Yakut kabzalı çelik hançer, ter tabakasıyla örtülü deriye saplandı. Çelik ve deri arasından sızan kanlar terler ile birleşti ve ölümün melodisiyle titreşti. Kan ve terin dansı gittikçe yavaşladı, bu huzurlu ana veda etti. Ardından terli bedenin soluk borusunun tam üstünden en az çelik hançer kadar kanlı bir harf belirdi "Y".
Her seferinde olduğu gibi tekrardan bu kanlı dövüşten tek bir çizik bile almadan çıkmıştı, ellerini örten kızıl eldivenin sahibi rakibiydi. Algılarını çoktan yitirmişti. Kulakları ölümün notalarıyla dolmuş, gözleri kumlara akan kandan başkasını göremez olmuştu. Ancak bunun yine de yeterli olmadığını biliyordu. Vücudundaki tüm sinirler daha fazlası için yalvarıyordu. Daha çok kan, dehşet ve daha çok müzik. İçindeki tüm bu dürtüye, arzuya rağmen kendine hakim olmaya çalışarak onlara baktı, seyircilere. Gözlerindeki korkuyu gördü, kendilerinin ya da yakınlarının hayatı için duyulan korkuyu. Bu benim eserim diye düşündü ilk önce; haklılar da, hepsi korkmalı. Çok geçmeden üstüne gölgeler düşmeye ve kulaklarındaki melodinin yerini haykırışlar doldurmaya başladığında ve puslu gözlerini gökyüzüne kaldırdığında, gördüğü korkunun onun eseri olmadığını fark etti, en azından bir kısmının.
Kumların üstüne kavurucu ışığını düşürmesi gereken güneşin, olması gerektiği yerde keskin kızıl bir yay gördü koyu gözleri. İçinde bir yerlerde filizlenmeye başlayan zayıf korkuyu hissetti; orada olmaması gereken korkuyu, tek zayıflığını ve en büyük düşmanını. Ve o zaman anladı, buradan derhâl ayrılmalıydı...
Dar sokaklarda birbiri ardınca attığı adımlar uzun yıllar sonra ilk kez titrekti. Sanki nereye gittiğini bilmiyormuş ama gitmek zorundaymış gibiydi. Ki bu doğru değildi o her zaman nereye gideceğini bilirdi, hayatta kalabilmek için her şeyi daha önce planlamak zorundaydı. Buna rağmen bu hisse engel olamıyordu, tekrardan eskiye dönmüş hiçbir şey bilmeyen bir çocuk olmuş ve bunun için tekrardan pişmanlık duymuştu. Ancak yine de hiçbir adımı bir yabancının anlayabileceği kadar titrek değildi ve bu boynuna dolanan pişmanlık zincirlerinin biraz da olsa gevşemesini sağlamıştı. Fakat çok geçmeden onlardan hiçbir zaman kurtulamayacağını ve bir zaman sonra zincirlerin deri ve etiyle kaynaşacağını fark ettiğinde hissettiği gevşeme bir anda ciğerlerini tıkayan zehre dönüştü.
Tüm ülkeye çöken karanlık tedirgin ediciydi, hâlbuki gökyüzünde her an görebileceği kızıl noktalar için tedbirli olmak zorundaydı. Bu durum onun için oldukça zor ve sinir bozucuydu. Kısa aralıklarla gökyüzünü tekrar tekrar kontrol ederken, onu görecek ve bir korkak olduğunu öne sürecek herhangi birinin olmadığını umuyordu. Ardından koyu saçlarını uçurup adımlarını yavaşlatan, sokak lambalarını sarsıp, evlerin perdelerini dalgalandıran sert bir rüzgâr esti. Rüzgârın nereden geldiğini anlamak, birlikte gelen yoğun toz bulutu nedeniyle hiçte zor değildi...
Kızıl gözlerin onu izlemeye başladığını hissettiğinde adımları henüz evine ulaşmamamıştı. Kulaklarındaki sesler dönerek kulaklarına girmeye çalıştığında onların nereden geldiğine dair hiçbir fikri olmadığının yeniden farkına varmıştı. Ancak bunun bir önemi yoktu, çoktan onlar hakkında düşünmeyi bırakmıştı. Sesler azgın dalgalar gibi ciğerlerini doldurduğunda ve kader ağları boğulmak yönünde çizilmiş zavallı bir insan haline getirdiğinde bilek kadar narin umudunu kaybetmemiş, iradesinin onu kurtaracağına inanmıştı. Öyle de olmuştu. Karanlık tarafından yutulduğu zamanlarda umut onu kurtaran ışık olmuştu. Fakat insan vücudunun kusursuz işleyişini mahveden, damarlara ilmek ilmek işlenmiş derin duygular gibi hiçbir şey eksiksiz değildi... Sesler kafasına girmeyi başardığında yanmaya başlamış umudunu körükleyen bir şey fark etti. Sesler onu korumaya çalışıyordu. Ona masumları katletmesini, tüm dünyaya dehşet saçmasını değil de; kaçmasını, evine gidip kapılarını kilitlemesini söylüyorlardı. Beyninde yankılana, kanını kaynatan her bir sözcüğün aslında olması gerektiği gibi mi olduğunu yoksa her birinin kendi kurmacası mı olduğundan emin olamamıştı.
Gözlerin sayısının arttığını fark edebilse de onların yakınında mı olduğunu anlayabilmek için derisine çarpan sıcak nefesin derisine ne kadar ısı verdiğini takip etmeliydi. Adımlarını olabildiğince hızlı tutarken kızıl gözlerin en azından bir süre yolunu kaybetmeleri için ara sokaklara girip çıkıyor bu sırada yolunu kaybetmemeye çalışıyordu... Bir yerlerden bir çığlık kulaklarında yankılandığında, vahşet dolu sesin pekte uzakta olmadığından fazlasıyla emindi. Zihninin içinde sesler koşmaya devam etmesi için yalvarırken -sesler aynı kelimeleri tekrar etmek dışında pekte bir şey yapmıyorlardı ancak her bir kelimenin gürültüsü ve oluşturduğu hissizleştirmeyi zorlamadan ziyade, belki de yalnızca daha kontrol sahibi hissedebilmek için, yalvarış olarak adlandırmıştı- Zihninde bir yerlerde bunun tam tersini düşünen bir şey vardı. Bu şeyi adlandırmak oldukça zordu. Kitaplarda okuduğu merhamet duygusuna benziyor olabileceğini düşündü ancak daha sonra farklı bir düşünce doldurdu aklını. Sokaklarda, özellikle de kendisinin yarıştığı arenada duyduğu başka bir duyguydu bu - ya da onun durumunda söylentilere ve onun inanmaya çalıştığı gerçekte hiç var olmamış duyguydu- . Acıma. Bunun doğru olmamasının herkes ve özellikle de kendisi için en iyisi olacağını biliyordu. Ayrıca kendisi de bunun gerçek olduğuna inanmak istemiyordu. Kendisi hakkında neredeyse her şey tavernalarda, kumarhanelerde şehrin her bir köşesinde fısıltılarla anlatılan hikayelerden ibaretti ve onlar kendisinin bu acıma denen duygudan yoksun olduğunu söylerlerdi. Bu yoksunluk çoğunun aksine onu güçlendiriyordu. İnandığı nadir şeylerden biri de bu duygunun en güçlüyü bile mahvedeceği, en büyük korkusu olacağıydı. Bu nedenle o bu bunu hissedemezdi. Yenilmezdi bu doğruydu ve yenilmez olarak adlandırılan diğer herkesten çok daha dayanıklı olmak zorundaydı Birilerinin gözünde kahraman olmak, yüceltilmek ya da hayran olunmak onun için önemli değildi. Onun amacı çok daha farklıydı. Serin esintiye karışıp kemikleri titretmekti mesela, ya da bir kadehte sunulan kan kadar ürpertici olmaktı. Gürültüyü durduran ve kısa bir süreliğine de olsa mutlak sessizliğe -onun dilinde beynini tırmalayan yankılanmaların olmadığı herhangi bir an mutlak sessizlikti- kavuşmasını sağlayan tek şey bu yenilmezlik ve saçtığı dehşetti.
Sıcak nefeslerin iyice yakınlaşıp Koyu renkli saçlarının arasından ensesini ısıtmaya başladığında çelişkilerle harcanacak zamanı olmadığını anlamıştı. Ayakları olması gerektiği yönün aksine gitmeye başladığında bunun iyi bir karar olup olmadığından şüpheliydi. Ancak kalbinin olduğunu düşündüğü yerde - fısıltılar nedeniyle bir kalbi olup olmadığından emin değildi- filizlenmeye başlayan birşeyler hissetti ve bu seçimin değiştirebileceği ona karşı olan düşünceleri düşündü. Fısıltıları düşündü. Onun o kadar da melun olmadığını düşünebileceklerini umdu... Her adımında çığlık sesi daha da artıyordu. Sese yaklaştıkça onun zor durumda olmaktan ziyade azim dolu olduğunu sezdi. Boğuk çığlık onun nefret ettiği, tiksindirici bulduğu ancak diğer gladyatörlerin yapmaktan azami zevk duyduğu, bir rakibin kafasını koparmanın veya gözlerini oymanın verdiği ve bunu yapanın ne kadar kudretli olduğunu temsil eden galibiyet bağırışlarının bir esintisini taşıyordu.
Adımlar en sonunda hedefine, sesin kaynağına ulaştığında göz bebeklerine yansıyan görüntü sesleri tatmin edecek kadar kanlıydı. Kırmızıyla boyanmış bronz saçlar ve yerlere saçılmış damarları sarkan neredeyse siyah denilecek kahverengi parçalar iznini istemeden gözlerine ilişmişti...
Etkisini yeni yitiren duygular tekrardan onu ağlarına düşürdüğünde vücuduna batan panik dikenlerini görmezden gelmeye çalışmıştı ancak bu savunmasız -Olması gerektiği gibi başkalarına değil kendi ruhuna karşı savunmasız- hissetmesini engellememişti. Öne atılıp hançerini savurmak bronz saçları kesilip yerlere saçılırken yere damlayan kanı, ölümün hediye ettiği boş gözleri görmek istediği doğruydu. Ancak ruhunun derinliklerinde birşey onu geri tutuyordu. Bedeninin içinde altın iplerin hareket ettiğini birbirlerinin içinden geçerek bağcıklar atıp bir ip yumağı oluşturduğunu hissetti. Altın ipler kovdu gürültüyü, kanatlandı ruhu ve hiç olmadığı kadar özgür hissetti. Boynuna dolanan zincirler önce sarktı daha sonra yerlere serildi, en sonunda ruhunun kanatları ışıldamaya başladığında aynı dakikaları tekrar tekrar yaşamak, bu zamanda sıkışıp kalmak, anı toz haline getirip içine çekmek ve her seferinde tekrardan kafa bulmak istedi. Ancak vücudunu ikiye bölüp iki farklı bedende yaşamak ya da eski benliğini bulmak, hatırlamak, kadar imkansızdı bu isteği...
Işıldayan kanatlarındaki kemikler bir bir kırılmaya başladığında kafasındaki yankılanmalar yeniden başladığında ve bronz saçlar yeniden görüş açısına girmeye başladığında orada ne kadardır beklediğine, bu anın ne kadar sürdüğüne, dair hiçbir fikri yoktu. Fark ettiği şey ise bronzların altındaki yeşil gözlerin ona baktığıydı. Hala daha yaşıyorum. Vücuduna yansıyacak kesikin acıya kendini ister istemez hazırladığını fark etti ancak bekledi acı hiçbir zaman gelmedi.
Yeniden rahatça görmeye başladığında sanki tüm hayatı boyunca körmüş ve hayatı ilk kez görüyormuş gibiydi. Belindeki, kısa olmayan ancak uzun da sayılamayacak boyuyla tam uyuşan deri kabzalı -Topuzu ise neden sevdiği hakkında kesin bir bilgi sahibi olmadığı yakuttu.- kılıcını çekip yeşil gözlere yayılan boşluğu görmek üzere atılmak istedi. Fakat harekete geçmeye çalıştığında bedeni ona ihanet etti. Vücudundaki tüm tüyler karanlıktan da öte neredeyse simsiyah gökyüzüne doğru çekildi. Toprağın altından bir his, bir ceza sürünerek kauçuk botlarına ulaştı. Botların tabanları eridi. His, önce usulca damarlarına sızdı daha sonra insan vücudunun caddelerinde dolanıp tüm bedenine saçıyor zehrini…
Zayıflık en büyük hatadır. Doğumdan itibaren başlar, kurtulmak neredeyse imkânsızdır. Ancak imkânsızlık insanoğlunun binlerce yıldır söylediği bir yalandan ibarettir. Bir zamanlar tüm zayıflıklarından kurtulduğunu imkânsızı başardığını düşünmüştü. Daha önce hiç bu kadar yanılmamıştı. Kalbinin, kan ve damarlarla ilmek ilmek ördüğü duygular onun zayıflığıydı ve insanlığını yitirmeden nasıl bundan kurtulacağını bilmiyordu…
Dört bir yan yeniden kızıl gözler ve kahverengi – neredeyse siyah- kanatlar tarafından kuşatıldığında bronz saçların sahibinin, aynı kendininki gibi uzun boyuyla uyuşan uzun kılıcını kaldırdığını gördü. Göz bebeklerine yansıyan görüntü damarlarla örülmüş duygulardan daha önce hissetmediğinden oldukça kararlı olduğu biri ona orada olduğunu hatırlattı. İsimlendiremez bir duyguydu bu. Sesler bile bir beki iki desibel azaltan bir his. Belki sevinçti ama onun daha önce tattığı hiçbir sevince benzemiyordu. Parçaladığı bedenlerden akan kanın, ölüm melodisini duymanın sağladığı sessizliği duyduğunda ki sevinç değildi ve bundan başka bir mutluluk yaşamamıştı. Bunun onunla benzerliği hücrelerinin verdiği tepkilerdi. Gözleri gökyüzünde olmayan yıldızları yansıtmaya başlamıştı. Uzun süre öylece dikilmiş bir yabancıydı. Kıyafetlerinin üzerinde onlarca silah – bacaklarının dışa bakan taraflarında deriyle bağlanmış iki tane, belindeki kemerin sol tarafında biri büyük diğeri küçük, daha çok fırlatmak için, olmak üzere iki tane, kıyafetlerinin akla gelebilecek ve hatta gelmeyebilecek neredeyse her yerinde bulunan büyüklü küçüklü hançerler ve belindeki kemerin sağ tarafındaki kılıç- bulunmasına rağmen yeşil gözlerin sahibi kılıcını kaldırmamıştı bile. Kendi savunmasızlığı yüzünden utanç duyduğu doğruydu. O an ölmemiş olması yalnızca karşısındakiyle ilgiliydi. Ancak belki de bu duyguların hala daha var olduğunu ve bunun yalnızca onun zayıflığı değil diğer insanların da zayıflığı olduğunu fark etmesini sağlamıştı…
Kırmızı noktalar onların yanlarına ulaştığında. Uyuşuk hareketlerle deri kabzalı çelik kılıcını kınından çıkardı ve yerini karanlığa bırakmış güneşe doğrulttu.
Ve o gün ilk defa kanlı bir dövüşte ikinci kişi karşısında değil de yanında durmuştu. Ve o gün yine ilk defa zayıflıkların onu mutlu hissettirebileceğini düşündü. Kanatları koparırken ve kızıl gözlü devasa yarasaları parçalara ayırırken, bunun onu ner
eye götüreceğini bilmiyordu…