Gece. Sokak lambaları titrek bir şekilde yanıp sönüyor. Hava keskin, sanki karanlık bile Simba’dan uzak durmak istiyor. Evin camları buz tutmuş. İçerisi daha da soğuk. Simba, 7 yaşında bir çocuğun taşıyamayacağı kadar ağır bir sırtla oturuyor pencerenin önünde. Üzerinde yırtık bir pijama, dizleri morarmış, dudağı patlak. Elinde bir peluş ayı, ama kolu kopmuş. — “Yine neye baktığını sanıyorsun ha?” Babası odanın kapısında dikilmiş, elindeki kemeri yere sürüklüyor. Alkol kokusu duvarlara bile sinmiş. Simba bakışlarını kaçırıyor. — “Cevap versene!” Cevap gelmiyor. Gelmeyecek de. Çünkü Simba konuşmayı çoktan bırakmış. Konuşmanın bir faydası olmadığını, bazen sessizliğin bile daha çok dövüldüğünü öğrenmişti. O gece, Simba camı açtı. Soğuk, ama özgürlük gibi yüzüne vurdu. Ayakkabılarını giymedi. Çantasını almadı. Sadece gitti. Karanlığa karıştı. Sokaklar önce yabancıydı. Sonra alıştılar ona, o da onlara. Ama küçük bir beden için beton yastık olamazdı. Uyuyamadı, ağladı, titredi. Bir hafta… Yedi yaşında bir çocuğun sokakta hayatta kalabildiği süre: Bir hafta. Bir kadın buldu onu. Kalbinde hala biraz insanlık taşıyanlardan biri. Simba’yı aldı, battaniyeye sardı, yetimhaneye götürdü. Ama orası da başka bir cehennemdi. Gözetmenlerin elleri babasından farklı değildi. Diğer çocuklar acımasızdı. Onu “dilsiz” diye çağırdılar. “Annensiz”, “Pis”, “Yalnız”. Yıllar geçti. Kelimeler içinden dökülmedi. Gözyaşları bile pes etti. Ama kalbinde bir şey hep kıpır kıpır kaldı.
Bir şey değişecek. Bir gün. Bir yerde. Bu düşünceydi onu yaşatan. Şimdi Simba 14 yaşında.Yetimhanenin arka kapısından sessizce çıkıyor. Ne dönüp bakıyor ne de veda ediyor. Zaten kimse “hoşça kal” demedi ona. Hayat yeni başlıyor. Kırık dökük bir daire buluyor. Geceleri çalışıyor, gündüzleri okula gidiyor. Lise iki. Adı var, geçmişi yok. Simba. Sadece Simba.Ve aynaya her baktığında tek bir şey hissediyor: Boşluk. Ama o gece… O aynanın karşısında, artık hiçbir şeyin değişmeyeceğine emin olduğu o gece… Gözyaşları yanaklarından süzülürken… Simba yumruğunu kaldırıyor. Ve cam kırılıyor. Kırıklar yere değil, ruha saplanıyor. Ama aynanın içinde bir şey hareket ediyor. Bir gölge. Bir silüet. Ve sonra, bir ses. “Ağlama.”