Merhaba arkadaşlar...
Sizlerle yeni bir dünyaya, yeni bir evrene ilk adımımızı atıyoruz. Umarım beğenirsiniz. Çokça seviliyorsunuz...
Emeğimin karşılığı olarak bölümü beğenmeyi ve beni takip etmeyi unutma...
Keyifli Okumalar...
Bölüm Şarkımız: Chris Grey - Last Breath / The Reason
Bölüm 1 : Ölüm Kokusu
"Sanırım ölümün rahatsız edici kokusunu tam yanımda hisssediyordum..."
Lanetlenmiş bir dünyanın insanları olmak, insanın ruhunu büyük bir zindana hapsediyordu sanki. Kollarını, bacaklarını, benliğini eskimiş böceklerle dolu bir duvara zincirliyordu. İşkenceler çektirip acı çekmesine sebep oluyordu.
Hayatın gerçekliğini bile sorgulamasına neden oluyordu.
Dünya büyük bir felaketin ortasındaydı. Bir anda ortaya çıkan salgın hastalık, herkesin canını tek tek hiç acımadan alıyordu. İnsanlar ailelerinden, arkadaşlarından ve sevdiklerinden zorla koparılıyordu.
Önüne geçilemeyen bu X20 virüsü, sanki bir hastalık değilde insanların cehennemiydi...
Tüm insanlığın kaderi resmen aşamalı olarak daha önceden belirlenmiş gibiydi.
İlk önce bir grup insan hasta olmuştu ve onların temas ettiği herkes de onların peşinden gelmişti.
Daha sonrasında ise hastalıkları 10 gün içinde tespit edilemediği için derin bir uykuya dalmışlardı.
Fakat işin garip yanı bu uyuyan hastaların kalplerinde bir çip oluşuyor olması ve daha sonrasında da bir anda uyanıp ortadan kayboluyor olmalarıydı.
Kaybolmalarıyla birlikte en son bulundukları bölgelerde bulunan insanlar azalmış, onların yerini cesetler almıştı...
Bu hastalığın çaresi yoktu. Varsa da bulunamıyordu. İnsanlar güvensizlik içinde korku dolu bir dünyada yaşamaya başlamışlardı.
Bu nedenle hükümet bir karar aldı ve bu virüse direnci olan kişileri bir eğitime soktu. İnsanları kaçırıp tehlikeli tuzaklarla ve garip yaratıklarla dolu bir adaya hapsetti.
Bu ada 5 aşamadan oluşuyordu ve tüm aşamaları ölmeden hayatta kalarak bitiren kişileri hükümet, kendi özel teşkilatına dahil ediyordu.
Eğitimi geçemeyenler ölüyordu.
Adaya her seferinde toplamda 16 kişi kaçırılıp hapsedildi ve bu 16 kişiden de sekize sekiz olarak bir araya gelmeleri istenildi.
Takımlar kuruldu ve yaşam savaşı tekrar tekrar başladı. Sonuçları katlanılamayacak gibi olmasına rağmen...
Bu eğitimi 800'den fazla kişi geçememişti ve artık son umut olarak 16 kişi daha eğitime sokuldu. Artık engeller daha büyük, tuzaklar ve oyunlar daha tehlikeliydi. Hükümet artık zıvanadan çıkmış bir durumdaydı. Sanki ülkesini korumak için değil de dirençli olan kişileri bile öldürmek için bu sistemi kurmuş gibiydi.
İyi sanılan bir devlet kendi vatandaşlarının acı çekişinden zevk duymaya başlamıştı...
Dünyanın sonu geliyordu ve hükümet hala bu pis oyunlarını eğitim adı altında halkına dayatıyordu.
Artık kaçırdıkları kişilerin dirençli olduğundan bile şüpheliydim. Her birimiz birer kukla misali oradan oraya savruluyorduk ve belki de hayatımızın en güzel yaşlarında gözlerimizi bir sonsuzluğa yumuyorduk.
Ve son olarak, bu seçilen 16 kişiden biri de bendim. Ben, Perla Yıldırım... Hayatı boyunca mutluluğu ve sevgiyi arayan muhtaç bir insan...
Ama bu asla olmadı.
Ve olacak gibi de durmuyor.
Ben bu karanlık dünyanın mahkumuydum. Kurtuluşum yoktu. Bu karanlıktan çıkışım, benim sonum olacaktı.
Ve tekrardan ben... Karanlığın kızı. Her zamanki gibi yine ve yine kimsesiz ruhumu karanlığa teslim ettim...
Gözlerin kapat, hisset ve devam et. Elini kaldır, kalbine koy ve yaşadığını kabul et... Ya da yaşamaya çalıştığını, kararlı duruşunun ardındaki gücünü inkar et.
Sokağa çıkma yasakları,
Ölümler,
İhanetler,
Ve bilinmeyen gerçekler.
Benim evrenime hoş geldin. Bu oyunu benimle oynamaya ne dersin?
-
Bomboş sokakta öylece yürüyordum. Hava çoktan kararmıştı -ki zaten saat gece yarısını çoktan geçmişti-.Ağzımdaki maske nefes almamı zorlaştırıyorken ellerimdeki eldivenler elimi sıkıyordu. Ellerimde plastik bir eldivenin izleri vardı ve yerini uzun bir süre koruyacak gibi duruyordu. Bunlara katlanmak istemiyordum.
Fakat tüm bunlara katlanmazsam, sonuçlarınıda kaldıramazdım.
Bu yaşımda öğrenmiştim yapabileceğimiz küçük hataların yaşamımıza mal olabileceğini.
Benim sonumda mı herkes gibi acı çekerek olacaktı?
Artık öyle bir dünyada yaşıyorduk ki ölmeyi ne kadar istesek de bir o kadar da ölmemeyi istiyorduk.
Peki hangisi daha mantıklıydı?
Hayatta kalıp sevdiklerimizin acılarını tatmak mı? Yoksa bu hayata gözlerimizi acıyla kapayıp huzuru bulmak mı?
Ölmeyi düşünürken bile ölmemeyi isteyecek kadar korkaktık. Hayata tutunmak için bir dayanağımız kalmamıştı fakat ölmeyi istersek neler çekeceğimizi biliyorduk. Bu yüzden sadece kendimizi ve hala kaybolmadığına inandığımız ruhumuzu korumaya çalışıyorduk.
Ama bunu yapmaya çalışırken yorulmuştum. Neşemi kaybetmiş, insanlarla bağ kurmaya korkar olmuştum. Böyle olmasını ben istememiştim ama bir kere olmuştu.
Ve şu an aklımda tek bir soru işareti vardı.
Nereye kadar devam edecekti tüm bu eziyet?
-
Adımlarım bir süre sonra kalabalık bir caddeye çıkınca rahatlamak yerine iyice gerilmiştim.
Çok fazla insan vardı.
Ne kadar çok insan varsa o kadar çok ölüm demekti artık.
Son birkaç ayda hayatımızın nevri dönmüştü adeta. Daha aylar öncesine kadar yalnız kaldığım zamanlar beni ürkütürdü fakat artık bunun tam tersi olmuştu.
Herkesin yüzünde aynı tip maskeler, ellerinde kat kat plastik eldivenler ve gözlerinde açık açık görülen ölümler...
Korkutucuydu... Ama insan gün geçtikçe daha bir alışıyordu tüm bunlara... İnsanlar sanki bakışlarıyla yardım çığlıkları atıyordu fakat kimse yardım etmiyordu...
Önce büyük bir kalabalıkta atıyorlardı çığlıklarını...ama kimse onları duymuyordu. Duysa bile ölüm korkusundan yardım etmeye tenezzül bile etmiyordu.
Adımlarım gittikçe hızlandı ve kısa bir süre sonra sonunda varmak istediğim yere gelmiştim.
Rahatlamış olmam mı gerekiyordu... ya da huzurla dolmam?
Bilmiyordum. Bunu bile bilmiyordum.
Bakışlarım karşımdaki koca binaya kitlenmişti ve başka yere çevrilmek istemiyordu. Bu binada garip bir şey vardı fakat hiçbir zaman bunun ne olduğunu çözememiştim.
Huzur veren hiçbir yanı yoktu ancak huzursuzluk veren bir yanı da yoktu.
Evim buradaydı belki ama sanki evim hiçbir zaman burası olmamış gibiydi.
Bir süre bu şekilde düşüncelerime daldım ve çıkamadım.
En sonunda ise bilmediğim bir sebepten dolayı irkilip etrafımı kolaçan ederek binaya girdim. Bunu neden yaptığım hakkında hiçbir fikrim yoktu fakat hiç hayra alamet olduğunu düşünmüyordum.
Adım attıkça kalbimde bir sızı oluşuyordu. Topuklu ayakkabılarımdan gelen ses etrafta yankılanıyordu ve benim kulaklarımda çınlıyordu.
İyi değildim. Hem de hiç iyi değildim...
Kafamı dağıtabilmek umuduyla etrafıma bakındım ve elimle maskemi düzeltip demirlerini iyice yüzüme bastırarak düzelttim.
Tüm bina camdan yapılmıştı. İçeriden bakılınca dışarısı görünüyordu fakat dışarıdan bakılınca içerisi görülmüyordu. Ne güzel bir kaçıştı...
Bir binanın içinden dışarıda olan biteni görebilirken dışarıdaki insanlar bu binanın içini göremiyorlardı. Haksızlık diyemezdim. Sonuçta herkesin bir mahremiyeti vardı. Fakat ne bileyim...hiçbir zaman ısınamamıştım bu yapay huzur dolu(!) dünyaya...
En sonunda bir asansöre binip 11 katlı koca binanın 6. katını tuşladım ve asansörden indiğim gibi kendi evime doğru yürüdüm. Üstümdeki beni kısıtlayan şeylerden acilen kurtulmam gerekiyordu.
Olabildiğim kadar mutlu olup enerjimi yükseltmeye çalışırken çantamdan anahtarımı çıkarmış ve kapımın yanındaki dezenfektan ile dezenfekte edip kapımı açmıştım. Ev karanlıktı, sessizdi.
Ama eskiden böyle değildi. Eskiden bu evde yalnız değildim. Eskiden bu ev bu kadar sessiz değildi.
Sessizliğin sesi her geçen gün ruhuma işliyordu...
Dolu gözlerle ardımdan kapıyı kapattım ve eve girdim. Işıkları açmayacaktım, karanlığı seviyordum.
Tam evin içine doğru birkaç adım atmıştım ki arkamda bir soğukluk hissettim ve ne olduğunu anlayamadan başıma aldığım darbeyle gözlerimi karanlıkta olmama rağmen uçsuz bucaksız bir karanlığa yumdum.
Ben Perla Mari, Karanlığın mahkumu... ve tekrardan ben kimsesiz ruhumu karanlığa teslim ettim...
.
Kuş cıvıltıları ve gözlerimden sızmak için büyük bir savaş veren gün ışığı ile birlikte gözlerimi açmayı ne kadar çok istemiş olsam da bugün de öyle olmamıştı. Ruhsal olarak da, hayat olarak da kasvetli bir havanın ve anca kuş cıvıltısı olarak karga seslerinin bulunduğu bir yaşamın sonsuz mahkumu gibi olmuştum.
Her konuda...
Vücudumda bitmek bilmeyen soğuk ve korkutucu bir ürperti vardı. Nedenini bilmiyordum fakat hissedebiliyordum.
Bir kabustan uyanmış gibi titreyerek gözlerimi açmaya çalışıyor, aynı zamanda da olduğum yerde doğrulmaya çalışıyordum.
Tabii sadece çalışıyordum...
Her yerim kopuyormuşçasına ağrıyordu. Özellikle de başım hiçbir şeye odaklanamayacağım kadar çok zonkluyordu. Her bir hareketimde daha büyük bir ağrı saplanıyordu. Gözlerim yeni yeni etrafı incelemeye başlarken nerede olduğumu bilmiyordum. Buraya nasıl geldiğimi anlayamamıştım. Daha doğrusu hatırlayamıyordum.
Sahiden ben nasıl buraya gelmiştim? En son neredeydim?
Hadi Perla, zorla hafızanı. Zorla. Hadi. Hadi. Lütfen hatırla...
Hafızam sanki gidip geliyor gibiydi. Fakat hatırlayabildiğim tek şey karanlık bir sokakta durmadan koşuyor oluşumdu. Kendimi biraz daha zorlasam da hatırlayamayacağımı anlamıştım. Bu nedenle bakışlarımı etrafıma çevirmiştim.
Bir ormanda olduğumu gözümü açmadan anlamıştım fakat burası içimi huzurla doldurmuyordu. Aksine garip bir şekilde tırsmıştım bu görüntüden.
Sanırım korkuyordum...
Yüzümde hissettiğim ıslaklık, yaprakların birbirine değdikçe çıkardıkları melodi ve günün hangi saati olduğunu belli etmeyen sisli, kasvetli bir hava...
Şimşek çaktı...
Gök gürledi...
Ve zihnimdeki çığlıklar yerini derin, içli haykırışlara bıraktı...
Derin nefes aldım ve zihnimdeki sesleri durdurabilmenin umudu ile bakışlarımı gri bulutlarla dolu gökyüzüne çevirdim.
Yağmur yağıyordu ve bu yüzden siyah perçemlerim yüzüme yapışmıştı. Üzerimdeki siyah eşorfmanlarım toz, kir içindeydi. Her yerim çamur olmuştu. Sanki buraya sürüklenmiş ve çöp misali atılmış gibiydim.
Hayatım boyunca görmediğim değeri kaçırılırken bile görmemiştim. Halim acınasıydı ve ben bu halime bile değer veremiyordum. Başka insanlara zıt olarak kendimi sevmem gerekirken sevemiyordum.
Tüm bunları bir anlığına düşünmekten vazgeçtim. Daha sonra başımı kaldırıp gözlerimi kapattım ve avuç içlerimi toprağa bastırarak yağmuru hissetmeye çalıştım.
Ama hissedemedim... Belki de hissetmek istemedim.
Etrafımdaki seslere kulak vermek istedim.
Ve şaşırtıcı bir şekilde odağımı verebildim.
Yağmurun damlalarının ahenkli melodisi, dalgaların kıyıya vururken çıkardığı ses, gök gürlemeleri ve hayvan sesleri...
Ormandaki ilk izlenimim uyandığımda bu ormandan korkmuş olmam ve huzur bulamıyor olmamdı. Fakat şu an bu düşüncemin üstünden aşağı yukarı birkaç dakika geçmiş olmasına rağmen orman daha bir huzurlu gelmişti. Karanlık bir ambiyansı olmasına rağmen sevmeye başlamıştım. Sanki kendime benzetmiş gibiydim.
Ama ben kendimi sevmezdim ki...
Sanırım bu ormanda hem bir o kadar yalnız hem de bir o kadar güvende hissetmeye başlamıştım...
Daha uyanalı birkaç dakika olmasına rağmen düşüncelerim benden habersiz kendi kendine coşmaya başlamıştı.
Ama haklıydım. Belki kimsesiz değildim fakat yine ve yine yalnızdım.
Bu düşünceme istemeden de olsa gülümsedim. Buruk bir gülümseme olsa da içim bir nebze daha rahattı. Zaten hayatım kolay olmamıştı. Soru işaretleri ile doluydu ve tüm bunlara bir de buraya gelişim eklenmişti.
Tabii şimdilik... Yani umarım ki şimdilik...
Sanırım hayatım boyunca yaptığım bir şeye daha da ağırlık vermem gerkiyordu artık.
Zayıflıklarımı içime gömüp güçlü durmalıydım...
Yağan yağmurla beraber başımı sağ elimle tutarak ayağa kalktım ve çok geçmeden etrafımda dönmeye başladım.
Nerede olduğumu bilmememin beni panik yapması gerekirken nedense o kadar da gergin hissetmiyordum.
Fakat nedense hafızam gidip geliyordu. Muhtemelen verdikleri bir ilacın etkisiydi. Yani umarım...
"Kimse var mı?"
Ormanda yankılanan sesimle baraber uçuşan birkaç kuş dışında hiçbir karşılık alamamıştım. Ormanın içine doğru birkaç adım daha attım ve durdum.
"Sesimi duyan var mı?"
Bu sefer ormanda bir yaprak bile kıpırdamamıştı. Tamamen bir hayal kırıklığı... Fakat bir çıkış olmalıydı.
Olmak zorundaydı.
Tam bu sırada ormanın içinden hoparlörden çıkan bir cızırtı sesi eşliğinde bir ses duyulmaya başlandı. Konuşan kişinin sesi tanıdık değildi. Ya da ben çıkaramamıştım -ki bu, gidip gelen hafızam sayesinde oldukça olasıydı-.
"Selam Çaylaklar,
İlk gününüzden merhabalar. Nasılsınız? Hayat nasıl gidiyor? Adayı beğenmişsinizdir umarım..."
Ada mı?
Neyden bahsediyordu bu? Güçlü bir şekilde hissettiğim korku adeta tüm bedenimi ele geçirmişti ve bunu dışa vurarak tüm bedenimin titremesine neden oluyordu. Adamın sesi çok hırıltılı geliyordu.
Sesini mi değiştirmeye çalışıyordu o?
Ne tür bir oyundu bu? Kamera şakası falan mıydı?
"...Bence çok uzatmadan sadete geleyim. Malum birileri sabırsız.
Her neyse.
Hepiniz dünyanın son durumunu hatırlıyosunuzdur ve bundan dolayı buradasınız. Aslında adaya gelme sebebiniz bir nevi eğitimde olmanız fakat bu eğitiminizi diğerleri ile karıştırmayın.
Çünkü burada kural yok. Hani derler ya savaşta her şey mübahtır diye. İşte o misal...
Adada size sunulan imkanlar dahilinde hayatta kalmaya çalışacaksınız.
Yiyecek, içecek ve özel ihtiyaçlarınızı dert etmeyin. Adanın belli yerlerinde bazı çantalar ve silahlar var. Çantalarda sizler için kıyafet ve yiyecekler bulunuyor. Başınıza her an her şey gelebilir. Zehirli otlar, gizli tuzaklar, vahşi yaratıklar ve daha fazlası... Artık orasını zamanla görüp öğreneceksiniz..." Sesini değiştiren adam son dedigi cümleden sonra hafifçe gülerek konuşmasına devam etti.
"...Eğitim 5 aşamadan oluşuyor. Her seviye ayrı zorluklarda ve bu seviyeler adadaki ayrılan bölümlere göre ayrılıyor.
Zorluk seviyesinin gittikçe arttığını söylememe gerek yok değil mi?
Tek yapmanız gereken, kimseye güvenmeyip kendinizi kollamanız ve ipuçlarını çözerek ilerlemeniz.
Her aşamanın belli zamanlarında kendinizi özel bir alanda bulacaksınız ve burada bir teste tabii tutulacaksınız.
Eğer testi geçemezseniz elenirsiniz.
Yani gerçekçi konuşmak gerekirse ölürsünüz...
Sadece hissedin...
Ve şunu unutmayın.
Teksiniz, yalnızsınız ve tehlikedesiniz. Ve bunları kabul etmediğiniz sürece size bu adadan çıkış yok! Zaten kabul etseniz de çıkışınız yok."
Ses kulak tırmalayan bir cızırtı ile bir anda kesilince adeta nefes alamıyordum. Donup kalmıştım, her yerim uyuşmuş gibiydi, hareket edemiyordum sanki.
Neyin içine düşmüştüm ben böyle?
Ölme ihtimalimin yüksek olduğu bir adadaydım ve başıma neler geleceğini bilmiyordum.
Buradan delirmeden çıksam iyiydi bari.
-
Hava sisli ve karanlık olmasına rağmen bu yağan yağmur yüzündendi. Gökyüzü bile ağlıyorken bizim mutlu olmamız ne kadar mantıklıydı ki zaten?
Burada böylece duramazdım. Vahşi yaratıklara yakalanmak istemezdik ne de olsa(!)
"Bööö!"
Burası uzun zamandır olmayan keyfimi yerine getirmeye başlamıştı sanırım. Kendi kendime deli gibi gülerek ormanın içine doğru yürümeye başladım.
Anonstaki adam bulunduğumuz yerin bir ada olduğunu söylemişti ve ada 5'e ayrılmıştı. Yani muhtemelen büyük bir yerdi ve 5 aşamanın hepsi olmasa da şu an bulunduğum alan denize çıkıyordu. Çünkü denizin sesini işitebiliyordum.
Bu nedenle bir an önce denizin kıyısını bulmalıydım.
Denizi bulsam bile bir çıkış bulabileceğimi sanmıyordum. Çünkü bizi buraya tıkan adam zeki biri olmalıydı ki bu kadar hazırlık yapmıştı. Yani her şeyi en ince ayrıntısına kadar ayarlamış olmalıydı.
Her bir adımımda ayaklarımın altında ezilen dalların sesi beni rahatlatıyor olmasına rağmen nedense üstümde hala bir ürperti vardı ve uyandığımdan beri beni bırakmak bilmemişti. Garip bir şekilde hala her an bir şey olacakmış gibi hissediyordum.
Sırılsıklam, çamurlu bir haldeydim. Ve nereye gittiğimi bilmeden yürüyordum. Ta ki bir çanta görene kadar... Ağaçların arasından geçerken yerdeki bir şey dikkatimi çekmişti.
Çanta mıydı o gerçekten?
Hadi be ciddiymiş...
Çantanın etrafındaki dikenlere elimden geldiğince değmemeye çalışarak çalıların arasındaki çantaya uzandım ve kendime doğru çektim. Ağırdı.
İçinde neler vardı acaba?
Evet, aklımdaki bu soru yüzünden ilk uyandığım yere gelmiş ve yere oturmuştum. Düzlük bir yer olduğu için alanım daha bir rahat ve geniş olmuştu.
"Bakalım bizi kullanan pislikler neler koymuş bu çantaya?"
Uzun uğraşlar sonucu söylene söylene çantayı açtım ve içindekileri teker teker dışarı çıkarmaya başladım. En azından cimri davranmamışlardı.
Bir fener, 3 sandviç ve bir karışık meyve suyu, 2 şişe su, bir sweet ve eşorfman altı. Birkaç iç çamaşırı ve yağmurluk...Oh mis.
Adeta bizle dalga geçmişler diye düşünmeden edememiştim. Fakat aklıma takılan bir nokta vardı. Biz bu adada kaç kişiydik? Ve hepimiz kız mıydık? Çünkü bu çantadaki birçok malzeme kız eşyalarıydı. Ya bu çanta bir erkeğin karşısına çıksaydı?
Ah sanırım buradan çıkamadan gerçekten de delirecektim!
"Orada kimse var mı?"
Yağmurluğu giyip yeni eşyaları tekrar çantaya koyarken ormanın içinde yankılanan ince, tiz bir kız sesi elimin havada asılı kalmasına sebep olmuştu.
Ses yakından geliyordu. Yani adadaki diğer bir kişi bana yakın bir konumdaydı. O zaman hepimiz mi yakın konumlardaydık? Fakat öyleyse niye bu ses dışında başka ses duymamıştım.
Neyse. Şu an bunları düşünemezdim bu yüzden çantaya son eşyayı da koyup hızlıca sırtıma taktım ve ayağa kalkarak bağırmaya başladım.
" Hey! Sesimi duyuyor musun?"
Ses yok...
Duymamıştır belki de. Değil mi? Tekrar mı seslensem?
"Sesimi duyabiliyor musun?"
Yine aynı ses... Fakat onun sesi bana gelip benim sesim nasıl ona gitmiyordu?
Burada durup sesin sahibinin yanıma gelmesini beklemeyecektim. Hepimiz kaçırılmıştık ve buraya zorla getirilmiştik.
"Bu adadan çıkış yok."
"Kimseye güvenme..."
"Sadece kendini koru!"
Yağmur gittikçe şiddetleniyordu. Hava çoktan kararmaya başlamıştı ve zihnimi istila eden bu sesler tekrar gün yüzüne çıkmıştı. Anonsu yapan kişi kimseye güvenme demişti. Sadece kendimizi korumamız gerektiğini ve burada yalnız olduğumuzu söylemişti.
Bu zaten bir eğitim değildi. Başından beri bunu hissedebiliyordum. Fakat eğer bu bir eğitim değilse neydi?
Zaten eğiimlerinin amacı birlik olmak değil miydi? Neden bizim birlik olmamız istenmiyordu? Bu işte bir terslik vardı. Biri beni bulmadan buradan hemen ayrılmalıydım ve kendime barınacak bir yer bulmalıydım. Evet, şimdilik kafamı toparlayana kadar bu döngü içerisinde olacaktım.
Benim gibi bu adaya kaçırılan insanlara güvenmeyip bizi buraya hapsedenlere güvenmeyi seçmiştim....
-
Yaklaşık yarım saatten fazla yürümeme rağmen çiçekler, böcekler ve ağaç dışında barınabileceğim hiçbir yere rastlayamamıştım. Şaka gibiydi gerçekten!
Sırılsıklam olmuştum ve tir tir titriyordum. Muhtemelen hasta olacaktım -ki zaten hasta olmasam bu büyük bir mucize olurdu-
"Of, delireceğim yeter artık. Nereye düştüm ben ya!"
Aşırı öfkelenmiştim. Oyuncak gibi kullanıyorlardı bizi resmen!
Anlık sinirime kapılıp ayağımla yerdeki taşlardan birini vurdum fakat o an garip bir şey oldu.Taş havada süzülüp bir ağaca çarptıktan sonra birkaç adım önüme düştü ve taşın çarptığı ağaçtan bir anda garip bir mekanizma çıkmaya başladı.
O neydi öyle ya!
Ben durumu anlamaya çalışırken mekanizmadan bir bıçak çıktı ve hiç vakit kaybetmeden sol bacağıma saplandı.Sanki her şey ağır çekimde gerçekleşmiş gibiydi ve ormanda yankılanan çığlığım adeta kulağımda çınlamıştı. Anında geriye doğru sendelemiştim. Bacağıma öyle bir acı saplanmıştı ki kasılıp kalmıştım. Nefesim
kesilmiş gibiydi.
"B-bir bu e-eksikti."
Daha fazla dayanmaya çalışsam da başaramayıp ayakta duramamıştım ve tutunacak bir dal arayıp bunu engellemeye çalışsam da yeri boylamıştım. Acilen kendime sığınabilecek bir yer
bulmalıydım yoksa burada ölüp kalacaktım.
Bizi buraya tıkanlar zaten yaşamamızı umursamıyordu. Sırf bu yüzden kendimi umursayan yine sadece ben olacaktım.
Gözyaşlarım benden habersiz bir şekilde çoktan akmaya başlamıştı. Haklı olarak yorulmuştum...
Daha 24 yaşındaydım ve dünyada büyük bir salgın çıkmıştı. İnsanlar ölüyordu. En yakın arkadaşlarım, ailem... gözlerimin önünde ölmüştü.
Durduramamıştım...
Babam bir doktordu ve kalbinde çip oluşanlardan değil direk hastalandığı gibi ölenlerdendi. Annem ise babam öldükten sonra tabiri caizse delirmişti. Tüm bunların dışında küçük bir kardeşim yoktu fakat ben çok küçükken dayanamayıp evden kaçan ve bir daha haberini alamadığım bir abim vardı.
Ve şimdi ise kaçırılmış, tehlikeli bir adaya hapsedilmiştim.
Kimsesizdim, yalnızdım ve çaresizdim.
Sıra bende miydi?
Ölecek miydim bende?
Sanırım benim de zamanım gelmişti...Peki bu benim kaderim miydi?
Veya daha önce hiç izlemediğim bir tiyatronun son perdesi miydi tüm bu yaşadıklarım?
Sanırım ölümün rahatsız edici kokusunu tam yanımda hisssediyordum...
~ BÖLÜM SONU ~
Azalea Night'tan..