Bazı anların insanın hayatını değiştireceğini önceden anlayabilseydik, onları daha uzun yaşardık.
Ben o günü, sıradan bir gün sanmıştım.
Sarayın bahçesinde yağmurdan sonra kalan su birikintilerine basmamaya çalışarak yürüyordum. Eteğimin ucuna çamur bulaşmıştı ve bunun annem tarafından fark edilmemesi için dua ediyordum.
Sonra onu gördüm.
Valereus.
Bahçenin taş kemerinin altında, her zamanki gibi dimdik duruyordu. Üzerindeki siyah zırh yağmurdan hâlâ ıslaktı. Saçlarının ucundan birkaç damla su düşüyordu.
Beni gördüğünde başını eğdi.
“Prensesim.”
Yine o resmî ses tonu.
Kaşlarımı çattım.
“Bana öyle deme.”
“Nasıl dememi istersiniz?”
“Bilmiyorum.”
Bir an sustu.
Sonra, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Aurelia?”
Kalbimin neden o kadar hızlı attığını o zamanlar bilmiyordum.
Yanına yürüdüm.
Elinde bir şey vardı.
“Bu ne?”
Valereus arkasındaki elini yavaşça önüme çıkardı.
Bir gül.
Kırmızı.
Gülü aldım ve ona baktım.
“Bana mı?”
“Hayır.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Ne?”
“Bahçedeki bütün güller arasında en güzeli buydu. Ben de size göstermek istedim.”
Gülü göğsüme bastırdım.
“Yani bana vermiyorsun?”
“Hayır.”
“Öyleyse neden elimde?”
Bu kez gerçekten güldü.
Çok kısa sürdü.
Ama gördüm.
Ve o küçücük gülümsemenin, yıllar sonra hatırlayacağım şeylerden biri olacağını henüz bilmiyordum.
“Sanırım artık sizin,” dedi.
Gülün dikenine parmağımı batırdım.
Canım yandı.
Valereus hemen elimi tuttu.
“Dikkat edin.”
Elimi avuçlarının içinde görünce ikimiz de sustuk.
Onun elleri soğuktu.
Benimkiler titriyordu.
“Valereus?”
“Efendim?”
“Beni neden böyle koruyorsun?”
Gözlerime baktı.
Uzun süre cevap vermedi.
Sonra elimi yavaşça bıraktı.
“Çünkü bu benim görevim.”
O zaman bu cevaba inanmıştım.
Keşke bazı cevapların ardında saklanan gerçekleri o gün anlayabilseydim.
