İçeriğe geç

Cehennemin Zindanı

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Cehennemin Zindanı

Bölüm 1

Beyaz Kuğu

"Masa beşe iki bira" bunu söyledikten sonra bar tezgahının yanına gidip iki tane bira kapıp müşterilere verdim.

" Her zaman ki gibi çok hızlısın Silver" komik şey seni, bir dakika geç kalsam ortalığı ayağa yıkarsın ama zamanında getirince övgüler.

" Ha ha abartmayın sadece masadan alıp masaya bıraktım. Büyütülecek bir şey değil." Bana şükretmeniz lazım. Eşlerinize bin bir türlü yalan söyleyip tavernalarda içip gece mekanlarında geziniyorsunuz. Bu yaptıklarınız eşlerinizin kulağına gitse kim bilir ne olur.

Bir yandan gülümseyip diğer yandan hızlı davranmaya çalıştım. Arkadan gelen sipariş istekleriyle beraber hızımı arttırdım. Yemeklerini ve biralarını verdim, onlara göz kulak oldum. Duvar saatine baktım. İyice geç oluyordu. Yavaştan kalkanlar olmaya başladığında bana özellikle saati tembihleyenleri uyardım ve evlerine gönderdim.

----------------------------------------------------------0-----------------------------------------------

Herkes gittikten sonra tekrar emin olmak için etrafı kolaçan ettim. Herkesin gittiğinden emin olduktan sonra barın arka tarafından nemli bir bez alıp masaları silmeye başladım. Silerken bir yandan da unuttukları şeyleri bar tezgahına koyuyordum. Taverna sahibi özellikle bozuk paraları sadaka niyetine alır, onları götürüp Celestia tapınaklarına verirdi.

Çoğu masayı silip topladıktan sonra yorgunluktan bana en yakın masaya oturdum. Duvar kenarında ve pek belli olmayan bir masaydı. Genelde pek kullanılmazdı ama bugün bir kişi gelmişti. Bira bardağı hala masaydı. Biraz daha oturduktan sonra bardağı aldım ve ayağa kalkıp tezgaha koydum. Sonra tezgahtan bezi alıp silmek için arkamı döndüğümde yerde bir zarf olduğunu farkettim.

Bezi kenara koyup eğilip zarfı aldım ve incelemeye başladım. Üzerinde değişik tarzda altın renkli bir mühür vardı. Boş zamanlarımda postaneye yardım ettiğim için çoğu zarfı inceleme fırsatım olmuştu ama bunun gibisini ilk defa görüyordum. Kuğu işlemeli göze çarparken altın renkli olması ona ayrı bir hava veriyordu. Kaliteli olduğu belliydi. Normalde başkalarının mektuplarını okumam ama bu mektup özellikle dikkat çekiciydi. Merakıma daha fazla dayanamayıp yenik düştüm.

Zarfı mührü kırmamaya özen göstererek dikkatlice açtım. İçinden bir kağıt parçası ve bir de fotoğraf çıkmıştı. Öncelikle kağıt parçasını çevirdim. Üstünde benim ismim yazılı olan bir davetiyeydi bu.

Sevgili Silver Lancester

Sizi bu yıl yapılacak krallıklar arası mücadeleye katılma şansı sunuyorum. Ününüz beni o kadar etkiledi ki krallıklar arası mücadelede tanışmayı ümit ediyorum.

-C

Davetiye mührün üstündekine benzer gümüş kuğu döşemeleriyle işlenmiş. İçimden gülme isteği geldi. Büyük ihtimalle kasabadan biri bana şaka yapıyordu. Elimle C harfinin olduğu yere dokundum. Her kimse mizah anlayışı pek iyi değilmiş.

Davetiyeyi kenara koyup fotoğrafı çıkardım. Fotoğrafı görünce midemde oluşan kusma isteğine engel olamadım ve genelde içen insanların kusması için kenarda tuttuğumuz varile koşup içimi boşalttım. Soğuk terler dökmeye başlamıştım. Bu şakacı her kimse artık komik olmamaya başlıyordu. Biraz rahatladıktan sonra yere çömelip oturdum.

---------------------------------------------

''Anne! Nereye gidiyorsun!! Lütfen beni bırakma annecim.'' Koşup annemin yanına gidip kıyafetinden tuttum. Yanında onu götürmek için gelen kişiler durmak zorunda kalmıştı. Annem yere çömelip elini yanağıma koydu.

''Anneciğin kısa bir tatil yapacak. En kısa zamanda geri geleceğim hiç şüphen olmasın.'' Sesi titriyordu.

''Bende geleyim. Beni al tatiline. Beni burada bırakma.'' Anneme sıkıca sarıldım. O da geri sarılacak sanmıştım ama onun yerine beni geriye doğru itti.

''Baban burada bir şey olmayacak. Şimdi gitmeliyim. Kendine iyi bak gümüşüm.'' Yüzüme bakmadan ayağa kalktı ve yanındaki kişilere kafasını salladı. Sonra bir elveda demeden o kişilerle bir gemiye bindi. Onu son kez görüşümdü.

----------------------------------------------

Gözlerimi araladığımda tavernanın camlarından sızan ışık gözüme geliyordu. Kafamı yana çevirip saate baktım. Çoktan sabah olmuştu. Esnedim ve ayağa kalktım. Her yerim ağrı içindeydi. Çaprazdaki masaya baktım. Resim ve davetiye hala oradaydı. Masanın yanına gidip onları aldıktan sonra zarfa geri koydum. Elimle biraz mührü aşındırdıktan sonra daha fazla görmek istemediğime karar verip zarfı cebime tıktım.

Etrafa baktım. Hala bitmemiş masalar vardı. Onları topladıktan sonra temiz hava almak için tavernanın arkasına çıktım. Tavernanın arkasındaki ormanın melodisi geldi kulağıma. Hoş bir melodi söylüyordu kuşlar, ağaçlar ve diğer canlılar. Tavernanın duvarına sırtımı verip biraz oturdum. Burası gerçekten insanı rahatlatıyordu. Aradan biraz zaman geçtikten sonra üst kattan takırtı sesleri gelmeye başlamıştı. Bu taverna sahibinin uyandığı anlamına geliyordu. Uyanır uyanmaz beni görmeyi severdi bu yüzden o çağırmadan ayağa kalktım ve tavernaya geri döndüm.

Tavernaya girip üst kata çıktıktan sonra odasının kapısını tıklattım ve içeriden gel sesini duyunca içeri girdim.

''Sabahınız aydın olsun Bayan Rebel.''

''Senin de. Dün gece her şeyi hallettin mi?'' Konuşurken bir yandan da üstüne bir sabahlık aldı. Onun işine yaradığım sürece beni yanında tutmayı seve seve kabul edecek birisiydi. Küçükken beni yanına alma sebebi de buydu zaten. Dediğine karşılık gülümsedim.

''Her şey istediğiniz gibi. Bozuklukları ayırdım. Çoğunlukla komşuların ibadet etmeye gittiği yerleri araştırdım ve ne kadar verdiklerini öğrendim. Keseler onlardan öğrendiklerimden fazla olacak şekilde ayarlandılar. Aşağıdaki yerlerinde sizi bekliyorlar.'' Komşulardan fazla sadaka vermeyi severdi. Bunun tapınaklarda veya mabetlerde kendine bir üstünlük sağladığına inanırdı. Bunları neden takıntı haline getirdiğini bilmiyorum ama işine bu şekilde yarayacaksam sorun yoktu.

Sabahlığının önünü bağlarken gülümsedi. ''Aferin, bu bana bir süre yeter. Bugünlük istediğini yapabilirsin.'' Gülümseyip odadan çıktım ve kapıyı yavaşça kapattım. Bunun anlamı beni günün geri kalanında görmek istemediğiydi. Sorun etmiyordum çünkü bende onu görmek istemiyordum.

Bayan Rebel'in odasının çaprazındaki oda bana aitti. Kendi odama girip kapıyı kapattım. Cebimden zarfı çıkartıp odamdaki masanın üstüne koydum. Masanın çaprazında bulunan dolabımın içini açtım ve oradan daha rahat hareket edilebilir bir bluz ile bir pantolon çıkarttım. İkisini de giydikten sonra zarfı bu sefer pantolonumun cebine koydum. Burada kalması riskine giremezdim. Yanıma bir de şifalı ot toplarken kullandığım kemerimi alıp taktım. Bunu takınca nereye gittiğimi anladığı için onunla muhatap olmama gerek kalmıyordu. Kemeri alıp taktıktan sonra aşağı indim ve çıkmadan Bayan Rebel'e selam vermeyi unutmadım. Para keselerini son bir kez daha kontrol ediyordu ve otuz iki diş gülümsüyordu.

Tavernadan çıkıp arkasına geçtim ve ormana doğru yürümeye başladım. Ormanın içi epey sessizdi. Bu sabah duyduğum senfoniden eser yoktu. Ormanın içine girdikten sonra daha da sessizleşmişti. Etrafta şifalı bitkiyi bırak hayvan bile yoktu. Cesaretimi toplayıp biraz daha derine gitmeye karar verdim ve öyle de yaptım.

Şifalı bitkilerle aram iyidir. Hangisi zehirli hangisi zehirsiz, karın ağrısına hangisi iyi gelir, bulantıyı hangisi önler bunları bilmem gerekiyordu. Bunların türlerini ayırt ederken başta zorluk yaşasam da gelen müşterilere gösterince ya da onlara tattırınca iş çözülüyordu. Ne bana bir şey oluyordu ne de öğrenmeme engel oluyordu.

Biraz daha ilerleyince ormanın iyice derinliklerine gittiğimi fark ettim. Artık burada şifalı bitkiler bulunabiliyordu. Kemerimin küçük ceplerinden birinden mini boyutta bir bıçak çıkarttım ve işime yarayacak otları ayıklamaya başladım. Otları toplarken bir yandan da tavernada çok söylenen bir türküyü söylüyordum.

Derken bir anda çalılardan ses geldi. Yaptığım işe o kadar dalmıştım ki sesi duyunca irkilmeme engel olamadım. Cesaretimi toplayıp ''Kim var orda'' diye sordum. Cevap gelmeyince ayağa kalktım ve çalılara doğru yaklaşmaya başladım. Ormanın garip sessizliğinden ötürü rahatsız olmuş olacaktım ki kendi kendime söylenmeye başlamıştım.

Çalının dibine geldim ve çalıyı sarsıp araladım. Bir oh çektim. Hiçbir şey yoktu. Rüzgardır herhalde deyip çalıyı sarsmayı bıraktım. Tam arkamı dönecektim ki arkamda bir şey hissettim. Nefesini ensemde hissediyordum. Ayı olsa çoktan saldıracağı için bir insan olduğunu varsaydım ve elimdeki bıçağı alıp bacağına geleceğini tahmin ettiğim yere doğru salladım. Saplandıktan sonra geri çekip bu kez arkamı döndüm ve yüzüne gelecek şekilde tuttum.

Şaşırmış iki çift siyah gözle karşılaştım. Eli bacağına yönelmişti ama boğazına dayadığım çakıdan dolayı hareket edemiyordu.

''Kimsin ve benden ne istiyorsun?'' Tehdit ettiğimi iyice anlasın diye gözlerimi kıstım ve çakıyı yaklaştırdım.

''Hey, hey sakin ol. Düşman değilim sadece burada avlanmaya çalışıyorum.'' Tedirgin bir şekilde bir bana bir de boğazına tuttuğum bıçağa baktı. Hamle yapmayacağımı anlayınca bıçaktan geriye doğru çekildi ve tuttuğu nefesini verdi.

O geri çekilince bende bıçağımı geri çekip kemerimdeki yerine koydum. Hala şüphelerim vardı ama tehdit gibi gözükmüyordu. Giydiği kazağın kolunu yırtıp bacağına sarmasını izledim. İlk yardım bilgisi var gibiydi. Giydiği şeyler üst kaliteye benziyordu. Büyük ihtimalle adanın soylu kesiminden birisiydi. Yanında bulunan bir ağaca gidip çömeldi ve orda bacağıyla ilgilenirken bir yandan da anlatmaya başladı.

''Normalde avlanmak için ormanın bu kadar derinine gitmem. Hatta bu ilk gelişim diyebilirsin ama bir nedenden dolayı ormandaki hayvanların sayısı bir hayli azalmış. Bende bu yüzden buralara gelmeye karar verdim. Çalılıkta ise bir tavşan gördüğümü sandığım için ordaydım. Seninle bir ilgisi yok yemin ederim.''

Bacağının acısından inledi. Bitkin düşmüş görünüyordu. İç çektim ve yanına gidip çömeldim.

''Bakmama izin ver, ilk yardım konusunda iyiyimdir.'' Biraz tereddüt etse de bacağını bana bıraktı. Bende yeni topladığım şifalı otlarla birlikte bacağına merhem yapmaya koyuldum.

''Bir soylunun tek başına gezmesi nadirdir. Hep böyle yalnız mı takılırsın?'' Bitkileri bir taşta biraz ezdikten sonra merhem kıvamına gelmişti. Cebimden bıçağımı çıkarttım. İlk başta tedirgin olsa da devamında bana güvenmeyi seçti. Bende bağladığı kısmın birazcık altından bıçakla pantolonunu kesmeye başladım.

''Tek başıma avlanmayı seviyorum diyelim. Toplu halde gezmek hem hayvanları kaçırır hem de avın kime kalacağını tartışırsın. Peki sen? Sen neden tek başına ormanda takılıyorsun?'' Kesmeyi bitirdikten sonra pantolon parçasını çıkartıp kenara koydum. Yarayı dezenfekte etmek için yanımda getirdiğim suyu kemerimden çıkartıp yarayı temizledim. Sonrasında yaptığım merhemi yaranın üstüne yayıp artan kumaşla da üstünü kapattım.

''Bitti. Üstüne fazla basmamaya dikkat edersen bir kaç gün içinde iyileşir. Şimdi gitmeliyim.'' Bunu dedikten sonra ayağa kalktım ve ellerimi çırptım.

''Bekle daha soruma cevap vermedin. En azından ismini söyle bana!'' Ben tam arkamı dönüp gidecekken bağırmaya başladı. En azından ismimi söyleyebilirdim.

''İsmim Silver. Silver Lancester. Eğer bir daha karşılaşırsak beni unutmayın lütfen.'' Soylu biriyle iş birliği yapmak benim için iyi olabilirdi. Bunu dedikten sonra ormanı geçip kasabaya geri dönmeye başladım.

------------------------------------------------------------------0------------------------------------------------

''Neden bana inanmıyorsunuz krallığın varislerini gördüm diyorum'' Elindeki boş bira şişesini bana doğru sallayıp yenisini getirmemi söyledi. İsteğini yerine getirmek adına tezgahtan bir şişe bira alıp masalarına götürdüm.

''Madem gördün o zaman neye benziyorlar anlat bakalım'' Birayı isteyen adamın önüne koyduktan sonra konuşmayı dinlemek için yanlarında kaldım. Biz halk olarak soyluları görmeyi geç, bir kraliyet ailesinin üyesini görmemizin imkanı yoktu. Yanındaki adamlarda ona inanmadıkları için adamla dalga geçiyorlardı.

''İlk önce ortanca prensesi gördüm. Majestelerinden aldığı koyu kırmızı saçları ihtişamla parlarken gözü pek görünüyordu. Ardından en küçük prens yanına geldi. Kralın saçlarına benzeyen turuncu kısa saçları vardı ve ablasıyla araları iyi gibiydi.''

Konuşma ilgimi çekince yanlarına bir sandalye çekip oturdum. ''Peki birinci prens? O orada mıydı?'' Yanlarına oturmamdan rahatsız olmamış olacaktı ki gülerek devam etti.

''Veliaht prens diğer varislerle asla takılmaz. Bazıları onun burnu havada olduğunu söylerken bazıları ise aile ilişkilerinin kötü olduğunu söyler. Hem veliaht olması hem de ebeveynlerine diğer kardeşlerinden daha çok benzemesi onu öne çıkarıyormuş.'' Dediklerini can kulağıyla dinlemeye başladım. O sırada yanında oturan adam da sohbete katıldı.

''Bir arkadaşım veliaht prensi görmüş. Kırmızı-Turuncu saçları ve siyah gözleri varmış. Arkadaşım karşısında bir prens durduğunu fark edince korkup kaçmış ama yüzündeki keskin ifadeyi hiç unutamamış.'' Diğerleri de onun dediklerini kafa sallayıp onaylayınca kırmızı-turuncu saçlar tanıdık gelmeye başladı. Nerde gördüğümü düşünürken kafama dank etti. Hemen masadan kalkıp tavernadan koşarak çıkıp kendimi sokağa attım.

''Bugün gördüğüm kişi veliaht prens miydi?'' Hem biraz nefes almak hem de anlık tedirginlikle orman koştum. Ne yapacağımı bilemez haldeyken infazımın nasıl olacağını düşünüyordum.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini fark etmeden koşmaya devam ettim. Ta ki önüme bir uçurum çıkana kadar. Zar zor da olsa kendimi uçurumdan düşmekten kurtardım ve yalpalayarak geri çekildim. Çok fazla koşmuş olmalıydım ki soyluların bölgesine gelmiştim. Kafamı çevirip yana baktığımda bir kasaba olduğunu fark ettim. Hem uçurumdan uzaklaşmak hem de kafa toplamak adına kasabanın girişine doğru gittim.

Kasabanın içerisi şenlik alanı gibiydi. Evler sağlamdı. Benim yaşadığım kasabının aksine burası çok güzel görünüyordu. Biraz daha ilerleyince ilerden tartışma sesleri yükselmeye başladı. Merakıma yenik düşüp biraz yakınına gidince iki adamın tartıştığını gördüm. Etraftaki izleyicilere katılarak izlemeye başladım.

''Teknemi batıran sendin değil mi! Bütün işim bunun üzerineydi ve bunu bilen tek kişi sendin!!'' Siyah saçlı adam yanında karısının da olduğu birini suçluyordu. Karısı korkudan titrerken eşi sinirli bir şekilde karşı tarafa bakıyordu.

''Ben hiçbir şey batırmadım. Senin karın seni bırakıp bana geldiği için üzülüyor olabilirsin ama bu bana iftira atabileceğin anlamına gelmiyor.'' Adam yanındaki karısına sıkıca sarıldı. Bunu gören siyah saçlı çok fazla öfkelenip adamın üstüne doğru koşmaya başladı. Cebindeki bıçağı çıkarttığı sırada kolunu biri tuttu ve durmak zorunda kaldı. Müdahale eden kişiyi görünce şok oldum. Veliaht prens, Kai Femairi sinirli bir şekilde adama bakıyordu. Adamın bileğini büküp silahını düşürmesini sağladı.

''Siz ikiniz, ne yaptığınızı zannediyorsunuz?'' İkisi de veliaht prensi gördüklerine çok şaşırmışlardı. Bıçağı tutan adam hemen prensin ayaklarına kapandı, karısıyla beraber olan ise eğilip referans yaptılar.

''Düküm, teknemi batıran kişileri cezalandırmak istedim sadece. Kötü bir amacım yoktu lütfen beni affedin.'' Veliaht prensin karşısında bacakları tir tir titriyordu. Bıçak çıkardığı için tutuklanacağından korkmuştu muhtemelen.

''Bu size sahne yaratma bahanesi sunmaz. Askerler götürün şu üçünü.'' Arka tarafta prensin emrini bekleyen askerler hareketlendiler ve o üçünü götürdüler. Veliaht prens ise olaydan dolayı çevredekilerden özür diledikten sonra arkasını dönüp gitmeye başladı.

Ortalık sakinleşince çevreden izleyen insanlar dağılmaya başlamıştı. Bende kendime kalacak bir yer arıyordum. Bir yandan yürürken bir yandan da etrafa bakıyordum ki önümde duran bir şey beni durdurdu. Kafamı kaldırıp baktığımda ise veliaht prensin tam önümde durduğunu fark ettim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.