İçeriğe geç

ÇİFT YILDIZ

Bölüm 10 · 13 dk okuma

ÇİFT YILDIZ

Bölüm 10

KIZIL YIĞIN II

KIZIL YIĞIN II

Güneş buraya gelirken el koyduğu taksi arabasını bıraktığı yere doğru koşmaya başladı. Yolun ortasına bıraktığı arabayı çekmedikleri için şükretti. Doğrusu yaşanan kaostan dolayı arabayı ordan çekmekle kimse uğraşmamıştı. Cebinden çıkarttığı anahtarla aracı açarak içine atladı ve motoru çalıştırarak yola koyuldu.

Kırmızı mavi ışıklarıyla bağıra çağıra süratle yol alan ambulans arabasının hemen arkasındaydı. İçinde kabaran ağlama krizini bastırmaya çalışsa da sonunda dayanamadı.

Kısık nefesler alarak sessizce ağladı. Nefesini tutarak kendini susturmaya çalıştı. Ağlaması dinip de uzun iç çekişlere döndüğünde alt dudağının titremesi de durdu.

İki eliyle direksiyonu sımsıkı tutuyor arada görüşünü engelleyen göz yaşlarını elinin tersiyle siliyordu. Nihayet ambulans hastaneye ulaştığında Yusuf kapıda hazır bekleyen sağlık görevlileri tarafından karşılanarak içeri götürüldü.

Hastanenin girişi ambulans arabalarıyla yığılmış durumdaydı. Her birinden çıkan ışıklar ve tiz ses sakin insanı bile heyecanlandırıyor, kaygılandırıyordu. Arabaların arasında sıkışıp kalan Güneş, gelen ambulanslara engel olmaması için el koyduğu aracı hastanenin bahçesinde bulduğu bir boşluğa bıraktı.

Ardı ardına hasta taşıyan ambulansların arkası kesilmiyordu. Hastane kapısından içeri giren Güneş, kendisini acile gelen ve durumu çok da acil olmayan hastaların ve oradan oraya koşuşturup duran doktorların ve hemşirelerin içerisinde buldu.

Her kafadan bir ses çıkıyor, konuşulması gereken şeyler ve çok alakasız kelimeler havada uçuşuyordu. Güneş havada uçuşan bir kaç önemli cümleyi yakalayarak patlamada yaralanan kişilerin ayrı bir bölüme alınarak tedavi edildiğini öğrendi.

Beyaz önlüklü görevlilerin sürekli girip çıkıp durduğu iki kanatlı yüksek kapının ardındaki odada olmalılardı. Güneş tereddütsüz şekilde içeri giren hemşirenin aralık bıraktığı kapıya davrandı. Kapıda dikilen güvenlik görevlilerini, yolunu kesip koluyla barikat yapıp girmesini engelleyene kadar fark etmemişti.

"İçeri giremezsiniz hanımefendi!"

Güneş; "Yaralılardan biri yakınım, az önce geldi onun yanında olmalıyım."

Güvenlik görevlisi; "Şu an acil bir durum olduğu için içeri yetkisiz kimseyi almamamız söylendi. Lütfen zorluk çıkartmayın." dedi kibarca.

Güneş; "Size zorluk çıkartmıyorum sadece ne durumda olduğunu merak ediyorum! Hem ben de doktorum... Bir saniye!"

Sedyeyle getirilen yaralı bir adamı kapıdan geçirmek için Güneş'i ittirerek kenara çektiler. "Kenara geç kardeşim kapatma yolu!"

Ceplerini kurcalayarak polis merkezinde kullandığı kartını bulmaya çalışıyordu fakat yanına almadığı çantasının içerisinde unutmuştu.

Kartını bulamadı ve omuzlarındaki trençkotunun yokluğundan üşümeye başlayınca Yusuf'un perişan görüntüsü gözleri önüne geldi.

İki eliyle saçlarını geriye tarayıp dolan gözlerini sildi. İçine çektiği hava is kokuyordu. Sonra kulaklarına dolan çınlama diğer sesleri bulanıklaştırdı. Hafiften başı dönüyor ve görüşü buğulanıyordu. Hastanenin beyaz koridorlarını, köşeden yavaşça süzülerek zemine yayılan gri dumanların istila ettiğini fark etti.

Kar tanelerini anımsatan kül yağmuru başladı. Sonra her yer kırmızı alev dalgalarına teslim oldu, tutuncu ışıkların dalgaları tavanları kararttı. İnsanların tepkilerini ölçmek için onlara baktı ama kimsede bir değişiklik görmedi. Bu bir yanılsamaydı. Kibirli karanlık su onunla alay ediyordu. Aklını bulandırıyor onu delirtmek istiyordu. Yanan eşyalardan çıkan çıtırtılar çoğaldı. Kulaklarındaki çınlama derinlerden gelen bir uğultuya dönüştü.

Gözlerini kapatmaya korkarak tanrıdan güç dilendi. Dudaklarını kıpırdatarak sonu gelmeyen bir dileği fısıldamaya başladı.

Kalabalığın içinden biri ona ismiyle seslendi. "Yeter sus artık! Seni duymak istemiyorum!"

İsmini yineleyen o lanetli ses kalabalığı ittirerek kendine yol açtı. Ona yaklaştıkça içini ürperten ses değişti ve çok sevdiği yakın arkadaşının tanıdık samimi sesine büründü.

İnsanları ittirerek arkadaşının yanına gelen Ebru, onu omuzlarından tutup bedenini süzerek "Yaralandın mı? İyi misin? Sana bir şey oldu mu?"

Arkadaşının dokunuşuyla kara dumanlar çekildi, alevlerin gölgeleri söndü, kül yağmuru dindi, burnunu yakan yanık kokusu yerini hastanenin bilindik serum kokusuna bıraktı.

"Güneş?"

Bir kabustan uyanır gibi sıçrayarak kendine geldi ve yaslandığı duvardan ayrılarak kendini Ebru'nun kollarına attı. "İyiyim. İyiyim bir şeyim yok." Kurduğu cümlenin her bir harfinden utandı.

Yusuf harab olmuş bedeniyle acı içerisinde nefes alırken iyi olduğunu söylemek ona nankörmüş gibi hissettirdi.

"Çok şükür. Çok şükür iyisin.Beni korkuttun." İki arkadaş birbirlerinden ayrıldı ve Ebru dostunun kollarını onu ayakta tutmak ister gibi sıkıca tuttu.

Hantal ve telaşlı adımlarla Ebru'ya yetişmeye çalışan Sultan hanım torununu sağ salim görünce rahatladı.

Sultan hanım torununu kucaklayarak; "Ah benim canımın canı yavrum. Sana bir şey olucak diye çok korktum!"

Güneş; "İyiyim ananene, iyiyim ben. Endişelenme."

Ananene; "Sen hiç akıllanmaz mısın ? Biraz anne sözü dinlesen ne olur?"

Ebru; "Tamam hadi burada durmayalım çok kalabalık, dışarı bahçeye çıkalım."

Güvendiklerin uyarıları ile kalabalıklığı dindirmek için diğer insanlarla birlikte dışarı çıktılar.

Bahçeye çıkıp banka yan yana oturdular. Güneş'i aralarına alıp neler olduğunu sordular fakat cevap vermek yerine başını iki yana sallamakla yetindi. Ağlamamak için kendini o kadar sıkıyordu ki başına ve ensesine ağrılar girmişti.

Sonradan kafasına dank etmiş gibi Güneş; "Siz buraya neden geldiniz? Birine bir şey mi oldu?"

Sultan hanım; "Yok yok kimseye bir şey olmadı. Seni bulalım diye geldik."

Güneş dokunsalar ağlayacak gibi durduğu için ona yaklaşmakta temkinli davranıyor sözlerini seçerek kullanıyorlardı.

Ebru; "Patlama haberi radyoda verildi bizde polis merkezine gittik sana bir şey olmasından korktuk. Oradakiler de hastaneye gittiğini söylediler. Şu bıyıklı adam adı neydi Tarık mı? İşte o söyledi bizi tanıdı da."

Başını ağır ağır salladı. Ananene ve Ebru, Güneş'in yakın dostu olan Yusuf'un yaralandığı haberini almışlardı ve konuyu nasıl açacaklarını düşünüyorlardı. Ebru'nun imalı bakışları ile ananene konuyu açtı; "Eve gidelim mi yoksa bekleyecek misin kuzum burada?"

Güneş; "Siz eve gidin. Benim burada kalmam gerekiyor."

Ebru; "Durumu nasılmış bir şey söylediler mi?"

Güneş; "Yok soracak insan bulamadım ki! Yaralıların olduğu odaya da almıyorlarmış kimseyi."

Sultan hanım; " Normal bir durum değil almazlar tabi. Çok kalabalık kime laf anlatsınlar."

Güneş; "Biraz sakinlesin yine bakacağım içeri."

Ebru; "Sen iyi misin peki?"

Güneş cevap vermek yerine etrafa bakındı. İyiyim diyemiyordu fakat kötüyüm demeye de utanıyordu. Sakince cevapladı; "Siz gidin hadi, zaten kalsanız da yapacağınız bir şey yok. Ben de Tarık komiser gelince Yusuf'u ona bırakıp gelirim."

Ananene; "Yanında kalalım yavrum ne olur ne olmaz."

Güneş; "Ne olacağı belli olmuyor ananene eve gidin bir de sizi düşünmeyeyim şimdi. Birazdan gelir bizimkiler. Hatta belki gelmişlerdir."

Ebru; "Güneş haklı ananene yalnız kalmaz diğerleri gelince. Kalabalık yapmayalım bir de biz."

Ananene; "İyi madem sen nasıl istersen yavrum. Bir şey olursa telefonla ara haber et beni merak ederim."

Kalkıp arabaya gitmeden önce ananene torununu sıkıca kucakladı. Ebru üzerindeki ceketini çıkartarak arkadaşının üşüyen onuzlarına attı. "Eve gidiyorum zaten giy de üşütme."

"İyi olur. Teşekkür ederim."

Ebru; "Sultanım sen geç arabaya ben geliyorum şimdi."

Sultan hanım; "Tamam çok bekletme beni!"

Ebru; "Ananeneyi eve bıraktıktan sonra gelebilirim istersen, yalnız kalmanı istemiyorum."

Güneş; "Düşünmeye ihtiyacım var. Biraz yalnız kalsam sorun olmaz. Yusuf'tan haber alana kadar burada kalmak istiyorum."

Ebru; "Orada ne oldu Güneş? Bu patlama neyin nesiydi?"

Güneş; "Yetişebilirdim, olanları engelleyebilirdim." diye fısıldadı.

Ebru; "Kendine bunu neden yapıyorsun? Her şeyi kontrol edemezsin, Tanrı'nın işine karışamazsın! Şu haline bir bak ağlayamıyorsun bile! Kendini benim gözümde bir görsen! Kaskatısın, sanki dokunsam parçalara ayrılacaksın!"

Güneş dolan gözleriyle; "Yusuf'un ve diğerlerinin yaralanmasına üzüldüm. Engelleyemediğim için kahroldum. Ama... ama kaldıramadığım şey..."

Elinin tersiyle firari birkaç gözyaşını silip ağlamasını engellemek için dudaklarını büzdü. Ebru devam etmesini ister gibi başını salladı. Artık gözlerinden öfke ve hayal kırıklığı taşıyordu. "Akgün'ün işiydi."

Ebru arkadaşına uzun uzun baktıktan sonra "Nasıl?" diyebildi.

Güneş; "Ona çalışan adamlarından birini yakalamıştık. Patlama bir uyarı mıydı yoksa dikkatleri dağıtmak için mi bilmiyorum ama onu kaçırdılar."

Şaşkınlıktan elini ağzıyla kapatan Ebru; "Korkunç bir şey bu! Üstelik daha geçen gün sen ona... inanamıyorum."

Güneş; "Bende inanmak istemiyorum."

Ebru; " Ne yapıcaksın peki?"

Güneş; "Her zaman yaptığım şeyi tabi ki. İşimi."

Ebru; "Güzel, farklı düşüncelere kapılman için zaten çok geç. Pekala o zaman sana bir şey verebilirim. Onu yakalamana yardımcı olacak bir şey." Bakışları çantaya kaydı. Güneş omzunda asılı çantanın içerisindeki şeyin zonkladığını hissetti. Yaşam gibi sıcak ve döngüsel bir nesne, onun varlığının enerjisini taşıyan bir metal parçasıydı. Görmese de bunu hissetti.

Ebru; "Koltuğun arasına sıkışmıştı. Onun olduğunu anladım. Sana vermek için en doğru zamanı tahmin edemesem de bence şu an duruma uyuyor."

Güneş çantanın üstünde avucunu gezdirerek enerjiyi hissetti. "Ne tesadüf ama!"

Ebru arkadaşına sarıldı. "Kendini tehlikeye atma seni gebertirim. Ömrümden ömür gitti sayende. Bir günde kırıştım."

Birbirlerinden ayrıldıklarında Ebru'nun belli etmemeye çalıştığı endişe gözlerine yansıyordu.

Soğuk bir tebessüm takınarak arkadaşıyla vedalaştı.

Onlar uzaklaşınca Güneş, kısa bir an kendini yapayalnız hissetti. İçindeki çarkta dönüp duran kıvılcımlar saçan enerjinin yarattığı heyecanı ve tahribatı kendinden başka kimsenin anlayamayacağını biliyordu. Bu yalnızlığı o seçmemişti, ona vadedilmişti.

Belki onun gibiler vardı. Diken üstünde yaşayıp sürekli huzursuz gezenler. Ama hiç biri yeterince yakın değildi. Ya da Güneş öyle sanıyordu.

Hastane oldukça büyüktü ve Güneş kendini toplayabilmek için biraz kendini dinlemeli, nefes almalıydı. Acil binasının arka tarafına dolanarak blok binalardan birine giden taşlı yolda yürümeye başladı. Hastane içerisinde her bölüme ve alana ait birbirinden ayrı binalar bulunmaktaydı. Oldukça geniş bir alana tekamül ediyordu.

Doktorların öğle arasında dinlenebilmeleri için tasarlanmış olan yolun kenarındaki ufak bahçe alanına girdi. Oldukça kalın gövdeli yaşlı bir ağaca sırtını dayadı.

Çantanın içerisindeki nesne her neyse ona dokunmak istemiyordu. Görebileceklerini görmek istemiyor, bir felaketi daha kaldıramayacağını biliyordu. Yaşlı ağacın grileşen göğün altında salınan yapraklarla dolu dallarını izledi.

İçinde kabaran inancına güvenerek gökyüzüne fısıldadı; "Bir gün sona erecek mi? Bu histen kurtulabilecek miyim? Tanrım, yalnızlığım sona erecek mi?"

Ağır ağır çıtırtılar çıkartan ağacın dalları cevap verir gibi uğuldadı. Akşam vakti yaklaştıkça hava soğuyor, rüzgar hırçınlaşıyordu.

Ananenesinin yanında kendini tutma çabaları onun duygularını biriktirmişti. Yusuf'un yanına gitmek istiyor aynı zamanda da çekiniyordu. Yeteneklerini doğru kullanamadığını düşünüyor yerinde bir başkası olsa her şeyin daha farklı olabileceğine inanıyordu. Dile getirmese de kendinden utanıyordu.

Sessizce hıçkırarak ağlamaya başladı. Göz yaşları akmak için birbirleriyle yarışıyordu. Rüzgar ıslak yanaklarını üşütüyor ellerini titretiyordu.

Beklenmedik biçimde o ses yine çıkageldi. Bu defa alay etmek için değil. Sadece Güneş'in duyabildiği yıllanmış ve taşmayı bekleyen bir şefkati göstermek için. Griden maviye dönen gökyüzünden gelen bir mırıldanmaydı. Bu ritmi biliyordu. Ağlaması, gelip geçen yağmur bulutu gibi kısa ve sessizdi. Gelip geçti. Derin iç çekişler eşliğinde gövdesindeki çiçekleri coşturan melodiyi dikkatle dinledi.

Annesinin, ona çocukken uykuya rahat dalabilmesi için söylediği ninniydi bu. Bu mırıltı onu kalabalıklaştırdı yalnızlığını dağıttı. Islak yanakları iç huzurun getirdiği tebessümle gerildi. Beklediği yanıtın beklediği zamanda gelmesi içini ısıttı.

Yetkinliğin kuvveti onu sarıp sarmaladı, rüzgar bedenine dolanıp onu kucakladı. Fısıltıları cevapsız kalmadı. Sahipsiz sesin mırıldandığı ninniye eşlik etti. Eski anıları elinden tuttu, onu kaldırdı.

Ninninin mırıltısında keder vardı, kavanozdaki ölü kelebeğin sıkışan ruhu, taş duvarların soğukluğu, ufacık pencereden sızan gümüş ışığın umudu vardı. Ninninin mırıltısında bir gün o ufacık kafesten kurtulabilmenin umudu değil, ona yaşama tutkusunu bahşeden güneşli günleri görebilmenin beklentisi saklıydı.

Güneş yavaş yavaş, karanlık suyun soğuttuğu ıslak ruhunun ısınmaya başladığını hissetti. Harcadığı enerjisi yerine geliyordu. Huzurlu bestenin ritmi, bulutların arasında kaybolup giden kuşlar gibi azalarak kayboldu.

Kaybolan ses ardından son saatlerde yaşanan gerçekleri su yüzüne çıkardı. Artık onlarla yüzleşebilme gücü vardı. Kahve karası gözlerinden içinden taşan ruhunun hırsla korlanan alevleri taşıyordu. İrisleri koyulaşarak kızıla çalıyordu. Ona vadedilenler onu güçlendiriyor hazır hale getiriyordu.

Elinin içiyle yüzündeki gözyaşı izlerini temizledi. Yaslandığı yerden doğrularak rüzgarın karıştırdığı saçlarını düzeltti. Çantanın içerisindeki her neyse onu göremiyordu fakat varlığı onu çağırıyordu.

Nesnenin içi ateşle doluydu bunu biliyordu. Fakat ateşin sıcaklığını metalin soğukluğu hapsediyordu. Tıpkı Akgün Ağan gibiydi. İçi çıkmaz sokaklarla doluyken bitmek bilmeyen bir yol gibi görünürdü.

Çiğerlerine derin bir nefes çekti. Aklını sakinleştirdi. Kalbini arındırdı. Zihnini göreceği şeylere hazırladı. Çantanın kapağını kaldırıp elini diğer ufak eşyaların arasına sıkışan, doğrudan onu bekleyen küçük metal kutuya götürdü.

Parmaklarının ucunu soğuk ateşler tutuşturdu. Bir çakmaktı, ona ait bir çakmak. Zippo çakmağın üzerindeki oymalı işlemeleri hissetti. Çıkartıp göz hizasına getirdi.

Üzerindeki, el yazısı biçiminde metale işlenmiş olan A. A. harfleri dikkatini çekti.

Zihni Güneş'i içine davet etti. Tek eliyle tuttuğu saf gümüşten çakmağın kapağını kaldırdı ve ateşledi. Gözlerini kapattı.

Karanlık ve geniş bir odanın hayali kapalı göz kapaklarının ardına düştü.

Anıyı zihnine iyice düşürebilmek için çakmağın kapağını kapatarak tekrar açtı ve tekrar ateşledi.

Akgün odada sırtını gömdüğü tekli koltukta bacağını diğerinin üzerine atmış oturuyordu. Yüzü net olarak seçilemese de düşüncelerine hapsolmuş gibi sessizdi.

Ayın ışıkları pencereden süzülerek kitaplarla dolu rafları, tek kişilik dağınık bir yatağı ve yerlerde ki buruşuk kıyafetlere değiyordu. Fakat odanın dip köşesindeki heybetli adama yetişemiyordu. Akgün yüz hızasına kaldırdığı elindeki gümüş çakmağını yaktı.

Kusursuz kaşları ve büyülü gözleri ateşin ışığında belirdi. Ateşi söndürdü. Tekrar yaktı. Sanki düşünceleri onu sıkmış, bunaltmıştı. Rahat pozisyonuna karşın huzursuzluğun sisleri bedenini çevrelemişti. Güneş geçmişteki bu yaşantının içerisinde onu düşündüren şeyi merak etti.

Genç adamın belli aralıklarla çakmağı yakıp söndürmeye devam etti. Tekrarladığı davranış saatin tik takları gibi monoton sesler çıkartıyordu. Havanın karanlık olmasına karşın dışarıdan insan sesleri gelmeye devam ediyordu. Güneş işlek bir caddede veya meydana yakın bir daire olduğunu düşündü.

Ayın gümüş ışığı parıltısını kaybedip kitaplar ve kırışık kıyafetler silinmeye başlayınca Güneş elindeki çakmağı kapağını kapatarak söndürdü ve tekrar ateşledi. Silinen görüntüye asılarak yerinde kalmasını sağladı. Nerede olduğunu bulmalıydı. Ağır adımlarla pencere pervazına yürüdü.

Çakmaktan çıkan ritmik sesler kesildi. Akgün çakmakla oynamayı bırakmış, yerinde kıpırdandığını belli eden hışırtılar çıkartmıştı.

Güneş pencereden dışarı bakınca oldukça yüksek bir dairede olduğunu anladı. Cadde boyunca uzanan ışıltılı tabelaların, otellerin, lokantaların ismini aklına kazıdı.

Cadde, gece olmasına rağmen çok olmasa da kalabalıktı. Işıltılı tabelası olan bir bardan içeride çalan yüksek müziğin uğultusu insan seslerine karışıyordu.

Her yarım dakikada bir lüks araçlar geniş caddeden sarhoş insan topluluğunu dağıtarak geçiyordu. Bir bağırtı dikkatleri çektiğinde içinde bulunduğu binadan yaka paça bir adam dışarı atıldı.

Güneş tabelalarda yazan isimleri ezberleyip gördüklerini aklına kazımakla meşguldü dışarıdaki olaya dikkatini vermedi. Akgün'ün yerinden yavaşça kalkıp önünde durduğu penceye doğru yanına geldiğini hissetti.

Gürültünün sebebine bakmak için kalkmış olmalı diye düşündü. İri bedenin gölgesi yaklaşarak üzerine düştü. Pencereye düşen silik görüntülerine baktı. Ayakları çıplak, üzerinde içinde bayaz t-shirtünü gösteren düğmeleri açık gömleği ve çıkartıp gelişigüzel yere attığı takım elbisesiyle uyumlu pantolonu vardı.

Bakışları kendi görüntüsüne kaydı. Bir hafif rüzgar bulutu onu çevrelemiş etrafında halkalar çizerek dönüyordu, tenini gıdıklandırıyordu. Uyuşuk rüzgardan altın toz zerrecikleri dökülüyordu.

Güneş bedenini gölgenin sahibine çevirdi. Saçının dört teli kirpiklerinin üzerine düştü. Akgün, karşı binanın tabelasından yansıyan mor mavi ışıklar altında doğrudan Güneş'in gözlerine bakıyordu.

Genç adamın heybeti hem korkutucu hem de güven vericiydi. Zihninin içinde bile olsa t-shirtün açık bıraktığı sıcak boynundan yayılan kendine has kokusunu alabiliyordu.

Güneş ona bir kafa boyu yükseklikten bakan adamın onu göremeyeceğini biliyordu. İnsanların geçmişteki anılarına bir hayalet gibi görünmeden süzülür iz bırakmadan çıkar giderdi. Sadece almak istediklerini alır, görülmesi ve bilinmesi gereken şeyleri öğrenirdi. Fakat ters giden bir şeyler vardı.

Zira geçmişin anısına süzülerek gördüklerinin bir yanılsama olduğunu; gözlerini açtığı anda her şeyin toza dönüşüp gideceğini düşünüyordu. Yanılsama olan kendisiydi. Ve bunu hala fark etmemişti.

Akgün'ün onu göremediğini ve sadece arkasında kalan herhengi bir nesneye dikkatlice baktığını düşündü. Fakat genç adam elini Güneş'in elini koyduğu soğuk pencere mermerine koyarak yüzüne doğru eğildi ve bakışları Güneş'in bir gözünden diğerine geçti. Parmakları, birbirine çok yakındı.

Geçmişteki bir anıda iz bırakmaktan korkan Güneş soluğunu yutarak heykel gibi kıpırtısız kaldı. Gözleri buluştuğu anda rüzgar aktığı yönün tersine dönmeye başladı. Genç adam burnundan sert bir nefes vererek kendisiyle alay eder gibi gülümsedi.

"Şimdi de hayalin mi çıkageldi?"

Elini Güneş'in kirpiklerine tutunan dört tel saçı çekebilmek niyetiyle kaldırdı. Güneş temkinli ve yavaşça geri çekildiğinde genç adam gerçekliğin ve hayalin arasında bocaladı.

Yukarı kıvrılan dudaklarını utanmaz melekler halatlarına asılarak indirdi. Gözleri şaşkınlığın parıltılarını taşırken sadece bir saniye kaşlarını çatıp geri açtı. Anlamaya çalışır gibi bir hali vardı.

Güneş yaramazlık yaparken yakalanmış ufak bir kız çocuğu gibi sindi.

Havada kalan elini Güneş'in yüzüne yaklaştırdı. Hava akımını hissetti. Uçuşan parıltılar tenine çarptı. Parmaklarının ucuyla dokunmadan yüzünü okşadı.

Akgün onu görüyor, varlığının sıcaklığını hissediyordu. Güneş geçmişteki anının içinden çıkabilmeye çalışsa da çıkamadı. Akgün'ün bakışları onu bu karanlık odaya zincirlemişti sanki.

Akgün, Güneş'in daha fazla tutamadığı soluğun sıcak esintisini yüzünde hissetti. Güneş'in yüz hizasından doğruldu. Onun hayalinin çıkagelmediğini anladı.

İkisi de bakışlarını birbirinden ayıramıyordu. Akgün elini mermere sürterek ona yaklaştı. Güneş çekilerek sırtını pencerenin yanındaki duvara yasladı. Anıya zarar vermemek için bir an önce gözlerini açmak istiyor aynı zamanda da öfke dolu olsa da varlığıyla yumuşadığı bu adamın yanında kalmak istiyordu.

Aklı karışmıştı ve kalbi patlayacak gibi hissediyordu. İçindeki enerji o kadar aydınlandı ki gövdesinden ve kollarından bir ışık hüzmesi çıkıcak gibi hissetti.

Güneş gerçekleri ve istekleri arasında gidip gelirken; Akgün aklında dönüp duran soru çarkını çeviriyordu. Akgün, varlığını kanıtlamak için ona delicesine dokunmak istiyordu fakat onu hissedememekten korkuyordu.

Konuşuyorlardı. Fakat sadece gözleriyle.

Biraz daha yakınlaşarak onu duvarla arasına hapsettiğinde Güneş artık taşıyamadığı duygu yoğunluğundan bunalarak sağ eliyle onu göğsünden ittirdi. Ardından önce gümüş bir ışık saçtı ve sonra toz zerrecikleri gibi dökülerek kayboldu.

BÖLÜM SONU

Güneş’in güçleriyle alakalı olan sahneler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Artık daha çok Güneş&Akgün sahnesi göreceğiz.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.