İçeriğe geç

CAMGÖBEĞİ

Bölüm 8 · 17 dk okuma

CAMGÖBEĞİ

Bölüm 8

ATIŞ SERBEST

"Yaşam, bir camgöbeği damlası gibi, ince ve kırılgandır. İnsan ruhu da aynı şekilde, her an parlayıp sönen bir ateştir. Hayatın anlamı, bu narin dengeyi koruyabilmektir. En derinlerde saklanan umut, tıpkı camgöbeği gibi, en zorlu anlarda bile parlayabilir.” BÖLÜM 1: 🔹💦🔹 Savaş, sadece silahlarla değil, akıllarla da kazanılırdı. Cihat, masada değil, meydanda yazılırdı. Bazıları için üniforma bir görevdi, bazıları içinse bir alın yazısı. Devletin varlığı da, milletin maneviyatı da camgöbeğinin içinde saklıydı. Âdem ve Havva’nın saklı bahçesinde işlenen ilk günahın yankısı hâlâ kulaklarda çınlıyordu. O günden beri insan ya kılıcı tutan ya da kılıcın ucunda olan taraf olmuştu. Camgöbeği kadar narin ruhlar, çeliğe dönüştü. Silahlar patlamadan önce savaş zaten başlamıştı. Ve zafer, tetiği çeken ellerde değil, o tetiği hangi inançla sıktığında saklıydı. Gökten düşen bir damlanın suda yarattığı halkalar gibi, kader de dalga dalga yayılıyordu kalplere. Ve bir milletin kaderi de dalgalanan bayrağında, toprağa düşen kanında, göğsüne kazınan töresinde saklıydı. Türklük, sadece bir kimlik değil, bir duruş, bir onurdu. Hilal gibi vakur, gökyüzü gibi engin, rüzgâr gibi özgürdü. Bu topraklarda şehadet, korkunun değil, cesaretin en yüce mertebesiydi ve toprak her şehidin kanıyla bir kez daha yoğruluyor, bayrak, her can verende yeniden göğe çekiliyordu. Cesaret, alnına yazılmış kaderdi bu milletin ve göğsünde vatan taşıyan her yiğit, yeni bir destan yazıyordu. Çünkü Türk olmak, sadece bir millete mensup olmak değil, bir davayı göğüslemekti. Bu topraklardan Alper Tunga gibi nice yiğitler geçti ve bir niceleri daha geçecekti. Ve şimdi, yeni bir destan yazılıyordu. Kimi tüfeğiyle, kimi duasıyla, kimi de hiç duyulmamış bir fedakarlıkla. Gökyüzünde hilal parladıkça, rüzgâr bayrağı dalgalandırdıkça, cesaret, bu milletin damarlarında dolaşmaya devam edecekti. Ve bir gün, bu topraklarda yankılanacak tek ses şuydu: "Ne mutlu Türk’üm diyene!" 🔹💦🔹 Dağların arasında, gecenin karanlığında ince bir sis yayılıyordu. Rüzgâr, toprağa sinmiş kan kokusunu hafifçe savururken çevrede yalnızca nefes sesleri duyuluyordu. Silahların soğuk namluları tetikte beklerken, gökyüzündeki yıldızlar bu sessizliğe yukarıdan tanıklık ederek ortak olmuştu. Alper Tuna Demirkan, telsizini aldığı emir doğrultusunda sessizce yakasına yerleştirdi, gözleri karanlığa alışmıştı artık ve şimdiyse ilerleme vaktiydi. Kamer Özdemir başını hafifçe eğdi, işareti bekliyordu. Gölge ve Kurtuluş Timi gerçekten de bir gölge gibi sessiz ve temkinli ilerliyordu. Sessiz adımlar ve saklı işler daima onlardan sorulurdu. Kurtuluş ve karanlık onların göbek adıyken isimleri "gölge" olarak yankılanmıştı. İlerideki bir mağaranın girişinde iki terörist sigara içiyordu, tam da askerlerin gizledikleri uzunca bir taşın karşılarındalardı ve geceyi bölerek Arapça birkaç kelime fısıldaşıyorlardı ama farkında olmadıkları bir şey vardı: Ölüm onlara sessizce her bir taraflarından adım adım yaklaşıyordu. "Temizle!" dedi bir ses geceyi adeta ortadan ikiye yararcasına tok sesiyle. Tim komutanı Yüzbaşı Alper Tuna Demirkan’dan gelen ilk emirdi bu. Alper’in sesi, rüzgârın uğultusuna karışırken Efe Özkan aldığı emir doğrultusunda ilk atışı yaptı, susturuculu silahının sesi yankılanmadan teröristlerden biri yere düştü. Tolga Deniz ise diğerini tek hamlede yere sermişti. Yakın mesafe çatışmaları ve hızlı müdahale, onlardan sorulurdu. Ekipman yönetimi ve grup bütünlüğü tamamen onların kontrolündeydi. Efe Özkan, esprili kişiliğiyle ekibe moral katardı. Operasyonda ise tamamen profesyoneldi. Onun her daim esprili kişiliği ve hoş mizacı nedeniyle bazen de kendisine joker ve soytarı derlerdi. Ama bu ancak ve ancak sahne arkasında gerçekleştirdi. Operasyonda ise kendisi sadece görev bilincindeki bir astsubaydı. iki teröristin sessizce ortadan kaldırılmasının ardından mağaranın derinliklerinden panikle yükselen bir bağırış duyuldu. İçeridekiler bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Alper, gözlerini hızla çevreyi tarayarak kameraya odaklandı. Kamer, içeride hareketlilik olduğunu el işaretiyle bildirdi. Selim Aksoy ise kulaklığına dokundu. "Komutanım, içeride en az altı hedef var. Üçü ağır silahlı. Ne yapıyoruz?" Kendisi bir üsteğmen ve ikinci komutan olup her zaman kendisinden üst mertebede olandan emir alır ve asla bağımsız hareket etmezdi, tıpkı timin diğer üyeleri gibi. Alper, bir an duraksadı. Çevresini hızlıca tararken gözleri keskinleşti. Gecenin karanlığı, nefes alışların ritmiyle ağırlaşıyordu. Efe, şarjörünü kontrol edip Alper’in gözlerine baktı. "Pozisyon alın," dedi Alper, sesi soğuk ve netti. Tim, gölgelerin arasına sessizce süzülürken bir kez daha sessizlik kendinden emin çıkan gür bir sesin eşliğinde bozuldu. Alper "Kafalarını çıkarsınlar da görelim. Çavuş 1, Flaş bang hazır mı?" Diye sordu, gözleri hala mağara girişinin üzerindeydi. Tolga hafifçe gülümsedi. "Her zamanki gibi." Bir saniye sonra, mağaranın içi ışık bombasıyla aydınlandı. Patlama sesi kulakları sağır ederken, ardından korkunç bir çığlık yükseldi. “Allah-u Ekber!” diye bağıran bir terörist dışarı fırlamaya çalışırken, Emre Karaman’ın mermisiyle yere serildi. Namı diğer: Şahin. Bu sırada Mert içeriye giren ilk kişi olmuştu ve karşısına çıkan teröristi tek bir kurşunla yere serdi. Arkasından içeriye giren Efe ve Kamer içerideki kalan teröristleri temizlemişti. O sırada kalan son iki terörist kaçmak için arkadaki tünele fırlamışlardı. Alper durumu fark ederek hızlıca telsizine konuştu. "Kaçanı bırakmayın! Teğmen arkaya dolan!" Sözleri tabii ki de Mert Hakan Yıldız’aydı. Keşif ve istihbarat uzmanı Teğmen Mert Hakan Yıldız! Mert, emir alır almaz tereddüt etmeden arkalarından ilerlemeye başladı. Karşısına çıkan karanlıkta bir siluete dönüşen Mert, bir dakika geçmeden iki teröristi birden yere serdi. Ardından "Temiz, komutanım." diye yankılandı telsizden sesi. Savaş, kanla yazılan bir destandı. Ve bu gece, Türk askerinin cesaretiyle bu destan bir kez daha yazılmıştı. Alper Tuna, eldivenli elleriyle telsizine dokundu ve gururla görevin bitiş müjdesini verdi. “Görev tamamlandı.” Selim telsizden gelen yanıtı duyar duymaz derin bir nefes aldı. Havanın soğukluğu cildini keserken içinde bir rahatlık vardı. Onlar, dağların ardındaki silahların sustuğu, toprağın kanla kararmadığı bir dünyada yaşamayı arzulayan bir milletin evlatlarıydı. Şimdi, zaferi ve şehadetiyle sonsuzluğa adanmış bir görev daha tamamlanmıştı. Ve hilal gökte oldukça, onlar her zaman burada olacaktı.

Kamer, ellerini sıkıca kavrayarak bir an bile kaybetmeden gözleriyle timin her hareketini izledi. Her biri birbirine bağlıydı, her biri birbirinin tamamlayıcısıydı ne bir eksik ne de bir adım fazlaydı biri diğerinden. Ama asıl mesele, o yaşamı vatanı için sürdürmek, o yolu şehitlik şerefini kazanarak bitirmekti. Korku, düşmanlar için bir tercih; cesaret, her zaman bir zorunluluktu. Savaşın karmaşıklığı, askerlerin işlerini basitleştirme şekliyle ölçülürdü. Doğru hamleyi doğru zamanda yapmak, savaş meydanında hayatta kalmanın en temel kuralıydı. Taktik, hızlıca değişebilen bir stratejiye dönüşebilirdi ve tim komutanı yoğun, kanlı bir savaşın içinde bile her zaman çözümü bulabilecek kadar kararlıydı. Ancak her zaman en ön safta olanlar kadar, gölgede kalıp işi sessizce bitirenler de vardı. Aylin Bozkurt, mağara operasyonunda timin arkasını kollayan kişiydi. Herkesin dikkatinin ön cephede olduğu anlarda, Aylin tetikteydi. Bir terörist, arka taraftan sessizce yaklaşırken Aylin’in elinde tuttuğu tabancadan çıkan susturulmuş mermi sesi mağaranın derinliğinde yankılandı. Adam yere yığıldığında Aylin’in gözlerinde en ufak bir tereddüt yoktu. Astsubay kıdemli üstçavuş Aylin Bozkurt. Kendisi sağlık alanında uzmanken gerektiğinde her daim yardıma hazırdı. Gerek timin yaraları gerekse halktan olma insanların yaralarını sarardı ama yalnızca bunla sınırlı kalmazdı. Aylin, sadece sağlıkçı değildi; gerektiğinde gölge gibi hareket eder, düşmanı sessizce avlardı. Zaten timdeki takma adı da bu yüzden “Asena”ydı. Hem elinin çabukluğu hem de savaş disiplinine olan hâkimiyeti, onu bir adım öne çıkarıyordu. Silah onun için bir savunma aracı değil, hedefi tam kalbinden vuran bir kesinlikti. Kamer, arkasındaki taş duvara yaslanmış nefesini düzenlerken yanında duran Aylin’e döndü. “Beni geçiyorsun, Asena,” diye mırıldandı hafif bir gülümsemeyle. Aylin, omuz silkti. “Sadece işimi yapıyorum, bilirsin.” Kamer gülerek başını iki yana salladı. “Bilmez miyim?” İşte onlar özel olarak eğitiliş ve seçilmiş sekiz kişilik küçük ama işlevsel, düşmana korku, dosta ise güven veren türden bir ekipti. Toprak kanla yazdı isimlerini, gökyüzü tanıdı esen rüzgârın getirdiği kan kokusuyla. Ve tarih yazdı onları altın harflerle Alper Tunga, Oğuz Kağan ve niceleri gibi!.. Alper gecenin karanlığında, ay ışığının altında bir kez daha gökyüzünün sonsuz kudretine bakarken elini göğsüne götürdü, orada bulunan ve asla da oradan çıkmayacak bayrağı tutarak sıktı. Ardından, bir kez daha telsizini açtı. "Tim, toparlanın çıkıyoruz!" Savaş, bir destanın yazıldığı yerdi. Bu destanın her satırı, şehitlerin kanı ve yiğitlerin cesaretiyle dolu olacak, tarih sayfalarında hep hatırlanacaktı. Çünkü onlar Alper Tunga gibi, hep oradaydı! ... Sis, dağlardan ağır ağır inerken karanlık artık geride kalmıştı. Tim, savaşın sıcaklığını geride bırakırken gözler hâlâ tetikteydi. Yol, bozuk asfaltın üzerinde umuda açılıyordu. Her adım, onları evlerine ve yeni bir görevin başlangıcına yaklaştırıyordu. Yolda ilerleyen araç, toprakta kaybolan bir iz gibiydi. Mert direksiyon başında sessizce aracı kullanırken yanında Alper vardı. Alper, camdan dışarıyı izliyor, aklındaki düşüncelerle boğuşuyordu. “Bir gün... Andım olsun ki bir gün senden çok daha iyi bir asker olacağım!” Bu söz, Alper’in babasına söylediği son cümleydi. Hem bir veda hem de bir yemin… Alper Tuna Demirkan bir asker oğlu olarak kendine verdiği söze gün geçtikçe daha sıkı bağlanıyordu çünkü o söz gün geçtikçe daha çok anlam kazanıyordu kendinde. Bu sözler Alper’den babasına söylenmiş son bir söz ve ilk and içmeydi. Alper Tuna daha henüz çocuk yaşlarında iken annesinin ölümünden sonra babası onu arkasına bile bakmadan terk etmişti. Alper, o gün elinden tutan yabancı bir görevlinin eşliğinde bir kuruma bırakılmıştı. Soğuk duvarlar, yabancı bakışlar ve sessizliğin ağır yükü... İlk gece, ranzasında sessizce tavana bakarken, içindeki boşlukla ilk kez yüzleşmişti. Ve Alper o gün çocuk aklıyla geleceğe derin, anlamlı bir söz bırakmıştı. Bir gün asla babası gibi bir adam olmayacak ve ondan daha iyi bir asker olacaktı. Devletine bağlı, üstün mertebede bir asker ve de ailesiyle derinden bağlı, doğacak çocuklarına ise kıyamayacak bir baba. Tek hayali de tek andı da buydu işte, asla babası gibi bir adam olmamaktı! Alper Tuna Demirkan henüz yedi yaşındaydı. Annesinin sıcak ellerini en son ne zaman tuttuğunu bile unutacak kadar küçük, ama yüreğine kazınan acıları sonsuza kadar taşıyacak kadar büyük bir çocuktu. O gün her şey sıradan başlamıştı. Annesi mutfakta havuçlu kek yapıyordu. Tarçın ve vanilya kokusu eve yayılmıştı. Alper mutfak kapısından içeri sızan o mis gibi kokuyu duydukça içi içine sığmıyor, minik ellerini birleştirerek sıçrıyordu. "Anneee! Hadi ama! Ne zaman yiyeceğiz?" Kadın gülümsedi. Oğlu, her zamanki gibi sabırsız bir neşeyle mutfağın kapısına dayanmıştı. Alper’in saçlarını karıştırarak şefkatle eğildi. "Sabırlı ol bakalım, asker oğlu. Gerçek askerler sabretmeyi bilir." Kadın yorgun gözleriyle gülümsedi. Alper sabırsızca mutfağın kapısına dayanmıştı ama annesinin yüzünde bir şey vardı. Eskisi gibi değildi. Solgundu. Nefes alışları ağırdı. "Gerçek askerler…" Alper’in yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. O da bir gün asker olacaktı, hem de en iyisi! Ama şimdilik, tek istediği o kekti. Fırının içindeki kekin altın rengini aldığını görmek için annesiyle birlikte yere çömelmiş, mutfağın sıcaklığını içine çekerek beklemişti. Annesinin elini tuttu, elleri buz gibiydi. "Anne, üşüyorsun." Kadın hafifçe başını salladı. "Önemli değil." Ama Alper fark etmişti. Annesi, çok üşüyordu. Kek piştiğinde kadın keki tezgâha koydu ama o an bir an için gözleri kararıştı. Son günlerde hep böyleydi, bilinmez bir yorgunluk, yoğun bir baş ağrısı ve de Alper’in de dediği gibi üşüme. "Anne?" Küçük çocuk hızla adımlarla yanına koşmuştu ama Zehra ona gülümseyerek karşılık verdi, endişelendirmemek ve onu mutlu etmek için. "Sadece biraz dinlenmem lazım." Dedi ardından. Ve bu sözlerinden sonra Zehra odasına çekilmişti. Bunun bir son ve bir ayrılık olduğunu bilmeden. Alper, annesinin gidişinin ardından mutfakta kalakalmıştı. Kek tezgâhta duruyordu. Mis gibi kokuyordu. Ama annesi olmadan da yemek istemedi. Ayrıca kek kesik değildi ki, tepsi de öylece duruyordu. Alper bunu tek başına kesemezdi. Hem birlikte yiyeceklerdi, akşam babası geldiğinde… Öyle ya, babası gelecekti. Ve o akşam… Kapı sert bir şekilde açıldığında, Alper babasının adımlarını duydu. Her zaman olduğu gibi, sert ve hızlıydı. Alper’in babası Çetin Demirkan eve girdiğinde Alper’in sıcak bakışlarını umursamayarak gözlerini odasına doğru çevirdi. Üstünü değiştirmek ve biraz rahatlamak istiyordu ama içeri girdiğinde, gördükleri ona da ağır gelmişti. Odaya adım attığında, Zehra hâlâ yataktaydı. Alper, annesinin yanına koştu ve hafifçe omzundan sarsarak onu uyandırmaya çalıştı. “Anne, hadi kalk! Babam geldi, havuçlu keke yiyeceğiz!” Ama annesi uyanmamıştı. Alper’in sesi, odada yankılandı ama Zehra hiçbir tepki vermedi. Çetin, bir an durdu ve Alper’in annesine doğru adım attı. Bakışları karışık, sertti ama aynı zamanda yorgundu. Gözleri, bir zamanlar neşeyle dolup taşan bu evi sorgular haldeydi. Alper, annesinin yüzüne bakarak tekrar sarsmaya çalıştı. “Anne, kalk lütfen.” Çetin derin bir nefes aldı. “Yeter, Tuna!” Alper bir an babasına baktı, ardından tekrar annesine yöneldi. Çetin, yavaşça yaklaşıp Alper’i kenara çekmişti. “Yeter, artık!” diye bağırdı. Alper titredi. Gözlerinden yaşlar süzülürken, anlamaz bir ifadeyle babasına döndü. "Ama… baba, annem uyanmıyor." Sesi titrek ve kısıktı. Annesi, her zaman yanındaydı, gülümsüyordu. O an uyanmaması imkansızdı. Çetin, dişlerini sıktı ve elini alnına götürdü. Bakışları öfke doluydu ama kime, neye sinirli olduğu bile belli değildi. Bir süre kadının hareketsizliğine bakıp, derin bir nefes aldı. Hızla arkasını dönüp odadan çıktı. Alper, donmuş bir şekilde öylece bakakalmıştı arkasından. "Anne..." diye fısıldadı ardından bir kez daha ama hiçbir cevap yoktu. Annesinin eli yatağın kenarına sarkmıştı. Küçük elleriyle onu tuttu, sıkıca kavradı. O sıcak eller şimdi buz gibiydi. Neden? Neden kalkmıyordu? Neden sarılmıyordu? Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı Alper’in. Küçücük omuzları titriyordu. Ve sonra... Mutfaktan çıkan gürültüyü duydu. Alper, hıçkırıkları boğazına düğümlenerek ağır adımlarla odadan çıktı. Babasının olduğu yere doğru ilerledi. Çetin, mutfakta karısının fırından çıkardığı havuçlu kekin önünde durmuştu. O kek… Alper’in hayalini kurduğu, ailesiyle birlikte yemeyi beklediği kek... Şimdi o masum kek, ağır bir yük taşıyordu. Çetin, derin bir iç çekerek tepsiyi aldı ve kapıya yöneldi. Sert adımlarla dışarıya çıktı. Alper, gözleri büyümüş bir şekilde peşinden koştu. "Baba? Nereye götürüyorsun?" Çetin cevap vermedi. Kapıyı açtı, soğuk rüzgâr geceyi daha da sessizleştiriyordu. Bahçeye doğru ilerledi. Sonra, kek tepsisini yere bıraktı. Alper duraksadı, hiçbir şey anlamıyordu. "Baba… Biz yemeyecek miyiz?" Çetin gözlerini kapadı. Geriye doğru bir adım attı. Sonra başını kaldırıp boşluğa baktı. Sesi, boğuk ve hırçındı. "Ne önemi var artık?" Alper’in ayakları olduğu yere çakıldı. Kalbinin ritmi bozulmuş gibiydi. Annesiyle yemek için beklediği o kek, artık hiçbir şey ifade etmiyordu çünkü annesi artık uyanmıyordu. Gözleri doldu, içinde bir şeyler paramparçaydı artık. Yavaşça bir adım geriye adımlarken gözlerini de sıkıca yummuştu. İçine dolan boşluk hissiyse ilk kez o zaman başlamıştı. Ve bir daha da asla dolmamıştı. Masalların bir kez daha gerçek olacağı an gelip onu buluncaya kadar... Yıkım gününden sonra bir asker baba, oğlunu bırakmıştı. Bir kadının ölümü ile bir aile dağılırken dağılan ailenin içindeki küçük çocuk ise soluksuz kalmıştı, yıkılan hayallerinin enkazında nefessiz bir şekilde kalakalmıştı. "Ben bakamam." demişti babası, sesi duygusuzdu. "Bana ayak bağı olamaz." Yedi yaşındaki Alper, küçük bir valizle kapının önünde durmuş, babasının gözlerinin içine bakmıştı. "Ama… Sen benim babamsın." Bu sözler, bomboş bir sokakta yankılanan bir çocuğun son duası gibiydi ama cevapsız kalmıştı. Ve o gün… Alper Tuna Demirkan kendine bir söz verdi. "Bir gün... Andım olsun ki senden çok daha iyi bir asker ve çok daha iyi bir baba olacağım!" Yıllar geçti. Yurttaki günler zor ve yalnızdı. Oyun parklarında hiç çocukça kahkahalar atmadı, kimseyle samimi olmadı. Her sabah erkenden uyanıp disiplinle yatağını topladı. Küçücük yaşında bile o her daim askeri bir disipline sahipti. Kendi yaralarını, kendi sardı. Dövüldü. Kendi sessizliğine sığındı. İtilip kakıldı. Ama hiçbir zaman eğilmedi. Kimse onu savunmadı. Ama o, kendine yetmeyi her daim bildi. Ve bir gün küçük bir çocuk olarak bırakıldığı yerden, dimdik, güçlü bir adam olarak çıktı. Ama içinde hâlâ, sıcak bir kekin kokusunu özleyen bir çocuk saklıydı. Ve şimdi… Araç bozuk asfaltta ilerlerken, Alper camdan dışarı baktı ve kendi yansımasını gördü. Ne annesi vardı ne de babası. Ama kendisi vardı. Kendi kendine yetmeyi çok küçükken öğretmişlerdi ona. Kendi kanatlarıyla uçmayı öğrenmişti. Ve bir gün, çocukluk hayalini gerçekleştirecek, babasından çok daha iyi bir asker olacaktı. Çünkü o artık, Alper Tuna Demirkan’dı. ... Tolga arka koltuklarda camı hafifçe aralayarak dışarıya bakmaya başlamıştı. Dağlar ve yıldızlarla dolu gökyüzü, zihnini meşgul eden soruları bir nebze de olsa uzaklaştırıyordu. Bir an için, komutan Alper Tuna'nın ne düşündüğünü merak etti. Sadece düşüncelere dalmak için mi bakıyordu bu manzaraya? Bir asker, her hareketinin ve atışının anlamını sorgulamalıydı. Her ne kadar bir savaş bitse de bu sadece savaşın bir bölümüydü.” diye geçirdi içinden. Savaş asla bitmezdi, sadece yeni bir şekil alırdı. Savaş, sadece bedende değil, ruhlarda da bir iz bırakıyordu. Efe, arka koltukta rahatça geriye yaslanırken, birden sesiyle havayı değiştirmeye başladı. Şarkının melodisi, arabanın içinde hafifçe yükseldi ve "Gözlerimdeki yıldızlar, yüreğimdeki ateş…" diye devam etti. Selim, gülerek Efe'nin ensesine hafifçe vurdu ve esprili bir şekilde söze girdi: "Sen ne yapıyorsun Efe? Askeri rütbeyi bırakıp şarkıcı mı oldun?" Arabanın içinde, muharebenin gerginliğinden sonra anlamlı bir kahkaha yükseldi. Mert, yola odaklanarak kafasını salladı. Araba yolda normal bir hızda ilerlerken dağlar geride kalıyor, bir millete adanmış yaşamın izleri devam ediyordu. Bir milleti koruyan sadece silah değil, onların bağrında taşıdığı inanç ve dostluktu. Şimdi, her biri için bir sonraki görev çoktan belirlenmişti ve yolculuk devam ediyordu. “Bu topraklar bize emanet,” dedi Alper, kendi içinden mırıldanırcasına. Ve bir kez daha, savaşın destanı işte o an yazıldı. Herkesin içindeki sorumluluk, yükler ve kayıplar, bir şekilde bu toprakların her karışını koruma arzusuyla birleşmişti ve şimdi önlerinde ikinci bir görev vardı, anlamı derin bir görev. Temizledikleri birkaç teröristin yurtta açtığı derin bir yarayı bir nebze de olsun hafifletme görevi. Onlar karargâha geri dönüp bu uğurda şehit düşmüş can yoldaşlarını ve silah arkadaşlarını sonsuzluklarına uğurlamakla yükümlülerdi bu sefer de. Arka koltuklarda Aylin sessizce pencereden dışarı bakıyordu. Gözleri düşünceli, yüzünde yorgun ama güçlü bir ifade vardı. Tam yanında Efe ve Selim oturmaktaydı. Selim'in ikazıyla şarkı söylemeyi kesen Efe, araçta tekrar bir sessizlik hâkim olunca başını koltuğun arkasına yasladı ve gözlerini kapattı. Neşeli tavırları yerini derin bir düşünceye bırakmıştı. Selim ise göz ucuyla Efe’ye bakıyor, sessizliğin ağırlığını kıracak bir şey söylemek ister gibi dudaklarını büzüyordu. "Bu kadar sessiz kalırsak kafayı sıyıracağız," dedi sonunda, sesi alaycı ama dostaneydi. Efe gözlerini açarak yorgun bir gülümseme yaydı. "Komutan sağ olsun, sesimi keşfetmeden bastırdı. Belki geleceğin yıldızını engellediniz, farkında mısınız?" diye yanıtladı, sesinde hafif bir mizah vardı. Mert, gözlerini yoldan ayırmadan sözlerine katıldı. "Bence seni daha fazla dinleseydik, bu araç savaşta gördüğünden daha fazla zarar görürdü." Aracın içindekiler istemsizce gülümsedi. Bu kısa anlık gülümsemeler, gerçeği unutturmasa da yüklerini bir nebze olsun hafifletiyordu. Aylin biraz arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı. “Tamam. Hepiniz çok komiksiniz, ama biraz da gerçeklerden konuşalım. Bizim işimiz şarkı söylemek değil, burada hayatta kalmak ve birbirimize sahip çıkmak.” Sesi sakin, ama derin bir ciddiyetle doluydu. Efe omuz silkti. “Şu ciddiyetinin savaştan daha ürpertici Astsubayım." Aylin ona göz ucuyla bakarak hafifçe güldü. “Ve bu seni hayatta tutabilecek tek şey.” Kısa bir sessizlikten sonra araç karargâhın ana kapısına yaklaştı. Büyük demir kapılar açılırken araç yavaşladı. Binbaşı Kemal, kararlı bir şekilde timi karşılamıştı. “Hoş geldiniz, çocuklar,” dedi Kemal, sesi tok ve otoriterdi. “Hazırlıklar başlıyor. Törene katılmanız gerekiyor. Şehidimizin sizlere de ihtiyacı var.” Alper başını salladı. “Emredersiniz, komutanım.” Tim, hızla karargâhın içindeki odalarına dağıldı. Üzerlerindeki yol yorgunluğunu atmaya çalışırken, herkes derin düşüncelere daldı. Şehit verdikleri silah arkadaşları için yapılan her hazırlık, kalplerinde bir kez daha o acıyı tazeliyordu. Geniş avluda toplanan kalabalık, başları önlerinde, gözlerinde hüzünle bekliyordu. Herkesin içinde farklı bir acı vardı. Tabutun üzerine serilmiş Türk bayrağı, güneşin altında parlıyor, bir milletin onurunu ve kaybını temsil ediyordu. İmam dua etmeye başladığında, herkes başını eğdi. Gözyaşları süzülen yanaklarda, sessiz bir veda vardı. Alper, tabutun başında dimdik durdu. Yutkundu, ama sesi titremedi. “Vatan sağ olsun,” dedi, her kelimesi yankılanarak kalabalığın içinde yayıldı. Aylin gözlerini kapatıp dua etti. Tolga ve Efe, gözleri dolu ama dimdik, arkalarında bıraktıkları dostlarına son kez selam durdu. Duanın ardından üç el saygı atışı yapıldı. Silah sesleri gökyüzünde yankılanırken, kalabalıkta derin bir hıçkırık duyuldu. Bu, sessizce yapılan bir vedaydı, Yüzbaşı Gökay Yılmaz için. Gölge timinin eski bir parçası olan ve yeni bir timin kurulmasıyla konumunu değiştiren. Gökay girdiği muharebeden onurlandırılmış bir şekilde çıkarken arkasında binlercesini gözyaşlarını bırakmıştı. Binbaşı Kemal törenin ardından gölge timinin karşısına dikildi, öfke ve cesaret dolu bakışlarıyla timi karşıladı. Kararlılıkla karşısındaki ekibe dönerek tok sesiyle rüzgârı delercesine bağırdı. "Yeni bir göreviniz var Gölge ve Kurtuluş!" Ve ardından ekledi: “Onların bıraktığı yerden temizlemeye devam edeceksiniz!" Onlar Gölge ve Kurtuluş timiydi. Yeri geldiğinde sadece bir gölge olurken yeri geldiğinde önemli bir kurtarma operasyonu gerçekleştirmekteydiler. Yüzbaşı Alper Tuna Demirkan önderliğinde her daim göreve hazır sekiz kişilik bir ekipti. Üsteğmen Selim Aksoy onun sağ kolu ve yardımcısıydı. Timin ikinci komutanı ve Alper’den sonra emir vereniydi. Teğmen Mert Hakan Yıldız ise tıpkı Selim gibi bir görev adamıydı. Kendisi keşif ve istihbarat uzmanıydı. Ön keşifler ve arazi kontrolü için her daim hazırdı. Gizli görevleri başarıyla sonuçlandıran kıdemli bir askerdi. Mert’den sonra Astsubay Başçavuş Kamer Özdemir geliyordu. Kamer Özdemir EYP alanında ün salmış bir başçavuştu. Sessiz adımlar, soğuk kararlar ve mantıksal hareketler adeta onun için yazılmıştı.

Ve onun ardında da astsubay kıdemli üstçavuşlar geliyordu. Timin en görev adamını içeren kişisi Emre’ydi. Astsubay Kıdemli Üstçavuş Emre Karaman. Usta bir keskin nişancı olarak timdeki yeri ayrı ve önemliydi. Aylin Bozkurt ise kendine özgü bir yetenekti. Astsubay kıdemli üstçavuş olarak. Ve üstçavuşlardan sonra Astsubay çavuşlar ön plana çıkmaktaydı. Tolga Deniz ve Efe Özkan. Sekiz kişilik silik yüreklere ateş düşüren ve insan dışı varlıkları ustaca haklayan, bunun için eğitilmiş özel bir ekipti. Onlar Gölge ve Kurtuluş Timiydi. Sessiz sedasız yapmaları gereken bir işte tamamen bir gölgeye bürünürler kurtuluş operasyonlarında ise bir avcı kadar yırtıcılardı. Ve hayır, daha henüz işleri bitmemişti aslında çnkü daha yeni başlamaktaydı! Gölge ve Kurtuluş her daim göreve ve sorumluluklarına hazırdı. Hele ki karargâhta önemli bir kişinin şehitlik törenini yapmalarının ardından. Yüzbaşı Gökay Yılmaz'ın ruhu şad olurken onlar onun bıraktığı yerden devam edeceklerdi. Ülkenin dört bir yanı teröristlerden ve yandaşlarından kurtulana kadar da durmaya hiç niyetleri yoktu. ...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.