Kıvırcık kahve saçlar...
Kıvrımlı uzun kirpikler...
Yeşil sımsıcak bakan gözler...
Kocaman gülümseyen bir surat...
Beyaz yumuşacık ten...
Küçük bir boy...
Kardeşinin saçlarını merhametle okşayan küçük parmaklar...
Abisinin kucağında huzurla gözlerini kapamış minik bir bebek...
Etrafındaki kargaşadan habersiz,
mahmur gözleriyle etrafı izliyor.
Kahverengi kıvırcık saçlarında biriciğinin küçük eli...
Eski bir ev...
Duvarları parçalanmış...
İçeride yanan mavi ışık...
Kırık dökük bir evin önünde oturan, tüm korkulara karşı biriciği için korkusunu kalbine gömen tüm üzüntülere karşı gözlerini alamadığı, kucağında huzur bulan minik surattakidaki kısık kahvelere, minik burnuna ve kahve dalgalı saçlarına baktığında, kalbine huzur ekilen altı yaşında bir erkek çocuğu kucağında kafasını abisinin boynuna gömmüş, minik elleriyle abisinin yüzünü okşayan bir bebek...
Tüm yıkıntının ortasında dizlerinin üzerine çökmüş ama gülümsemesiyle bile vazgeçmeyeceğini gösteren bir ağabey...
Bu güzel görüntüyü perdeleyen tek şey ise dört bir yanı saran alevler...
Alevler arasındaki öleceklerini çoktan anlamış aynı rahimde var olmuş iki çocuk, sadece son dakikalarını beraber geçirmenin huzuruyla gözlerini kapatmışlar.
Ateş yaklaştıkça gözlerindeki huzurun önüne geçmeye başlayan korku...
Ateş yavaş yavaş ilerliyor çocuklara doğru.
İlerliyor...
İlerliyor...
İlerliyor...
O sırada alevlerin arasından güçlü bir ses ve alevlerin arasına çocukları kurtarmak için dalan birkaç kişi gözümün önüne geliyor.
Ama ateş, çocuklara ulaşmak üzere...
Küçük abi artık hissettiği korkuya esir olmuş, kardeşini korkutacağını düşündüğü için kalbine gömdüğü çığlığı, hissettiği acıyla daha fazla içinde kalmasına izin verememiş ve dudaklarından kasırga misali çıkmasına engel olamamıştı.
Bu çığlık sesine bir çığlık daha karıştı.
Nereden geldiğini anlamadığım gür bir çığlık sesiyle gözlerimi nefes nefese kalmış bir halde araladım. Bu seferki çığlık sesi bir başkasına ait değildi. Tüm binayı inleten tiz çığlık bizzat bana aitti. Saç diplerime kadar ter içinde kalmıştım. Nefeslerim yolunu şaşmış soğuk terler şelale misali tenimden kaymıştı.
Bu da neydi böyle?
Ne gördüm ben az önce?
O çocuklarda kimdi?
Kapıdan gelen takırtıların ardından kapı gürültüyle açıldı ve içeriye aniden Doğa, biri erkek diğeri kız iki kişi ile beraber girdi.
Doğa girdiği gibi yanıma koştu ve daha ben ne olduğunu anlamadan kollarını bana sımsıkı sardı. Birkaç dakika sonra sol elini belime indirip kendine bastırdı. Sağ elini ise terden ıslanmış kahve dalgalı saçlarımın arasına atıp kafamı göğsüne yasladı. Sanki ben değilde o görmüştü o kabusu... Nefes nefese kalmıştı.
"Şşşştt... Minel iyi misin bana bak." kesik kesik aldığım nefesler yüzünden cevap veremeyince yine konuştu"Sakin ol ayçiçeğim"dedi yatıştırıcı bir ses tonuyla. Ama kendisi de nefes nefeseydi.
Hızlı soluk alışverişlerim, onun yavaşlamaya başlayan nefeslerinin arasındaki sesinden duyduğum kelimeler ve mayıştırıcı kokusuyla kendini sakinliğe bıraktı. Kafasını boynuma gömdü. Parmaklarını yavaşça kafa derimde gezdirdi. Saçlarımı yavaşça okşadı.
Nefeslerim düzene girdiğinde Doğa'nın arkasında kalan iki kişiyi fark ettim. Kız olan; beyaz tenli, dolgun dudaklı, sarı saçlı ve kalem gibi düzgün kaşlarının altındaki koyu bir tona sahip yeşil gözleriyle ve gözlerinin altındaki minik birer benle çok güzel bir yüze sahipti. Güzel yüzünü örnek almış gibi düzgün fiziği ile de oldukça güzel bir kadındı.
Erkek olansa; kemikli yüz hatları kahve gözleri, kahve sarı arası dalgalı saçları ve düzgün fiziğiyle dikkat çekiyordu. İri vücudunda çeşitli dövmelerle kaplıydı.
Onlara baktığımı fark eden kız uyarır gibi bir öksürük sesi çıkardı. Onun uyarısıyla beraber Doğa kollarını üstümden çekti ve sol tarafıma oturdu. Sonra da karşımdakileri tanıtmaya başladı.
Önce erkek olanı gösterdi ve "Furkan" dedi sonra diğerini gösterip "Temmuz" dedi.
Furkan'ın birden söze girmesiyle bakışlarım ona döndü "Biz Aral'la buraya gelmeden tanışıyorduk. Temmuz ve Koray'la ise burada tanıştık."
Doğa'nın diğer adı Aral'dı sanırım.
Bu isim sebepsizce karanlık gelmişti
Furkan, aniden bir şey fark etmiş gibi gözlerini belertti ve "Eyvah! Koray'ı unuttuk!" dedi ve koşarak Temmuz ile beraber siyah kapıdan çıktılar.
Doğa Aral
Bizimkilerle işgence odalarına giderken üst kattan Minel'in attığı çığlığı duymamla elim ayağım kontrolümden çıktı. Kontrolü tamamen Minel'e bir şey olacak korkusu aldı. Bizimle beraber gelen görevliye kafa atınca adam geriye sendeledi ve kafasını arkasındaki duvara çarpıp bayıldı. Cebinden düşen kelepçelerin anahtarını Temmuz'un eline verdim. O da hızlıca kelepçeleri açtı. Sonra da furkan ve kendisininkini açtı.
Bizimkilere diğer görevlileri oyalamalarını söyleyip üst kata doğru koştum. Bir süre sonra arkamdan Temmuz ve Furkan'ın da koşarak geldiğini fark ettim ama onlara geride kalmalarını söyleyecek gücüm bile yoktu.
Odanın kapısına vardığım gibi Temmuz beni kenara itti ve tel tokasıyla kapıyı hızlıca açıp kenara çekildi.
O çekildiği gibi odaya daldım. Minel nefes nefeseydi. Gözbebekleri korkuyla irileşmiş ne olduğunu bile bilemez bir haldeydi.
Ne ara yanına koşup ona sarıldığımı anlayamadım bile. Minel'in kar gibi olan kokusu burnuma geldiğinde anladım kollarımın arasında olduğunu.
Hızlı nefeslerime onun korkuyla hızlanan solukları karıştı. Onu biraz rahatlatmak için bir elimi kaldırıp kafasını okşamaya başladım. Bunu yaparken onu kendime daha da bastırdığımı farketmeden...
Öylece geçen bir kaç dakikanın ardından Temmuz'un saf uyarı içeren sahte öksürüğünü duydum.
Zaten görevlinin yokluğunu kısa sürede fark ederlerdi daha fazla dikkat çekmemek için işgence salonuna gitmemiz gerekiyordu.
Hafızalarımızı işkenceyle silebileceklerini zannediyorlar.
Oysaki bizim zihinlerimizi silmeleri için önce ruhlarımızı sömürmeleri gerek. Çünkü hiçbirimiz insanlığa kendi rızamızla ihanet etmeyiz. Ruhlarımızı direkt silemiyorlar bile... Çünkü ruhu elinden çalınmış insanlar birer robot can farksızdır. Ve onların işine çok daha az yarar.
Bu yüzden işkenceyle kendilerine bağlamaya çalışıyorlar. Bir süre sonra işkencelere dayanamayıp kabul etmemizi bekliyorlar.
Biz yanlızca ülkemiz için değil tüm insanlık için mücadele vermeye çalışıyoruz. Çünkü biz acıya dayanamazsak; kimsesizliklerle sınanmış, acıyla yıkanmış, hüzünle kavrulmuş bu dünya hiç dayanamaz.
Buradaki aşşağılıkların genelde son seçimidir insanların ruhlarını ilaçlarla ellerinden almak.
Tıpkı Minel'e yaptıkları gibi...
Bana ruhumu bahşeden kadının ruhunu çaldıkları gibi...
İlahi Bakış Açısı
"Yahu Marsupilami diyorum nasıl tanımazsınız ya! Aaahh... Ahhh benim üzümlü kekim. Maymun bakışlım... Marsupilamim..." Koray, İngiliz güvenlikleri oyalamak için hayatı boyunca tek aşkı olan Marsupilami'den bahsediyordu ama adamların bakışlarına bakılırsa pekte Marsupilami sevdalısı gibi durmuyorlardı. Hatta daha önce duymamış olmaları oldukça yüksek bir ihtimaldi. Ama Koray onlara Marsupilamiyi anlatmak için oldukça hevesliyldi.
"O ağaçlardan ağaçlara aşkına doğru yol aldı." hülyalı hülyalı bakıp derin bir nefes aldı.
"Onun aşkı bir efsaneydi. O bir efsaneydi. Her zerresi ayrı karizma Her tüyü ayrı çekiciydi. Birde botokslu gavur vardı tabii. Sizin gibi gavurdu." İngiliz görevliler hiçbir şey anlamadıkları için dik dik Koray'a bakıyordu.
Buna sinirlenen Koray "Bakmayın öyle aval aval mala bakar gibi. O gavurun neresini sevdi hiç anlamadım." dedi sonra işveli bir şekilde "Ama o gavur için ağaçtan ağaca atlayan benim için ne yapmaz? Beni görse kesin ışınlanmayı felan icat ederdi. Şu kaşa bir bakın! Şu göze bir bakın! Var mı böyle karizma dünyada? Beni görse hemen düşerdi bence" diye devam ettirdi.
Güvenliklerin anlamaz bakışlarına iyice sinirlenen Koray "Elin gavuru olduğunuz ne kadar belli ya insan Marsupilamiyi tanımaz mı?Hadi onu tanımıyon O sevgilisi olacak gavur maymunu kesin sizdendir onu nasıl tanımıyonuz! " diye mırıldanarak söylendi.
Görevliler ise O söylenmesine daldığı sırada kollarından tutup götürmeye başladılar. Koray'ın tüm çabalarına rağmen görevlilerin binaya doğru attığı her adımda Koray'ın kalbi korkuyla atıyordu.
Aral ondan görevlileri oyalamasını istemişti. O da bu isteği aşkını anlatabileceği birilerini bulmak umuduyla kabul etmişti. Ama kimse onu anlamıyordu.
Aslında grupça işgence odalarına gitmeleri gerekiyordu çünkü Aral bir görevliye kafa atarak onu öteki tarafa postalamıştı. İşkence görevlileri gelene kadar gitmezseniz bir hafta boyunca sürekli dayanılmaz işgenceler görüyordunuz. Buradaki insanlar, bu lanet örgütün tamamen kölesi olana kadar işgence görürdü eğer işgenceler işe yaramazsa da ilaçla tüm hafızaları silinirdi. Hiçbiri ise bu kuruma bağlanmak istememişti. Ülkelerine ihanet edip dünya savaşı çıkararak milyonlarca insanın vahşice katledilmesindense kendilerinin işgence görmesini tercih ediyorlardı.
Hep beraber bu odalara giderken, Aral'ın üst katlardan gelen bir çığlığı duymasıyla eli ayağına dolanmış ve hızlıca yukarı çıkmıştı. Çıkarkende diğerlerine görevlileri oyalamalarını söylemişti. Temmuz ve Furkan hızlıca peşinden çıkınca görevlileri oyalamak da ona kalmıştı.
İşgence odalarına yaklaştıkça kalbi, çekeceği acı yerine arkadaşları için hızlanmıştı bu sefer.
Görevlilerden biri kapıyı açtı ve içeri girdiler.
Koray korkakça gözlerini etrafta gezdirmeye başladı ve sırayla arkadaşlarını gördü. Temmuz ve Furkan yan yana duruyordu gözlerinde ise bariz bir korku vardı. Hep bu odaya gelirken gerilimleri zaten ama bu öncekilerin aksine çok daha derin bir korkuydu.
Fark ettiği şeyle gözleri doldu.
Doğa Aral Yenilmez ortalıkta yoktu