İçeriğe geç

Çekik Gözlü Çingenem

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Çekik Gözlü Çingenem

Bölüm 3

Çay Bardaklı Psikolojik Savaş ve Seul'e Kaçış Planları (muhtemelen boku yedim)

Seul rüyalarımı süslerken, Rize’nin o meşhur ve insana "Acaba solungaçlarım mı çıkıyor?" dedirten nemli havası, Jay Park denen küstah idolün varlığıyla resmen bir psikolojik harp alanına dönmüştü. Adam sanki global hayran kitlesini trollemiş, yetmemiş gibi Ardeşen’in çamurlu yollarında benimle sidik yarışına girmeye gelmişti. Sabahın köründe o lüks eşofman takımıyla kapıma dayandığı andan itibaren, bu işin sonunun ya birincilikle ya da benim adliyelik olmamla biteceğini biliyordum.

​Minibüse bindiğimiz andan itibaren orası artık bir taşıt değil, iki ego arasında patlamaya hazır bir dinamit deposuydu. Ben arka koltukta oturmuş, yeni yaptırdığım mandalina renkli tırnaklarımı incelerken, o önde menajeriyle Korece homurdanıp duruyordu. Arada bir dikiz aynasından bana dik dik baktığını görüyordum ama tınmıyordum bile. Benim tek bir amacım vardı: O Kore bursunu kapmak ve bu adamın cebinden alacağım rehberlik parasıyla ilk uçlu biletle o ülkeden içeri girmek.

​Yaylaya vardığımızda hava ani bir krizle iyice bozdu. Karadeniz’in o deli rüzgârı ve sis perdesi birden bastırınca, ekibin ödğü kopuştu. O son teknoloji kameraların neme yenileceğini anladığım an, içimdeki o hırslı diva tavan yaptı.

​"Eyvahlar olsun!" diye bağırdım, ellerimi belime koyup ekibin ortasına dalarken. "Sizin o binlerce dolarlık kameralarınız buradaki neme on dakika dayanırsa ben de bu köyün adını Seul yaparım! Çabuk o pahalı oyuncaklarınızı çantalarına tıkıştırın, yoksa şirketiniz sizi Seul meydanında falakaya yatırır!"

​Jay Park, elinde hâlâ o köy bakkalından aldığı dökme çay bardağıyla yanıma yaklaştı. Yüzünde o sinir bozucu, alaycı sırıtış vardı. "Sen her şeye böyle karışmak zorunda mısın, küçük köylü?"

​Gözlerimi devirdim, suratına doğru yaklaşarak sesimdeki o zehirli tatlılığı sonuna kadar açtım:

​"Evet, çünkü bu dağlarda benden başka mantıklı çalışan bir nöron grubu yok. Şimdi o Kore'nin neon ışıklı havalarını bir kenara bırak da şu ağır ekipmanları taşıyalım, yoksa belgeseliniz yerine patates çuvalı taşırız."

​Jay, gözlerini devirdi ama dediklerimi yapmak zorunda kaldı. Ekipmanları kulübeye taşıarken her adımda bana laf sokmaya çalışıyordu. Ben de boş durmuyor, her cevabıyla ona kök söktürüyordum. Aradaki o gerilim o kadar yüksekti ki, neredeyse havadan elektrik üretebilirdik.

​Akşama doğru köyün en yaşlı teyzelerinden biri bize sofra kurmuştu. Jay, masadaki yerel yemeklere bakarken hayatının en büyük travmasını yaşıyor gibiydi.

​"Bu ne?" diye sordu, tabağımdaki tiftiklenmiş karalahana çorbasını göstererek.

​"Korkma, zehirlemedim," dedim alayla bir kaşık alırken. "Kore’de yediğin o plastik tadındaki noodle'lara benzemez, buraların saf enerjisidir bu. İç de ses tellerine bir gelsin, sabahki o kibirli havaların sesten düşmesin."

​Jay, bana meydan okur gibi bakıp çorbadan bir yudum aldı. Yüzü önce ekşidi, sonra garip bir şekilde beğenmiş gibi parladı. "Fena değilmiş, diva. Ama hâlâ evdeki annemin sulu yemekleri gibi olamaz."

​"Annenin sulu yemeklerine kurban ol sen," diye tersledim onu, ama içten içe bu adamın bizim köyün şartlarına ayak uydurmaya başlamasına gülüyordum.

​Gece yarısı, ortalık tamamen sessizliğe büründüğünde, dışarı çıkıp yayla havasını ciğerlerime çektim. Gökyüzündeki yıldızlar o kadar parlaktı ki, Seul’ün neonları bile buranın yerini tutamaz gibi hissettim bir an. Ama hemen silkelendim; benim yerim bu inek sesleri değil, o parlak sahnelerdi.

​Arkadan gelen hafif ayak sesleriyle irkildim. Siyah kapüşonunu başına çekmiş olan Jay, elinde iki bardak demli çayla sessizce yanımda bitti.

​"Uykun mu kaçtı, diva?" diye sordu, sesindeki o alaycı ton bu sefer biraz daha yumuşaktı.

​Bardaklardan birini bana uzattı. Aldım, sessizce teşekkür ettim. Yan yana oturup sisin altındaki vadiyi izlemeye başladık.

​"Neden bu kadar hırslısın?" diye sordu birden, sesinde bu sefer alaydan eser yoktu. "Bu köyden kaçmak için neredeyse her şeyi göze almış gibisin."

​Ona döndüm. Gözlerindeki o küstah idol maskesi düşmüş, yerine meraklı bir ifade almıştı.

​"Çünkü," dedim, sesimdeki o kararlı tınıyı bozmadan. "Benim hayatım bu tarlalardan, bu sıradanlıktan ibaret değil. Ben dünyayı görmek, sahnelerin arkasında değil önünde olmak, kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyorum. Senin gibi gümüş kaşıkla doğanlar bunu anlamaz; her şey ellerinize hazır verilmiş sanıyorsunuz."

​Jay, bir süre yüzüme baktı. Cevap vermedi ama gözlerindeki o bakış derinleşti. Belki de hayatında ilk defa karşısında boyun eğmeyen, her lafına karşılık veren bir kızla karşılaşmıştı.

​"Belki de haklısın, diva," dedi sonunda, bardağını hafifçe kaldırarak. "Ama unutma; Seul benim saham. Oraya geldiğinde kuralları ben koyarım."

​"Hele bir o bilet elime geçsin de," dedim kıkırdayarak, kafamı ona doğru çevirip gözlerinin içine baka baka, "O sahnenin altını üstüne getirmeyen domuz olmasın. Sen o Kore'nin bad boyu olabilirsin ama buranın kraliçesi benim, unutma!"

​O gece, o dağ başındaki soğuk rüzgâr eserken, ikimiz de aslında gelecekte birbirimizin hayatını ne kadar alt üst edeceğimizin henüz farkında bile değildik. Ama bilmediğim tek bir şey vardı: Bu adamın o kusursuz siyah saçlarını bir gün kesinlikle yolarak başıma bela olacaktım.

(Bunu neden yazıyorum bilmiyorum amk)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.