Yoğun bir güne uyanmış, üzerime ne bulduysam geçirmiştim. Bugün yine işe geç kalmıştım. Üniversite sınavları yaklaşırken hem dersler hem de part-time çalıştığım kafe arasında sıkışıp kalıyordum. Bugün normal saatlerimden fazla çalışacak mesai ücreti alacaktım. Kafe inanılmaz yoğunluktaydı. Burası küçük butik bir işletmeydi. Ancak dış görünüşü itibariyle oldukça dikkat çekiyordu. Taş duvarlar ve taş yollar mekanı daha da özelleştiriyordu. Ayrıca açık alandı. İşletmenin sahibi çok tatlı İtalyan bir hanımefendiydi. Burada kullanılan tatlıların malzemeleri de İtalya'dan getirtiliyordu. Hatta tatlıların çoğunu kendisi yapıyordu ve her biri günlük hazırlanıyordu.
Bu kadar yoğunlu aşıp mutfağa girmeyi başardığımda Lucrezia hanım yeni oturmuş türkçesi ile "Bir kahve al ve dinlen. Sana canlı ihtiyacım var." dedi ve gülümsedi. Gülümsemesine karşılık verip hazırlanmış fincandaki kahveyi alarak en köşedeki sandalyeye oturdum. Saat henüz yediydi ve ben on ikiye kadar çalışmayı kafaya koymuştum. Ama o kadar yorulmuştum ki bunu bile şu an fark edebiliyordum.
Beş dakikalık bir molanın ardından kahvemin son yudumlarını kafama dikerek ayağa fırladım. Lucrezia hanım hemen kalktığım için biraz daha oturmamı söylesede iş yerinde rahatça oturamıyordum hele de yoğunluk varsa. Bir kaç masadan aldığım siparişi numaralarıyla not alıp içeriye bildirdikten sonra elimizdeki tatlı ve içeceklerin güncel durumuna baktım. Her şey yolunda gibiydi. Son tepsiler yavaşça yerlerin almıştı bile. En çok satan tatlımızdansa sadece 3 adet kalmıştı.
Yalnız başına oturan, pürüzsüz ütülenmiş beyaz gömlekli ve takım elbiseli birisinin beni çağırmasıya harekete geçtim. Kafamda neyden ne kadar kaldığını ezberlemeye çalışırken bir yandan sipariş almaya çalışıyordum. "Lotus..." adımı duymamla " Efendim?" dedim ve karşımdaki adama sorgulayıcı bakışlarla baktım. Tanıyor muydum? Karşımdaki beyefendi de durumu anlayamamış gibi görünüyordu.
"Afedersin. Sen cheescake misin?" Bu nasıl bir soruydu anlayamamıştım. "Özür dilerim ama anlayamadım." adam elini ensesini atarak hafif bir gülümsemeyle bana baktı. Dudağının kenarında beliren iki gamzesi ile gülümsemesi belirginleşti. Sapık gibi gözükmemek için gözlerimi gözlerine diktim. "Lotuslu cheescake isteyecektim ama sen lotus kelimesini duyunca bende şaşırdım." Gözleri yaka kartıma kaydığında bende onunla beraber baktım.
"Adın Lotus. Şimdi daha iyi anlıyorum. Lotus Acar. Bende Ateş Yaman. Bir tane Lotuslu cheescake ve çilekli limonata alabilir miyim?" Gülümseyerek "Tabii Ateş Yanar. Hemen getiriyorum. " Adamın soyadı ismi ile çok mu komik oluyordu yoksa sadece ben mi komik bulmuştum? İçeri gidip hazır olan siparişleri taşıdıktan sonra bu komik isim soyisime sahip beyefendinin siparişini hazırlayıp, ona sundum.
"Az önce bana ne şekilde seslendin tekrarlar mısın?" diye sordu. "Ateş Yanar." dedim sorgulayarak bakarken. Ateş'ten minik bir kahkaha duyunca yüzüm kızardı. Neyi yanlış yapmıştım? "Yaklaşır mısın?" diye sorduğunda ona doğru eğildim. O ise kolumdan tutarak biraz daha kendine doğru yaklaştırdı. Kulağıma nefesi çarpıyordu. Hala güldüğü için de biraz üflemişti. "Soyadım Yaman. Yanar değil." dedi. Ve gülümsemeye devam etti. O anın şokuyla kafamı hızla çevirdim. Çok yakın olan yüzlerimizde gözleri anlık dudaklarıma kayınca hızlıca toparlandım. "Çok özür dilerim. Afiyet olsun." diyerek koşar adım oradan uzaklaştım.
Çok utanmıştım ne yapacaktım ben şimdi? Tekrar gidemezdim. Yanaklarımın kızardığını hissediyordum. Üstelik o masa benim sorumluluğumdu. Çalışan benim dışımda üç garson daha vardı. Herkesin kendi masaları vardı ve bu masalar günlük değişirdi. Kendi işime odaklanma kararı aldım ve hala bana bakan o bakışlarından uzak durmaya çalıştım.
Diğer müşterilerin siparişleri taşıyordum. Tam o sırada, bir anlık dalgınlıkla ayakta olduğunu fark etmediğim Ateş'e çarptım. Elimdeki tepsinin içindeki kahve fincanları titredi, ama hepsi düşmeden sarsılmadan durabildim. "Özür dilerim!" diye hızla söyledim, Ateş'e doğru bakarak. "Gerçekten de dikkat etmeliydim. Üzgünüm." Ateş şaşkın bir şekilde bana baktı, gözlerini hafifçe kaşıyarak. "Dikkat etmiyorsunuz, üstelik bana dikkat etmiyorsunuz... " dedi kırılmış bir tonla ve alaya alarak. "Ben... özür dilerim," dedim telaşla. "Gerçekten de müşterilerimize dikkat etmeliydim. Size bir şeyler ikram edeyim mi?" diye sordum. Ateş bir an duraksadı, sonra kaşlarını çattı. "Hayır, teşekkür ederim," dedi ve masasına doğru yürümeye devam etti.
Ben siparişleri yenilemek için mutfaktan içeri girdiğimde Lucrezia hanım ayağa kalktı ve bana nasıl olduğumu sordu. "İyiyim. Daha dikkatli olacağım. Özür dilerim." dedim. Lucrezia hanım "Sadece kendine dikkat et. Siparişler önemli değil" dedi ve gülümsedi. Bende onunla gülümsedim ve tazelenen siparişlerimi dağıttım. Kafamı çevirdim ve kafenin ortasında etrafa göz gezdirmeye başladım.
Ateş bana baktı ve elini kaldırarak seslendi. "Buyrun Ateş Bey?" diye sordum. "Hesabı almak istemiştim." dedi. kafamı sallayarak oradan uzaklaştım ve elimde fiş ile geri döndüm. "Bununla kasaya gitmeniz gerekmekte." Dedim ve kasayı işaret ettim. "Teşekkür ederim Lotus." dedi ve gülümseyerek kasaya doğru ilerledi. Çıkarken başıyla bana selam verdi ve kapıdan uzaklaştı. Masasındaki bulaşıkları toplayarak mutfağa geçtim.
Sonunda saat on iki olmuştu. Diğer çalışanlar erkek olduğu için Lucrezia hanım ve benim gitmem konusunda çok baskı uygulamışlardı. Kendileri kalıp son işleri yapmayı teklif etmişlerdi. Kafe resmi olarak kapandığı için Lucrezia hanımla beraber çıktık. Beraber biraz daha yürüdük ve benim bineceğim minibüsün durağının önünde durduk. Vedalaştık ve tek başıma minibüs beklemeye koyuldum.