"Benim kızım."
Dünyam bir anlığına durmuş gibiydi.
Limuzinin içinde sadece motorun sesi duyuluyordu.
Kerem'in söylediği cümle kulaklarımda tekrar tekrar yankılanıyordu.
Benim kızım.
"Olamaz..."
Fısıltım bile duyulmayacak kadar kısıktı.
Kerem başını koltuğa yasladı.
Yorgun görünüyordu.
Hem de çok.
"Sana yalan söylemek istemedim."
"Ama söylediniz."
Gözlerini kapattı.
Haklı olduğumu biliyordu.
"Kaç yaşında?"
"Altı."
Fotoğrafa tekrar baktım.
Küçük kızın yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Masum.
Mutlu.
Ve gerçekten Kerem'e çok benziyordu.
"Adı ne?"
Bu kez yüzünde hafif bir değişim oldu.
Sert CEO maskesinin altında ilk kez bir baba gördüm.
"Ela."
Sesindeki yumuşaklık beni şaşırtmıştı.
"Onu tanıyor musun?"
Başını iki yana salladı.
"Hayır."
Şaşkınlıkla ona baktım.
"Ne demek tanımıyorsunuz?"
Derin bir nefes aldı.
"Ela'nın varlığını birkaç ay önce öğrendim."
O an parçalar yerine oturmaya başladı.
"Ece..."
"Evet."
Gözlerini açtı.
"Ela benim kızım."
"Ve Ece yıllarca bunu sizden sakladı."
Kerem'in çenesi gerildi.
"Çünkü biri ona saklamasını söyledi."
İçimde kötü bir his oluştu.
"Kim?"
Bu kez cevap vermedi.
Ve sessizlik her şeyi anlatıyordu.
Birileri vardı.
Güçlü biri.
Tehlikeli biri.
---
Ertesi sabah şirkete geldiğimde ortalık karışmıştı.
Gazeteler bizim nişan haberimizle doluydu.
İnternet siteleri sürekli yeni başlıklar yayınlıyordu.
"Buz Adam sonunda evleniyor!"
"Yılın düğünü!"
"Milyarder CEO'nun gizemli sevgilisi!"
Ben ise masamda oturmuş üçüncü kahvemi içiyordum.
Tam o sırada telefonum çaldı.
Bilinmeyen numara.
Açtım.
"Kerem'den uzak dur."
Kalbim duracak gibi oldu.
"Kim arıyor?"
"Son uyarım."
Telefon kapandı.
Donup kaldım.
Birkaç saniye sonra telefonuma yeni bir mesaj geldi.
Bilinmeyen numaradan.
Bir fotoğraf.
Fotoğrafı açtığım an nefesim kesildi.
Annem.
Evimizin önünde duruyordu.
Fotoğraf belli ki birkaç dakika önce çekilmişti.
Altında tek cümle vardı:
"Kurallara uy."
Kanım çekildi.
Telefon elimden düştü.
Tam o sırada ofisimin kapısı açıldı.
Kerem içeri girdi.
Beni görünce yüzü değişti.
"Neler oldu?"
Titreyen ellerimle telefonu ona uzattım.
Mesajı okudu.
Yüzü saniyeler içinde buz kesti.
İlk kez gerçekten öfkelenmiş görünüyordu.
"Kim yaptı bunu?"
"Ben nereden bileyim?"
Sesim titriyordu.
"Annemi izliyorlar Kerem."
O an beklemediğim bir şey yaptı.
Yanıma geldi.
Ve omuzlarımdan tuttu.
"Dinle beni."
Gözlerini gözlerime kilitledi.
"Bugünden itibaren yalnız hiçbir yere gitmiyorsun."
"Ne?"
"Ev değiştiriyorsun."
"Kerem—"
"İtiraz yok."
Bu kez sesi patron gibi değil, endişeli biri gibi çıkmıştı.
"Çünkü artık seni de hedef aldılar."
Kalbim hızlandı.
"Kim onlar?"
Kerem birkaç saniye sustu.
Sanki söylemek istemiyordu.
Ama sonunda gerçeği açıkladı.
"Dedem."
Şaşkınlıkla gözlerimi açtım.
"Ne?"
"Arkasındaki kişi dedem olabilir."
"Deden mi?"
"Şirketi yönetmek için her şeyi yapabilecek biridir."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
"Bir dakika..."
Boğazım düğümlendi.
"Beni korumaya mı çalışıyorsunuz?"
Kerem bana baktı.
Uzun uzun.
Sessizce.
Sonra ilk kez o sert bakışlarının altında başka bir şey gördüm.
Korku.
Benim zarar görmemden korkuyordu.
Ve bunu fark ettiğim anda kalbim hiç istemediğim kadar hızlı atmaya başladı.
Çünkü sahte olan tek şey nişanımızdı.
Hislerimiz değil.
Tam o sırada Kerem'in telefonu çaldı.
Ekrana baktı.
Yüzü anında değişti.
"Bunu kimseye söyleme."
"Ne oldu?"
Telefonu açtı.
Karşı taraftan gelen sesi ben bile duyabiliyordum.
Panik içindeydiler.
"Bay Arslan... Ela kayboldu."
O an Kerem'in yüzündeki bütün renk çekildi.
Ve benim de.
Çünkü altı yaşındaki küçük kız ortadan kaybolmuştu.