Gözlerimi açtığımda Minho hâlâ mışıl mışıl uyuyordu. Duvarda asılı olan yuvarlak saate bakınca vaktin daha sabahın körü olduğunu gördüm. Sesli bir şekilde nefesimi dışarı verdim. Uykum tamamen kaçtığı için daha fazla yatmak istemeyerek koltukta doğruldum.
Üzerimdeki battaniyeyi üzerimden çektim. Ayağa kalkıp sessiz olmaya özen göstererek battaniyeyi güzelce dürdüm ve yastığın üzerine koydum. Daha sonra ikisini de kucağıma alıp odada bulunan dolabın içine yerleştirdim.
Bu oda, normal bir hastane odasından oldukça farklıydı. İçeri adım atar atmaz sanki bir hastaneye değil de normal bir evin odasına girmiş gibi oluyordu insan. Bunun nedeni de Minho’nun temelli burada kalmasıymış.
O yüzden bu oda tamamen ona göre, tıpkı kendi odası gibi döşenmişti.
Dolabı açtığımda bile onun özel eşyaları ve kıyafetleri olduğunu bildiğim için çok dikkatli davranmış, sadece dün gece bana göstermiş olduğu, yani bu yastık ve battaniyeyi aldığım boş rafı açıp kapatmıştım.
Odaya tekrardan sakin bir göz gezdirdim. En son gözlerim yatakta uyuyan Minho’yu buldu. Bu hâliyle şu an tam bir melek gibi tasasız ve huzurlu görünüyordu.
Odada bulunan ayaklı askılığa doğru parmak uçlarımda ilerledim. Çantamı askıdan aldım ve sessiz bir şekilde odadan çıktım. Odanın biraz ilerisinde, danışma masasının hemen karşısında duran koltuklardan birine oturdum.
Çantamın içinden hem dün gece kırılan akıllı telefonumu hem de yedekte tuttuğum eski, kapaklı telefonumu çıkardım. Akıllı telefonumdaki SIM kartı dikkatlice çıkararak kapaklı telefonuma taktım. Cihazı açar açmaz hiç vakit kaybetmeden Felix’i aradım. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra çağrıya hızla yanıt verdi.
"Noona!"
Sesi çok heyecanlı, hatta şaşkın gelmişti. Sesimi duyduğuna gerçekten sevinmiş gibiydi. Demek ki evde yaşanan kıyametten henüz haberi yoktu.
Onun bu temiz heyecanı beni de bir anlığına mutlu etti. Dudaklarım yukarı kıvrıldı.
Sesimi neşeli tutmaya çalışarak, "Nasılsın bakalım?" diye sordum.
Hemen cevap verdi. Telefonda bana yakınırken, her ne kadar kendisini şu an göremesem de yüzünün alacağı tüm tepkiler gözümün önüne birer birer gelmişti.
Onu artık çok iyi tahmin edebiliyordum. Üstelik sinirlendiği ya da heyecanlandığı zaman bir olayı anlatırken takır takır, büyük bir hızla ve neredeyse hiç nefes almadan konuşurdu. Aynen öyle yapmaya başladı.
"Ahhh! Çok yorgunum noona! Çok, çok, çok! Stajyerim diye yapmadıklarını bırakmıyorlar bana. Oraya koşturuyorum, buraya koşturuyorum, her yerde ben varım ama üstlerime sorsan; 'Lee Felix mi? O da kim? Nerede?' diyecekler resmen! Çok sinir bozucu cidden, bir bilsen neler neler yaşıyorum..."
Araya sıkıştırdığı o taklitler ve ses tonuyla yüzümdeki gülümseme iyice genişledi. Keşke şu an yanımda olsaydı. Onu gerçekten çok özlemiştim.
"Canım benim... Kıyamaz noonan sana."
"Keşke burada olsaydın noona. İtiraf ediyorum ve çok ciddiyim, seni çok özledim."
Kesin şu an o sitemkar ifadesiyle dudaklarını da çocuk gibi büzmüştü.
"Ben de seni çok özledim Felix... Belli ki annemlerle konuşmamışsın henüz?" diye sorarak konuyu asıl meseleye getirdim.
"Telefonu yeni elime aldım sayılır. Sen aramadan hemen önce gördüm, bir sürü cevapsız çağrı vardı. Duş aldıktan sonra geri dönecektim onlara. Ama sen arayınca direkt açtım. Ne oldu ki? Kötü bir şey mi var?"
"Burada ortalık bayağı karıştı Felix. Dün gece Chan ile olan o nişanı tamamen bozdum. Üstelik bizimkilerle de büyük bir kavga edip evden çıkıp gittim. Chan’a senin yanına, senin evine gideceğimi söyledim. Lütfen durumu bozma, öyle bilsinler."
Hattın diğer ucunda bir anlık bir sessizlik oldu. "Noona... Sen iyi misin? Neredesin şu an?" diye sordu endişeyle.
"Ben iyiyim, merak etme. Tüm yaşadıklarıma rağmen... kendimi güvende ve mutlu hissedebildiğim bir yerdeyim."
"Yine çok kapalı konuşuyorsun noona. Belli ki tam olarak nerede olduğunu benim de bilmemi istemiyorsun. Ve yine eminim ki ne kadar diretirsem direteyim bana söylemeyeceksin. Bu yüzden daha fazla ısrar etmiyorum ama benim yerimi biliyorsun. Ev senin evin. Ne zaman dara düşersen, ne zaman ihtiyacın olursa mutlaka bana gel. Ayrıca ne olursa olsun mutlaka haber de ver. Beni merakta bırakma."
"Tamam bir tanem, mutlaka. Ben seni sadece korkutmak ve endişelendirmek istemedim. Şimdi seni daha fazla tutmayayım. Zaten çok yorgunsun. Sonra tekrar görüşürüz, olur mu?"
"Olur noona. Kendine çok iyi bak."
"Sen de."
Çağrı sonlanınca telefonun kapağını tık diye kapattım. Tam koltuktan ayağa kalkacaktım ki koridorun biraz ilerisinde ayakta dikilen Minho’yu gördüm.
Onu orada öylece görünce tebessüm ederek ayağa kalktım ve birkaç adım atarak tam karşısına geçtim.
"Uyandın mı sen?"
"Yok," dedi uykulu sesiyle. "Ben aslında uyurgezerim."
Alışacaktım onun bu hazır cevaplarına, kesinlikle alışacaktım!
Bozuntuya vermeyip tebessüm etmeye devam ettim.
Minho bu sırada sağ elini havaya kaldırdı ve yumruk yaptığı eliyle sağ gözünü çocuksu bir tavırla ovmaya başladı. Gözlerini sıkıca kapatmıştı. Bu hâliyle tam bir bebeğe benziyordu.
"Günaydın," dedim yumuşak bir sesle.
Yine anında 'tak' diye cevabı yapıştırdı. "Aydın mı ki gün? Daha güneş bile doğmamış."
Derin bir nefes verip kollarımı göğsümde bağladım ama bu hâline daha çok gülmüştüm.
Konuyu değiştirerek, "Peki, sen neden kalktın? Neden odandan çıktın bakayım?" diye sordum.
"Ben mi? Ben şey..."
Duraksadı, bakışlarını kaçırdı. "Uyandım. Baktım, sen koltukta yoktun. Gittin zannettim."
"Korktun mu yoksa?" diye takıldım ona.
İnanamazcasına sırıttı. Sol bileği benim yüzümden alçıdaydı, bundan dolayı yine sağlam olan sağ elini kullanarak kendisini işaret ede ede hararetle savunmaya geçti.
"Kim? Ben mi? Ne korkması canım? Neyden korkacakmışım ben? Saçmalama lütfen."
Gülümseyerek direkt aklımdan geçeni söyledim. "Ben gittim diye korktun sanmıştım."
Sonunda pes etti ve o omuzlarını düşürerek gerçeği kabullendi. "Evet, tamam, korktum... Gitme ya."
Oysa onunla daha dün tanışmıştık ama bunca zaman hastane odasında ne kadar yalnız kaldıysa artık kendine bir arkadaş bulmuşken onu da hemen kaybetmek istemiyordu.
Kendimi bir anlığına onun yerine koyunca içim öyle kötü oldu ki... Bir başına ne yapıyordu tüm gün bu odada? Zamanı nasıl geçiriyordu? Bu hastalıkla mücadele ederken zaten hayattaki her şeyi kısıtlıydı.
Gitmemi istememesini çok iyi anlıyordum ama zaten şimdilik benim de buradan gitmeye hiç niyetim yoktu.
"Neyse, hadi odana geri dönelim," diyerek elimle ona kapıyı işaret ettim.
Arkasını dönüp yavaş adımlarla ilerlemeye başladı. O sırada derin bir şekilde esnedi. Esnerken ağzını kapatmamasına rağmen gerçekten çok şirin görünüyordu.
Kapıyı açtım. Minho içeri girince ben de arkamızdan kapattım. Direkt yatağına yöneldi ve dikkatli bir şekilde yatağının içine girip bacaklarını örttü. Ben de çantamı askılığa yeniden asıp, onun yatağının hemen yanındaki tekli koltuğa yöneldim. Koltuğun yönünü tamamen ona doğru çevirip oturdum.
Bana baktı. Biraz utangaç ama bir o kadar da güzel bir tavırla yüzümü süzmeyi sürdürdü.
"Ne oldu?" diye sordum bu tatlı sessizliğe karşı.
Dudaklarını birbirine bastırdı. Ardından muzipçe gülümseyip soruma soruyla karşılık verdi.
"Demek tüm yaşadıklarına rağmen mutlu olabildiğin bir yerdesin, ha?"
Gözlerimi şokla irileştirdim. Ona kızmaya çalışırken bile gülmemi engelleyemedim.
"Yah! Sen beni mi dinledin?!"
Sağ elinin işaret parmağıyla kulağını gösterdi. "Benim hiçbir suçum yok, hepsi kulaklarımın suçu."
Sesli bir şekilde güldüm. Bu esnada Minho sürekli arkasına dönüp yastığına uzanıyor, tek eliyle onu bir şekilde düzeltmeye çalışıyordu.
Ters bir hareket yapıp o hassas kemiklerine bir zarar vermesinden deli gibi korkarak, "Bir saniye," deyip hemen ayağa kalktım ve araya girdim.
Minho hareket etmeyi anında bıraktı. Yine de ne olur ne olmaz diye onu bir kez daha uyardım.
"Sakın hareket etme. Ben düzelteyim hemen."
Olduğu yerde adeta put kesilip başını hiç oynatmadan sadece parıldayan gözleriyle beni takip etmeye başladı.
Yastığı arkasından çekip düzeltebilmek için yatağa, tam ona doğru eğildim.
Ben eğilir eğilmez açık bıraktığım uzun, kahverengi saçlarım da öne doğru dalgalandı ve eğildiğim yönün etkisiyle Minho’nun yüzünün sağ tarafını tamamen kapattı. Hatta saçlarımın uçları yüzüne hafifçe, yumuşak bir şekilde değmiş olacak ki Minho kısık sesle kıkırdadı ve yatakta biraz kıpırdandı.
Ben yastığı tuttuğum tam o salisede o kıpırdandığı için, yüzü yüzüme iyice yaklaştı.
Yaşadığımız bu ani yakınlıkla birlikte vücudum tepeden tırnağa gerim gerim gerildi.
Tamamen işime odaklanmaya çalışarak yastığı hızlıca kabartıp düzelttim. Ancak doğrulmadan hemen önce, içimdeki o durdurulamaz merakla gözlerimi yavaşça Minho’nun gözlerine çıkardım. O da tam o an benim gözlerime bakıyordu. Hem de çok derin, çok anlamlı bakışlarla...
Onun yoğun bakışlarını bu kadar yakından görünce, göğüs kafesimin içinde bir şeylerin hızla hareketlenmeye başladığını hissettim.
Bu, benim şu zamana kadar tamamen yabancı olduğum bir histi ama sanki... birazcık o büyük heyecanlara benziyordu. Hani insanın hayatını etkileyen, geleceğini belirleyen o dönüm noktası sınavlar vardır ya.... O sınav salonuna girerken ister istemez insanın kalbinde oluşan panik ve heyecan karışımı his gibi...
Fakat şu an hissettiklerim ondan çok daha farklıydı ve ben hayatımda ilk defa böyle bir şey hissettiğim için bunu kelimelerle nasıl tarif etmem gerektiğini bilemiyordum.
Utançla ve hızla gözlerimi gözlerinden kaçırdım.
Onun yüzünde ise yine çok güzel, iç ısıtan tebessümlerden biri oluştu. Gözlerini yavaşça yumdu ve odayı dolduran kokuyu içine çeker gibi derin bir nefes aldı. Aldığı o nefesi yavaşça dışarı verirken göz kapaklarını araladı.
Devamlı gülen, ışık saçan gözleriyle doğrudan bana bakarak fısıltıyla, "Çok güzel kokuyorsun," dedi.
İşte şimdi utanmanın tam anlamıyla doruk noktasına varmıştım.
İşimi tamamlamıştım, artık doğrulmam ve ondan uzaklaşmam gerekiyordu ama sanki görünmez bağlar beni oraya sabitlemişti. Beynim durumu tartıyor ama vücuduma o doğrulma emrini bir türlü veremiyordu. Resmen büyük bir sistem hatası yaşıyordum.
Ah, bir de tam da bu büyülü anın üzerine, arkamdan aniden yükselen yabancı bir kadın sesi duymam mı?
"Daeeebak! (Oha!) Neler oluyor burada?!"
Neyse ki donan beynim bu şok dalgasıyla sonunda kendine gelebilmişti.
O anki korku ve yakalanma hissiyle hızla doğrulup telaş içinde Minho’dan uzaklaştım. Ama içimde az önce hareket eden şeyler, o değişik kalp çarpıntısı hâlâ yerli yerinde duruyordu.
Ayakta dikilmiş, ellerini beline koymuş bize şaşkınlıkla bakan genç kıza döndüm. Kim olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Meraklı gözleri odada bir benim üzerimde, bir de yataktaki Minho’nun üzerinde gidip geliyordu.
Minho ise kapıdaki kızı görünce bembeyaz dişlerini tamamen ortaya çıkararak kocaman gülümsedi. Ağzından büyük bir heyecan ve mutlulukla çıkan tek bir kelimeyle, bu gelen kişinin kim olduğunu anladım.
"Noona!"
İşte o an, uutancımdan iyice yerin dibine girdim.
...



