İçeriğe geç

Camdan Hayaller // Fanfiction

Bölüm 2 · 7 dk okuma

Camdan Hayaller // Fanfiction

Bölüm 2

❄️2.Bölüm:"Kemiklerim Kırılmış Gibiyim"❄️

Hastanenin kendine has keskin dezenfektan kokusu genzimi yakıyor; gözüm bir yandan koridordaki dijital saatte, bir yandan da acil servisin kapısına gidip geliyordu.

Zaman daralıyordu. Annemin, "İki saate gelirler," uyarısı zihnimde kırmızı bir alarm gibi çalsa da arkamda kolunun kırılmasına sebep olduğum yaralı adamı bırakıp gidemiyordum.

Odadan çıkan doktor beyi görünce sırtımı yaslandığım duvardan hızla kaldırdım ve ona doğru seslendim:

"Doktor bey!"

Beni duyunca adımlarını yavaşlatıp durdu. İki üç adım daha atarak hemen karşısına geçtim.

"İçerideki hastanın durumu nedir?"

Doktor beni şöyle bir süzdü. Bakışlarında mesafeli bir profesyonellik vardı. "Seni daha önce buralarda hiç görmemiştim. Sen kimsin?" diye sordu.

"Ben hastayı getiren kişiyim."

"Öyle mi?"

Doktor elindeki hasta dosyasını kapatıp hafifçe iç çekti. "Aileden biri olmadığınız için maalesef size detaylı bilgi veremem. Bu hem hasta hakları açısından hem de etik olarak doğru olmaz. Sadece şu an durumunun stabil olduğunu bilmeniz yeterli."

Tam arkasını dönüp gidecekken içimdeki merak ve suçluluk duygusunun verdiği dürtüyle onu kolundan yakaladım.

Merak ediyordum çünkü altı üstü ufak bir darbe aldı diye yeri yerinden oynatmıştı. İlginç olanı, canı gerçekten çok yanıyor gibiydi. Bunun nasıl olduğunu anlamamak, olayın şokunu atlatamamak elimde değildi.

"Sizi anlıyorum ama... Koluna sadece telefonum çarptı. Canı çok fazla yanıyordu, kırılmış gibiydi sanki. Ne olup bittiğini anlayamadım."

Doktor, kolunu tutan elime bakınca hemen kendimi geri çektim.

"Bakın, ben gerçekten hastanın durumu hakkında yabancı birine bilgi veremem," dedi sesini biraz alçaltarak.

"İsterseniz siz buyurun, içeri geçin. Minho kendisi anlatmak isterse anlatır."

"Peki."

Gitmek üzere birkaç adım ilerledi. Daha sonra durdu. Olduğu yerde yeniden bana doğru döndü. Yüzündeki katı ifade biraz olsun yumuşamış gibiydi.

"Ya da durun! Bu da çok riskli olur. En azından biraz bilginiz olsa iyi olacak ancak... Hiç kimseye Minho'nun bu durumundan bahsetmek yok. Anlaşıldı mı?"

Hızla başımı sallayarak kendimden emin bir sesle, "Tabii ki," dedim.

Aramızdaki mesafeyi kapatıp tam karşımda durdu. Derin bir nefes alarak tıbbi bir ciddiyetle anlatmaya başladı:

"İçerideki hastamız, literatürde Osteogenezis İmperfekta olarak bilinen, halk arasında ise 'Cam Kemik' hastalığı dediğimiz genetik bir bağ dokusu bozukluğuna sahip. Vücudundaki kolajen yapısı eksik ya da hatalı olduğu için kemikleri kelimenin tam anlamıyla cam gibi. Çok hassas ve aşırı kırılgan. Bebekliğinden beri tedavisini ben yürütüyorum. Yıllarca öyle agresif ve titiz tedaviler uyguladık ki kemiklerinde herhangi bir eğrilme veya fiziksel deformite oluşmadan onları olması gerektiği gibi büyütebildik. Normalde bu hastalıktaki bireylerde bunu sağlayabilmek bile aşırı zordur. Cam kemik hastaları fiziksel olarak çok büyük acılar ve yapısal sıkıntılar çekerler. Ama Minho... O benim gördüğüm en güçlü hastam. Normal bir insanın psikolojik olarak asla kaldıramayacağı şeyleri yaşamasına rağmen, o hayata sıkı sıkıya bağlı ve kendisiyle barışık."

Doktor sıkıntılı ve derin bir nefes alıp verdi. Gözleri koridorun sonuna daldı.

"Üç beş kelimeyle anlatması çok kolay geliyor tabii. Dinleyen insan da onun içinde yaşadığı durumu kolay kolay idrak edemez ama süreç çok zor. Kimse Minho'ya pervasızca dokunamaz. Çocukken yürüyemiyordu bile. Yattığı yerde, sadece uykusunda dönerken bile kemikleri kırılabiliyordu. Hapşırsa kırılıyordu, öksürse kırılıyordu... Tedavisinin henüz ilk yılları olduğu için çocukluğu korkunç ve acılı dönemlerle geçti. Normal bir insanın kemik kırılma acısı neyse, Minho’nun hissettiği o periost ağrısı ve sancısı çok daha fazlaydı. Üstelik kemik yapısı kristalize olduğu için cerrahi müdahaleleri de çok özel, çok yüksek hassasiyet gerektiren operasyonlar olmak zorundaydı."

Biraz soluklandıktan sonra cebinden gözlüğünü çıkarıp temizleyerek devam etti:

"Birkaç sene önce alt ekstremitelerine, yani ayak ve bacak kemiklerine teleskobik çivi tedavisi yöntemiyle büyük ameliyatlar gerçekleştirdik. Kemiklerin içine yerleştirilen bu özel çiviler ve uyguladığımız yoğun ilaç tedavileri sayesinde bacakları nispeten dayanıklı bir hâle geldi. Ama bu... Yine de onun bir cam kemik hastası olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Şey gibi düşünebilirsin; bir normal cam vardır, bir de temperli, yani darbeye oldukça dayanıklı cam vardır. Minho'nun bacak kemikleri şu an öyle. Kırılması zor, darbeye dayanıklı bir cam..."

Doktor gözlüğünü tekrar takıp doğrudan gözlerimin içine baktı.

"Bu çivi cerrahisi ve kullandığımız akıllı ilaç tedavileri oldukça yüksek maliyetli prosedürler. Minho ve ailesi, aynı çivi tedavisini kollarına ve belden yukarısına da uygulayabilmemiz için uzun zamandır para biriktiriyor. Bu yüzden içeride ona fiziksel bir temasta bulunmazsan, dokunmazsan sevinirim."

Ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi bilemedim. Bu, hayatımda duymuş olduğum en ilginç, en tuhaf ama bir o kadar da acımasız şeydi. Camdan kemik... Zihnimde canlanan o kırılma görüntüsü tüylerimi ürpertti. Allah'ım, bu gerçekten çok zor bir hayattı.

Yüreğim burkuldu. Gözümün önüne telefonu sinirle fırlattığım an geldi. Canının acıdığı, o kaldırıma çöktüğü saliseler... O kadar canı yanmasına rağmen durumla dalga geçişi, yüzündeki o çarpık gülümseme...

Elimi kalbimin üzerine koydum. Şaşkınlıkla aralanan ağzımı yavaşça kapattım.

Doktor yanından ayrılınca bir süre arkasından bakakaldım. Daha sonra, normal odaya alınan ve isminin Minho olduğunu öğrendiğim gencin odasının önüne geçtim. Bugün o korkunç acıyı çekmesine neden olan bendim. Girip bir geçmiş olsun demeli, ondan mutlaka özür dilemeliydim.

Kapıyı tıklatmak ile tıklatmamak arasında sonsuz bir tereddütte kaldım. Elimi kaldırdım ama parmaklarım ahşap kapıya bir türlü çarpmadı. Elim öylece havada asılı kaldı.

Neden içeri giremediğimi ben de bilmiyordum. Çekiniyor muydum? Muhtemelen. Zaten pek atılgan, girişken bir kişiliğim yoktu.

Ben elim havada, kapının önünde bir heykel gibi beklerken içeriden net bir ses yükseldi:

"Gelsen diyorum artık!"

Ağzım şaşkınlıkla bir kere daha aralandı. O beni görebiliyor muydu ki? Ama nasıl? Kapıda cam falan da yoktu.

Madem orada olduğumu biliyor ve beni çağırıyordu, daha fazla kapı önünde nöbet tutmanın bir anlamı yoktu. Zaten bildiği için bu kez kapıyı tıklatma gereği duymadım. Elimi kapının metal koluna götürüp aşağı indirdim ve içeri girdim.

Girer girmez aslında büyük bir şok dalgası bende yeniden kırıldı. Burası standart, soğuk bir hastane odasından çok farklıydı. Sıcak bir ev odasından farksız gibi duruyordu. Gözüm kapının sağ tarafında kalan ve Minho'nun yattığı yatağın tam karşısındaki duvara kaydı. Tüm duvarı kaplayan, ortasındaki televizyonu da içine alan şahane, ahşap bir kitaplık duruyordu orada.

Hayran hayran kitaplığı incelerken onun o muzip sesini tekrar işittim. Yatağında yarı dik pozisyonda oturmuş, sol kolu alçıda, sağ eliyle çocuk gibi bana el sallıyordu.

"Ben buradayım! Burada, burada!"

İstemsizce gülümseyerek başımı ona doğru çevirdim.

"Burası... Harika görünüyor."

"Ben daha harikayım," dedi anında, hiç istifini bozmadan.

Yüzü o kadar neşe saçıyordu ki odanın gri havasını tamamen dağıtmıştı. Âdeta bir mutluluk virüsü gibiydi. Onun bu enerjisi bana da bulaşınca, dudaklarımdaki tebessümü büyüterek yatağına doğru birkaç adım attım.

"Nasılsınız?" diye sordum.

İnanamadım ama yine durumunu tiye aldı. "Kemiklerim kırılmış gibiyim."

Az önce doktordan trajik, zorlu tıbbi geçmişini dinlediğim çocuk gerçekten o kadar neşe doluydu ki ben onu böyle gördükçe şaşkınlığımı ve hayranlığımı gizleyemiyordum. Umut dolu birine benziyordu. Gözleri resmen ışık saçıyordu.

Ona bakarak biraz daha yaklaştım ve yatağının hemen yanındaki tekli koltuğa yavaşça oturdum. Aramıza güvenli bir mesafe koymaya dikkat ederek ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim.

"Ben gerçekten çok özür dilerim. Bu kadar özel... yani hassas bir durumunuz olduğunu bilmiyordum. Ayrıca sokağı boş zannedip telefonu fırlatmıştım. Orada olduğunuzu tahmin edemedim. Tamamen benim hatam."

Yüzü bir anda ciddileşti. O neşeli çocuk gitti, bakışlarına net bir ağırlık oturdu. Benimle ilk kez bu kadar ciddi bir tonda konuştu:

"Evet, senin hatan. Oradan küçük bir çocuk da geçebilirdi. Ya onun kafasına, gözüne gelseydi?"

Haklıydı. O anki sinirime yenik düşüp tamamen aptallık etmiştim. Başımı suçlulukla öne eğdim. "Ben..."

Yüzünde yeniden o parlak gülümseme belirdi. "Şaka şaka! Hemen de ciddiye alma."

Hafifçe tebessüm ederek gözlerimi yüzünden çektim ama yoğun bakışlarının hala üzerimde dolandığını hissedebiliyordum. Ortamdaki sessizliği dağıtmak adına, "İstediğiniz bir şey var mı?" diye sordum.

Bu sorumun üzerine düşünürcesine uzun, melodik bir ses çıkardı.

Gözlerimi yeniden ona çevirdiğimde gerçekten de derin derin düşündüğünü gördüm. Sağ eliyle çenesini sıvazlıyordu.

"Hmmm, bir düşüneyim..."

Uzun bir süre bu sesi çıkarıp tavana baktıktan sonra gözlerini bana dikti.

"Evet, var."

Ona odaklanarak merakla sordum. "Nedir?"

"Sen."

Duyduğum kelimeyle duraksadım. Ne diyordu bu çocuk? Ne demek ben?

Gülümsemesini daha da büyüterek âdeta bir kahkaha attı. "Sana beni ciddiye alma demiştim! Yüzünün aldığı şekli bir görsen... Dur dur, hiç bozma. Ayna olacaktı buralarda bir yerde."

İyice moralim bozulmuştu. Şu an ciddi ciddi çevresine bakınıyor, yüzümle dalga geçmek için ayna arıyordu. Tabii ki bozulan moralimle yüzümdeki o şaşkın ifadeyi hemen sildim. Bu sefer ben ciddileşerek sordum:

"Gerçekten, ihtiyacınız olan bir şey var mı peki?"

"Evet, var." Aramayı bıraktı. Yüzüne ciddiyetle bakan bana odaklandı ve ses tonunu ilk kez bu kadar duru, yalansız bir kıvama getirdi.

"Tanışmak. Tanışalım. Uzun zamandır hastane personeli hariç yeni kimseyle tanışmadım. Yaklaşııık... 15 senedir.

Tek kaşımı hayretle havaya kaldırdım. İnanmadığımı anlamış olacak ki kendisini doğrulamak için defalarca, kararlı bir şekilde söze girdi:

"Bu konuda ciddiyim bak."

"Gerçekten."

"Gerçekten diyorum."

"Oldukça ciddiyim."

O kadar şirin ve içtendi ki, karşısında daha fazla ciddi ve mesafeli kalamadım. Yeniden gülümsedim.

"Peki peki... Tabii ki tanışabiliriz."

Onunla tanışma faslımız hastane odasının buruk havasında işte tam da bu şekilde gerçekleşti. Acı ama bir o kadar da tatlı...

Bölüm sonu

9 yorum