın değdiği her cam parçası, adeta bir kurbanın gözyaşları gibi kan kırmızısı bir ışıkla parlamaya başladı.
"Neden yaptın bunu?" diye bağırdı Nehir, acıyla karışık bir şaşkınlıkla.
Tarık’ın gözleri bir anlığına normale döndü, ama o bakışta ne bir pişmanlık vardı ne de bir umut. "Çünkü o eli durdurmanın tek yolu, kan bedeli ödemektir," dedi. "Ama korkarım, asıl oyun şimdi başlıyor. Çünkü o kapı açıldığında, sadece gölgeler çıkmayacak."
Tam o an, konak şiddetle sarsıldı. Sanki devasa bir yaratık yerin altında uyanmış ve evin temellerini sallamaya başlamıştı. Nehir, Tarık’ın göğsüne tutundu. Etraflarındaki duvarlar, birer birer çatlayarak açılmaya başladı ve odanın her yanı, aynanın o sonsuz karanlığıyla doldu. Karanlığın içinde, binlerce ışıldayan göz Nehir’e bakıyordu.
Tarık ona doğru eğildi, dudakları Nehir’in kulağına çok yakın durdu. "Şimdi, gerçek aile mirasınla yüzleşme vakti," dedi. "Hangi tarafta olacaksın? İnsanların mı, yoksa benim karanlığımın mı?"
Karanlığın içinden bir gölge figürü ayrılıp tam önlerinde belirdi. Bu, Nehir’in annesinin siluetiydi; ancak yüzü artık bir insan yüzü değil, aynadaki o kırık yansımaların birleşimi gibiydi. Elini kaldırıp Nehir’in alnına koyduğunda, Nehir’in zihnine binlerce yılın lanetli bilgisi, bir şelale gibi akmaya başladı.
Nehir, tüm o karanlığın aslında kendi soyunun mirası olduğunu anladığı o saniyede, boğazından kopan bir çığlıkla yere yığıldı.