SU ve KARANLIK ARASINDA
Güneş Günebakan, derin bir uykuya dalmıştı. Malum olayın üzerinden dört gün geçmişti. Tarih 27 Ekim Cuma 1989'u gösteriyordu. Bu süre zarfında Güneş ve ekip dava üzerinde çalışmaya devam etmiş ve herhengi bir ilerleme kaydedememişlerdi. Çat kapı evine gelmesinden sonra Akgün'ü bir daha görmemişti. Ne gerçekte ne de görülerinde. Gece geç saatlere kadar çalışıp eve döndüğünde duşunu alıp hemen yatağına girmişti. Islak saçları başının üzerinde ağırlık yapıyordu ve onları kurutamayacak kadar yorgun hissediyordu. Başına kadar çektiği yorganın altında zihnini saran uykuya kolayca teslim olmuştu.
Gözleri kapalı, dudakları renksiz ve yüzü solgundu. Bahar esintisiyle dallarda kıpraşan yapraklar gibi bedeni titreyip duruyordu. Dudaklarından anlaşılması güç kelimeler dökülse de kendi sesini duyamayacak kadar derinlere dalmıştı.
Güneş Günebakan gözlerinin ardındaki uyku haliyle açılan dünyasına baktığında gerçek dünyaya bağımlı kaderin yollarını görürdü. Hepsi bir ihtimaldi. Gerçekleşebilecek veya gerçekleşiyor olan; hiç yaşanmayacak veya yaşanmış olan anlardı.
Ruhu, gözlerini açtığında kendini sonu başı belli olmayan karanlığın içinde buldu. Gökyüzünü, etrafı ve ayaklarının altındaki zemini çevreleyen zifiri karanlık, ruhunun rehber ışığı sayesinde seçilebilir bir siyahlığa dönüştü.
Üst üste binen küçük dalgalar birbiriyle yarışarak zemini kaplamaya başladı. Güneş ufacık bir odada sıkışmış gibi hissetse de aslında kendi zihninin hiçliği içerisindeydi.
Su hışırtılar yayarak aktı ve ayak tabanlarını ıslattı. Tanrı, ona uyku aracılığıyla kaderi göstermek istediğinde kendini hep burada; bu kadim suyun içinde, bilinmezliğin yuvasında bulurdu. Buraya manevi bedeninden sıyrılıpta gelen ruhu korkmuyordu, hislerini dizginleyemediği sürece kadim su onu kabul etmiyordu.
Hiçbir şey hissetmemeli, hiçbir şey düşünmemeliydi.
Su yükselerek ayak bileklerine ulaştı ve orada kaldı. Daha fazla yükselmeyecek olduğu yerde kıpırdanıp durucaktı.
Sığ su üzerinde halka halka dalgalar yaratarak yürümeye başladı. Bir adım daha attı. Burada olmayı istemiyordu. Ve bir adım daha. Kendi zihni içine düşerek kendisine ait olmayan yaşantıları görebildiği için uyku halindeki Güneş, yeteneğinden endişe duyuyordu.
Bir adım daha ve bir adım daha attı. Ayak bileklerine gelen sığ su, adımlarını yutarak bir anda derinleşti ve su onu içine çekti. Kısa ve tiz çığlığının yankısı tuz kokan siyah suya çaptığı anda kesildi. Su canlıydı.
İçi sırlarla dolu bilinmezliğe açılan, sadece kendisi istediğinde Güneş'i kabul eden bencil ve kibirli birikinti; aynı zamanda bilge ve dipsizdi. Kontrol edilemezdi. Uyku ile açılan ve sadece bilinç kapısından geçerek girilebilen bu yer, dünyadan farksız, fakat gözlerden saklı bir yerdi. Sadece seçilmiş olanlar koşullu kabul edilirdi.
Tadından ve kokusundan nefret ettiği tuzlu suyun içine çekilen Güneş, düşeceğini bilse de buna hala alışamamıştı. Suyun altındaki basıncı hissetti. Kulakları öncesiz bir çınlamayla tıkandı. Bu, ölümsüz ve acı dolu suyun sesiydi. Kalbinin, suyun içine sıkışan hava baloncukları gibi kolayca patlayacağını düşündü.
Aklını kaybedecek gibi korksa da yeteneğinden ona vaadettiklerinden kaçmıyordu. Bedenini durmadan aşağı çeken, karşı konulamaz ağırlaşmış ve yoğun suya teslim oldu. Gözleri açık olsa da; ne akıntının berraklığı ne de yüzeyden gelen bir gün ışığı vardı. Sadece dipsiz ve soluksuz bir karanlık vardı. Bu ıssızlık canlıydı ve onun ruhundaki enerjiden besleniyordu.
Uyku halindeki güneş nefesini tutmuştu. Yüzü olgun bir elma gibi kızarmıştı. Bedeni titremelerini durdurmuş ve tehlikeyi bekler gibi kıpırtısızdı.
Ardından evrenin uçsuzluğunu andıran su onu bir zemine kondurduktan sonra, tersine akan bir şelale misali bedenine çarpa çarpa çekildi. Kutsal bilinmezlik, onu bir yaşantının içerisine bırakmıştı. Hırçın damlalardan korumak için kapattığı gözlerini aralayarak etrafına bakındı. Güneşin ışıkları ıslak bedenini battaniye gibi sarmalardı. Saat öğle vaktine denk düşüyor olmalıydı.
Yavaş yavaş bulanık görüntü netleşti. Önce yan yana dizili polis arabaları sisten açıldı sonra da polis merkezi binası gözler önüne serildi. Polis merkezinin ana giriş kapısının önündeki açıklıkta savunmasız duran Güneş kulaklarının kademe kademe açıldığını hissetti. Etraf çorak bi çöl arazisi kadar sessiz ve kimsesizdi.
Ekim ayına göre hava olması gerekenden oldukça sıcaktı. Bu bir işaret olmalı diye düşündü. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Önce sert rüzgarın gittikçe yaklaşan hışırtılı sesi duyuldu. Ardından ıslak bedenini sıyırarak tüm kemiklerini titretecek şekilde geçip gitti.
Yatağında kedi gibi kıvrılan Güneş, sanki sıtma geçiriyor gibi titriyordu. Siyah su ruhundaki enerjiyi emiyor, geriye sadece yaşayabilmesi için gerekli gücü bırakıyordu.
Bedenini saran kadim siyah suyun artıkları, saçlarından gri damlalar şeklinde zemine damlıyordu. Gördükleri birer yanılsamaydı çünkü ıslak saçlarından süzülen damlalar zemine çarptığında sanki su birikintisine düşer gibi şıp şıp sesleri çıkartıyordu. Hala uyku halinde olsa da ruhu bölünmüş gibiydi.
Rüzgar geçip gitmeden önce kulağına fısıldadı. Bu ses arafta salınan çürümüş ruhların kokusu kadar keskin, cehennemde yandıkça dirilen günahlar kadar ölümsüzdü.
"Ölüme engel olamazsın."
Güneş taşıdığı yoğun hissiyat yüzünden sadece bir an aklını yitireceğini düşündü. Islak saçları diken diken oldu. Ve birisi bu düşünceyi eliyle savuşturarak yok etti.
Görünmezlik perdeleri bir bir çekildikçe etraf kalabalıklaştı. Şehrin gürültüsü kulaklarını doldurdu. Polis merkezinin önünde her zamanki alışıldık kalabalık vardı. Kimi insanlar geniş ana giriş bahçesinin bir köşesinde kümelenmiş aralarında konuşuyor, kimisi tek başına sigarasını içiyor kimisi ise yakınını bekliyordu.
Öğle saatleri yoğun geçerdi. Güneş çevresini kolaçan ederek bir hareketlilik bekliyordu. Giriş kapısından elleri arkadan kelepçelenmiş genç bir delikanlı, başını sertçe tutarak eğen polis memuruyla dışarı çıktı. Genci ve memuru götürmek için hazırlanmış polis aracı kapının önünde hazır bekliyordu.
Bu delikanlı genç, şehrin uyuşturucu kartellerinin araştırıldığı Tarık komserin yürüttüğü davada şüpheli olarak yakalanmıştı. Sorgu için merkez binaya getirilse de gelişen olaylardan dolayı sorgusu ertesi günlerde yapılmış ve tekrar savcılığa götürülüyordu.
Malum olayın gerçekleştiği gece, Güneş'in aranarak polis merkezine gelmesinin istenmesinin sebebi buydu. Fakat olaylar farklı bir boyut kazandığı için Güneş, genci hiç görmemiş ve içinde bulunduğu rüyada da onu tanıyamamıştı.
Genç delikanlı ,polis memurunun kaba elleri altında sürekli rahatsızca kıpırdanarak yürüyordu. Sanki amacı rahatsızlığını belli etmek değil de polis memuruna zorluk çıkartarak dikkatini dağıtmaktı. İstediği gibi de oldu.
Polis merkezinin behçesine siyah bir Mercedes süratle girdi ve drift çekerek hazır bekleyen polis arabasının önüne çıkışa doğru durdu. Aracın arka kapısı içeriden açıldı fakat kimse inmedi. İşaret gelmişti.
Güneş sakince aldığı nefeslerle etrafa dikkat kesilmişti ve elleri kelepçeli gencin ayağının kayarak indiği merdivenlerde tökezlediğini gördü. Dengesi bozulan polis memuru arkasında durarak onu kolundan tutup doğrultmaya çalıştı. Genç çocuk düştüğü yerden doğrulurken kafasının arkasıyla polis memurunun yüzüne sertçe vurdu.
Kırılan burun kemiğinin çıkarttığı kırılma sesini Güneş neredeyse duymuştu. Kişileri iyi görebilmek için siyah Mercedes'e doğru yürümeye başladı. Acıyla inleyen memur yüzünü tutarak merdivenlere yarı yatar biçimde tutunarak oturdu.
Binanın içinden çıkıp olaya müdahale etmek için diğer polis memurları gelmeye başladı. Burnundan kanlar akan memur acıyla titreyerek kendi derdiyle uğraşırken genç, arkasından yetişmeye çalışan polisler eşliğinde Mercedes'in açık kapısından içeri atladı.
Yolcu koltuğunda oturan kişi kolunu camdan çıkartarak arka kapıyı kapattı ve sürücü gaza yüklendi. Aracın hemen önünde duran Güneş'i sis bulutu gibi aşarak geldiği süratle arkasında sinirden çıldıran polisler bırakarak trafiğe karıştı.
Polis memurları heyecanla birbirlerine ne yapacaklarını sorup öfkeyle bir binaya çıkan merdivenlere bir bahçenin ana yola çıkan çıkışına koşturuyorlardı. Güpegündüz merkez binadan bir suçlunun kaçırılması oldukça cesaret isteyen bir işti.
"Peşlerine düşün ne duruyorsunuz! Sen ve sen benimle gelin!" Binadan hışımla çıkan Yusuf emirler yağdırarak merdivenleri telaşla iniyordu. Üzerinde hala gri boğazlı kazağı geniş paçalı siyah kumaş pantolonu vardı. Koltuk altlarına yakın duran çift silah askılıklarına yerleştirdiği silahlarının içi doluydu.
Verilen emirle harekete geçen bir polis memuru kendisine yakın olan ve duvarın önüne sırayla dizili bekleyen polis arabalarından birine çevik hareketlerle bindi. Diğer iki polis kapıları açmaya yöneldiğinde o anahtarı sokup motoru çalıştırdı ve gökyüzünü titreten korkunç bir sesle birlikte olanlar oldu.
Güneş yatağında korkuyla sıçradı.
İlk başlarda ne olduğunu anlamak zordu; kızıl alevlere teslim olan polis aracı içine önceden yerleştirilmiş olan patlayıcı yüzünden yarım saniyeden bile az bir süre içerisinde paramparça olmuştu.
Patlayan arabanın alev saçan parçaları etrafa fırlayarak saçıldı. Araçtan ve içindekilerden geriye kalan kısım büyük kara dumanlar çıkartarak yanıyordu. Alevlerin dumanı etraftaki insanları sanki sarhoş etmiş gibi afallatmıştı. Motoru çalıştıran ve araca yakın olan iki memurun bedeni de arabayla birlikte parçalanmış ve etrafa saçılmıştı. Kaosun tablosu rüzgarın savurduğu siyah dumanlarla dans ederek gözle görülen tüm gökyüzünü boyuyordu.
Patlamayla birlikte atmosfere yayılan sıcak ve itici hava dalgaları Yusuf'u geriye atarak indiği merdivenlere savurmuştu. Göz açıp kapayıncaya kadar üç memur can vermiş ve çevrede bulunan onlarca insan yaralanmıştı.
Her şeyi görüp hiç bir şey yapamamanın acısıyla kavrulan Güneş'in kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki bir an tekleyip duracağını sandı. Yüzüne esip kavuran sıcak hava dalgası onu yerinde sersemletmiş ve üstüne yağan alev parçaları ona dokunsa bile etkilemediği için ne yapacağını şaşırmış vaziyette dikilip kalmıştı. Savaş meydanındaki yıkıntı binalardan farkızdı.
Binadan oluk oluk dışarı akın eden insanlar yaralılara müdahale ederken bazıları da ufak yangın tüpleriyle yanan aracı söndürmeye çalışıyordu. Başını sertçe merdivene vuran Yusuf yüzünü buruşturarak başını ovalarken, yanan araçtan etrafa minik kıvılcımlar saçan, ufak fakat tehlikesiz bir patlama daha meydana geldi.
İnsanlar merdivenlerden inip çıktıkça ona çarpıyor ezilme tehlikesi yaşıyordu. Güneş'in kulakları sanki suyun altında basınca maruz kalmışçasına uğuldadı. Yardım etmeye çalışan insanların heyecanlı sesleri arasına çaresiz çığlıklar karışmıştı. Güneş ağırlaşmış bedenini hareket ettirerek Yusuf'a yöneldi. Sanki yardım edebilecekmiş gibi bir umuda kapılarak henüz zamanı gelmemiş anının içinde ağır çekime maruz kalarak ilerlemeye çalıştı.
Tanrı, ayaklarına görünmez halatlar bağlıyor, ciğerlerine çektiği havaya kurşun dolduruyor, ayağını bastığı zemini bataklığa çeviriyordu. Artık enerjisi tükenmişti. Uyku halinde yattığı yatağında kıpırdayamayacak kadar halsizleşmişti.
Şaşkınlıkla etrafına bakınıp ne olduğunu idrak etmeye çalışan Yusuf'a karşı içi acıyla doldu. Bir adım daha attı ve yağmur başladı. Her rüyada ve görüde duyduğu o tanıdık his bedenini sardı. Sanki yerin ve göğün gözleri vardı ve Güneş'i izliyordu. O gözler olucak olanları çoktan biliyordu.
Tanrı beni izliyor.
Karanlık ve kadim su onu geri çağırıyordu. Hafif çiseleme öyle bir şiddetlendi ki duru ve öfkeli damlalar değdiği yeri cam parçaları gibi kırmaya başladı. Onu izleyen gözler kapandı ve sırtını döndü.
Kırılan görüntüler silikleşerek bir bir karanlığa karıştı. Ruhunun enerjisi tükendiği için kendisinden yayılan ışıkla etrafı aydınlatamıyordu. Ellerini dahi göremediği zifiri karanlığa düştüğünde ayaklarını yutan suyu göremiyor fakat hissedebiliyordu. Başladığı yere geri dönmüştü.
Tükenmiş bedenini daha fazla taşıyamayıp suyun içine yığıldı ve su onu tükürür gibi rüyanın içinden gerçekliğe attı.
Ciğerlerine çığlık gibi bir nefes çekerek yatağında doğrulan Güneş nefes nefeseydi. Islak saçları terden daha da ıslanmış yanaklarına ve alnına yapışmıştı. Ruhu yorgun olsa da bedeni mücadeleye hazır biçimde dinlenmiş ve zindeydi. Bedeni hayatta kalmak için enerji sarf ederken ruhu görüler ve kader yollarını görebilmek için enerji harcardı.
Siyah su, ruhunun enerjisini emdiği için bir süre yeteneklerini kullanamayacaktı.
Saati kontrol ettiğinde yaklaşık dokuz saattir uyuduğunu gördü. Saat 11.44'ü gösteriyordu. Hiç huyu olmadığı halde uyuyakalmış ve işe de geç kalmıştı. Her zaman dakik ve zamanlı olan Güneş bu defa geç kalmıştı. Patlamanın gerçekleşmesine az bir zamanın kaldığını tahmin etti. Belki hiç yaşanmayacak olan bir anı da olabilirdi. Kadim suyun yansıttığı rüyalar her zaman doğruyu yansıtmıyordu fakat bu yaşantıyı riske atamazdı.
Yataktan nasıl kalktığını anlamadan alt kattaki ev telefonuna koştu. Tekli koltuğa kıvrılmış kitap okuyan Ebru telaşlı arkadaşını görüp ne olduğunu sorsa da bir cevap alamadı.
Ezbere bildiği numarayı çevirirken telefonun yuvarlak numaralarını her çevirdiğinde geri gelmesini beklemek sinirlerini bozuyordu. Fakat telefondan hiç ses çıkmayınca bu işte bir terslik olduğunu anladı. Ebru yerinden kalkıp yanına giderek; "Ne oldu dedim duymadın mı? Hem sen niye işte değilsin?"
Güneş hiddetle; "Bu telefon neden çalışmıyor?"
Ebru kaşlarını kaldırarak pencereyi işaret etti; "Gürültüyü duymuyor musun? Elektrik direklerinde kaçak varmış sabahın köründen beri uğraşıyorlar ama gelmedi. Sen bu gürültüde nasıl uyudun?"
Sanki tüm evren bir olmuş onu yavaşlatmaya çalışıyordu. Güneş; "Ne yapmak gerek? Ne yapmak gerek?" diye söylendi ve telefonu kırarcasına kapattı.
Üzerini değiştirmek için merdivenlere yöneldi "Güneş, sen iyi misin? Beni korkutuyorsun!"
Güneş; "Emin ol benim kadar korkmuyorsundur!"
Odasına girdiği gibi pijemalarını üstünden sıyırıp yere atarak dolabından ne bulduysa alel acele üstüne giydi. O esnada Ebru temkinlice arkadaşına seslendi; "Güneş?"
Güneş; "Olmamalı. Gerçekleşmemeli!"
Ebru farkında olmadan titreyen arkadaşına dokunmaktan korkarak onu sesiyle yatıştırmayı denedi; "Tamam. Bırak da dana yardım edeyim tamam mı? Önce bir nefes alalım. Birlikte. Hadi."
Sandalyesinin sırtına astığı trençkotunu kaptığı gibi koşarak merdivenlere yöneldi. "Şuan nefes almaya bile zamanım yok!"
Apar topar merdivenleri indiler. Duvardaki asılı anahtarlıkta diğer anahtarları gürültüyle yere düşürerek arabanın anahtarlarını aradı. Güneş; "Nerede? Arabanın anahtarları nerede?" diye bağırdı.
Ebru endişeden dolan gözleriyle; "Ananene bir arkadaşına ziyarete gitti, araba onda. Neler oluyor söyleyecek misin? Nereye gidiyorsun?"
Güneş sadece arkadaşının gözlerine çaresizce bakmakla yetindi. Kendini dışarı attı.
Derin bir nefes alarak etrafına bakındı. Tam o esnada biraz uzağındaki evin önündeki yeşil rengi andıran taksi arabasını gördü. "Hey! Bekle beni! Bekle!" El sallayarak taksiye doğru koluna astığı trençkotunu giyerek koştu.
Taksiden inen orta yaşlı komşusu bagajdan çıkartıp açtığı tekerlekli sandalyeye kucağında taşıdığı yaşlı ve çelimsiz annesini bindirmeye çalışıyordu. Şoför tekerlekli sandalyeyi sabit tutmaya çalışarak adamın annesini oturtmasına yardım ediyordu.
Güneş hızlıca yanlarına vardığında "Abi polis merkezine! Hemen gitmem lazım hadi!" Çoktan yolcu koltuğunun kapısını açmış derdini anlatmaya çalışıyordu. Sesi sakin ve buyurucuydu.
"Tamam kardeşim, bir dakika bekle." dedi yatıştırıcı ve uyuşuk bir sesle taksi şoförü. Yaşlı kadını sandalyesine yerleştirmişler ve ayaklarını pedallara koymaya çalışıyorlardı.
Onların uyuşukluğu karşısında iyice sinirlendi. "Abi hadisene acelem var diyorum!" diye bağırdı.
Yaşlı kadının oğlu; "İki dakika beklesen ölür müsün görmüyor musun halimizi! Biraz saygın olsun be!"
Güneş kızarık gözlerinden ateşler saçarak "Evet ölürüm! İki dakika değil bir saniye bile bekleyemem! Laf anlamanız için illa ölmeleri mi gerekiyor!" Kademe kademe yükselen sesiyle çıldırmış gibi bağırıyordu. Arkaya dolanarak açık bagaj kapısını arabayı titretecek sertlikte kapattı.
Yaşlı kadın yarı baygın sesiyle "Aman, aman Haşmet bulaşma. Bırak bırak." Elini sinek kovar gibi salladı.
Güneş'in sert tepkisi karşısında aşağılanmış hisseden iki adam bir şey diyemeyerek birbirlerine baktılar. "Bir şey yok anacım merak etme sen." dedi oğlu annesini heyecanlandırmamak için.
"Başlarım sana da iki dakikana da..."
Kendini açık şoför kapısından içeri atarak üzerinde duran anahtarı çevirdi. "Hop, hop! Napıyosun lan sen! İn aşağı!"
Gaza yüklenirken açık kapıyı kapattı. "Lan, mantak karı!... Durdur arabayı! Dur dedim sana be!.." Şoför koşarak yetişip cama yapışsa da araba hızlanınca ezilmemek için kendini geriye attı. Arkasında bir dizi küfür ve hakaret bırakarak vitesi arttıran Güneş, şehir içinde yapmaması gereken bir süratle ezbere bildiği yolları kat etmeye başladı.
Zaman o kadar hızlı geçiyor aynı zamanda da geçmek bilmiyordu. Düşünceleri gözlerini kör etmiş gibi gördüğü ve geçtiği yolları hatırlayamıyordu. Düşündüğü tek şey o üç memur can vermeden oraya ulaşmaktı.
Alay eder gibi o ses yine zihnini tıka basa doldurdu.
Ölüme engel olamazsın.
Tınısında bastırılan keder ve bilmişliğin getirdiği alaycılık vardı. "Kes sesini kes!" Elini direksiyona vurarak bağırsa da zihnine yapışan ses gördüklerini algılamasını bile engelliyordu.
Zamanında Akgün'ün başına gelecekleri de görmüş fakat engellemek için bir girişimde bulunmamıştı. Çünkü gerçekleşmesine ihtimal vermemişti. Bu bencilliği Akgün'ü baba katili yaparak ıslah evine sürüklemişti.
O günden sonra yoğun bunalıma giren Güneş saçma da olsa gerçek de olsa kendi görülerini ve kadim suyun yanılsamalarını son derece ciddiye alarak hareket etmeye başlamıştı. Soğukkanlılığını korumaya çalışsa da olabilecek ihtimalleri görüp felaketlere önceden yetişemediğinde tüm bedenine batan vicdan azabı hissini çok iyi biliyordu.
Nihayet polis merkezine yaklaşmıştı ki merkezin önündeki ana yolda, kırmızı ışık yüzünden kitlenmiş trafiğe denk geldi. Lanet ederek anahtarı alıp arabadan indiğinde, arkasında arabaların içinden bağıran sürücülere aldırmadan merkeze koşmaya başladı.
İçten içe durumu belki birinin fark etmiş olmasını umuyordu. O patlayıcı oraya nasıl yerleştirilmişti? Birinin görmüş olması için dua ediyordu.
Nefes nefese koşarak büyük ana giriş kapısından girdiğinde tüm tüyleri diken diken oldu. Hızlı adımları yavaşladı. Kusucakmış gibi hissetti ve tüm bedeni başından kaynar su dökülmüş gibi titredi.
Aynı sahne gözlerinin önündeydi.
Merdivenlerin sonunda hazır bekleyen polis aracı, başı eğilerek merdivenlerden indirilen genç çocuk ve etrafta kalabalık insan topluluğu. Bazısı içinde çocuklarında olduğu sivil varandaş bazısı ise polis memuruydu. Nutku tutulmuş vaziyette olduğu yere çivi gibi çakılmıştı. Olduğu yerden bağırmak istedi. Sanki birisi görünmez bir bezle ağızını kapatmış gibi hissetti.
Yanından saçlarını ve trençkotunu savurarak süratle giren siyah mercedes kalabalığı dağıtarak drift çekti ve çıkışa dönük durdu. Beklenildiği gibi içeriden arka kapısı açıldı. "Hayır." Diye fısıldadı. Yitip giden canları ve yetim kalan çocukların ağlayışını duyar gibi oldu.
"Hayır." Fısıltısı çığlığa dönüştü ve çevredekilerin irkilerek ona bakmasını sağladı. Elleri kelepçeli gencin yüzündeki pis gülümsemeyi gördü. Sanki arkasından biri iteklemiş gibi öne atılarak polis arabalarını işaret etti ve "Polis arabalarından birinde bomba var!" Tüm gücüyle bağırsa da sesi ulaşması gerektiği kadar ileri gitmedi. Birkaç insan onu duymadı ve birkaçı da telaşla geriledi. "Boşaltın burayı! Kaçsanıza!"diye bağırdı.
Genç önce tökezledi sonra kafasıyla memura vurdu ve koşarak kapısı açık arabaya bindiği gibi toz oldular. "Uzaklaşın, duymuyor musunuz! Arabada bomba var!" Tüm bunlar Güneş deli gibi etrafta kollarını sallayıp bağırırken oldu. Kalabalık onu mu dinlesin yoksa olayı mı seyretsin ikilemi yaşarken Güneş'in sesi; bağırmaktan mı yoksa yaşadığı kaygıdan mı bilinmez kısılmıştı. "Arabada patlatıcı var diyorum du..."
Sözünü kesen ayaklarının altındaki zemini tir tir titreten patlama ve üzerine atılıp onu yere yapıştıran beden oldu.
Yusuf onun bağırtısını ikinci kattaki rapor odasının açık penceresinden duymuş ve koşarak aşağı inerken patlayıcı olduğunu önüne gelene duyurmuştu. Güneş'in bağırtısını duyan diğerleri onu tanımadığı ve sözlerine Yusuf gibi inanmadıkları için ne yapacağız ye düşünerek vakit kaybetmişlerdi.
Fakat yeterince hızlı davranamadılar. Olması gereken oldu ve Tanrı kader çarkını çevirdi, azrail geldi ve üç ruhu teslim alarak gitti. Ölümün havayı bile kesebilecek keskinlikteki tırpanını hiç bir fani davranış engelleyemezdi. Güneş Günebakan, ölüme engel olamamıştı.
##
BÖLÜM SONU
