Rize'nin Ardeşen'ine bağlı o dağ başı köyünde nefes almak bile ruhuma dar gelen bir zulümdü. Sabah namazıyla uyandığım yetmiyormuş gibi, babamın "Kızım çay tarlasına git, inekleri sağ" triplerinden de, köyün dedikoducu teyzelerinin "Bu kız niye hala evlenmedi, kesin bozuk bir şeyler var" bakışlarından da kusacak raddeye gelmiştim. Hedefim belliydi: Bu köyün kaderini, en kötü ihtimalle Seul'ün en kilit eğlence şirketlerinden birinin CEO'su olarak terk edecektim. Koreceyi dizilerden ve trainee videolarından sabahlara kadar ezberlemiştim; bir tek o bursu kapıp o uçăğa binmek kalmıştı.
Fakat evren benimle adeta dalga geçiyordu. KYK yurdunun o döküntü odasında, rüyamda bile göremeyeceğim o adamın global turne afişine bakarken, gerçeğin tam da o an yüzüme çarpacağını bilemezdim.
Jay Park. Evet, o tırnaklarına kadar dövmeli, sahnesinde yer yer ortalığı kasıp kavuran, skandallarıyla magazin basınının demirbaşı olan o küstah Koreli idol, bizim yerel kanalda yayınlanan bir belgesel çekimi için bizim köye, o çamurlu yolların ortasına teşrif etmişti.
Elimde sıyrıklar içindeki çay sepetim, üzerimde yöresel şalvarım ama altında neon pembe crop topumla traktörün önünü kestiğimde, siyah maskesini çenesine indirmiş olan o adamla burun buruna geldik. Bakışlarındaki o "dünya umrumda değil" iblisliği, benim gözlerimdeki hırsla tam 12'den çarpıştı.
Karizmatik bir İngilizceyle, "Hey, küçük köylü, yoldan çekilir misin? Çekimimiz var," dedi. Sesindeki o kibirli ton beni baştan aşağı titretmek yerine sadece alaycı bir gülümseme bahşetmişti.
Gözlerimi devirip elimi belime koydum, Karadeniz’in o keskin şivesini ve bitmek bilmeyen özgüvenimi sonuna kadar açarak lafı yapıştırdım:
"Bak Kore'nin kayıp evladı, o havalı bakışlarını ve buralara kadar uzanan o estetik kokulu burnunu alıp o siyah minibüsüne biner misin? Şuradan Seul bileti alacak parayı kendi emeğimle kazanmama engel oluyorsun. Hem o yarı çıplak sahne şovlarını bizim köyün merasında yapamazsın, burada muhtar amca direkt sopayla kovalarcasına inletir ortalığı, benden söylemesi!"
Jay Park, ilk defa birinin ona böyle meydan okumasından duyduğu şaşkınlığı gizleyemezken, dudaklarında tehlikeli bir sırıtış belirdi. İşte o an anladım; bu adam benim hayatımın kayması ya da Kore rüyamın bileti olacaktı. Ve ben her iki ihtimalde de kaybetmeyecektim....nihahahahahahah