İçeriğe geç

Cam Kırıkları

Bölüm 5 · 23 dk okuma

Cam Kırıkları

Bölüm 5

D Ö R T

Duygusal boşluktayım. Şahsen buraya Nicholas için ne yazmam gerek bilemiyorum. O yüzden geçeceğim.

"Zaman benim için durmuş halde..."

23.05.2014

NICHOLAS Zaman durmuş durumda. Gündüz gece artık benim için fark etmiyor. Zaten gecenin içinde hapsolmuşum orası ayrı. Marry her gün gelip beni kontrol ediyordu. Kadıncağız odama her girişinde daha perişan oluyordu. Bense aynı halimle kalmıştım. Ailemi ve kardeşimi kaybettikten sonra Rubby'nin kokusuna doyamadan onunla da vedalaşmak zorunda kalmak daha ağırdı. Odamda garip bir koku var. Alkol mü, sigara mı yoksa ter mi? Marry her odaya girişinde alışık olmadığı bu kokunun burnuna dolmasıyla yüzünü ekşitip yattığım yatağın ucuna oturuyor, elini omzuma koyup susuyordu. Susuyorduk. Birkaç dakikalık derin ve rahatsız edici sessizlikten sonra Marry boğazını temizledi ve "Birkaç saate mahkeme başlayacak. Duş alıp hazırlan." dedi fısıltıyla. Bense kılımı kıpırdatmadım. Saate baktım, daha sabahın körüydü. Sabahlamıştım. Yine. Bir haftada gece ve gündüz birbirine girmişti. Ben yine bir şey söylemeyince Marry daha fazla üstelemek istemedi. Arkamı dönmedim ama kulağıma çalan çarşafın hışırtılarından Marry'nin kalktığını anlamıştım. Sessiz adımlarla kapıya yaklaştı, o sırada arkamı döndüm ve bana "Kahvaltı hazır." dedi ve çıktı. Benim kahvaltıyı düşünecek mecalim yoktu. Göz altlarım morarmıştı ve şişmişti. Dün gece en son dördüncü dolu kadehi bitirdiğimi hatırlıyorum. Sonrasında sızmış olmalıyım. Kendimi yukarı itip yataktan kalktığımda kafamın içinde atlar tepiniyordu resmen. "Siktir-" Kendimi kalkmaya zorladım ve tutuna tutuna banyoya gittim. Banyo oldukça sadeydi. Lüks bir lavabo, duvarda ise arkasında sarı ışık olan yuvarlak bir ayna, beyaz ve damarlı mermerden yerler, demir havlupan ve buzlu camıyla duşakabin. Normalde bu detaylar takılmazdım ama bugün gözüme çarptılar. Sanırım evin sessizliği, sadeliğini ve boşluğunu bana hatırlatıyordu. Aynaya baktığımda sakallarım uzamıştı. Çok bir şey değil, biraz belli oluyordu. Lavabonun altından tıraş makinesini alıp tıraş olmaya başladım. Tıraş makinesinden çıkan ses, lavabonun ve hatta odanın sessizliğini bozan tek sesti. Makineyi kapatmak istemedim. Bir haftadır gecem gündüzüme karışmışken sessizliğin biraz olsun beni rahat bırakmasını istedim. Odama geldiği zaman Marry de konuşmuyordu çünkü. Lavaboya dökülen sarı sakallarıma baktım. Neden baktığımı, ne yaptığımı ben bile zar zor kavrıyordum. Musluğu açtım, lavabodaki kıllar suyla beraber ruhumun akıp gittiği gibi gitti. Duşakabinin kapısını açıp içeri adım attım. Mermer duvar soğuktu. Hareketsizlikten kasılmış ve uyuşmuş beynimi açsın diye suyu en soğuk ayarda açtım. Soğuk su tenime değince irkildim ama çekilmedim. Bıraktım aksın, üzerimdeki pisliği biraz temizler belki. Duştan çıktığımda saat gün biraz daha ilerlemişti. Aşağıdan Marry'nin hazırladığı kahvaltının kokusu geliyordu. Taze çörekler ve kahve. Öyle aman aman bir kahvaltı alışkanlığım yoktu. Birkaç çörek ve bir fincan kahve güne başlamama yetiyordu. Hatta birçok insan yadırgıyor olabilir ama sabah kalkar kalkmaz bir şeyler yiyince midesi bulananlardanım ben. Üzerime, mahkemede giyeceğim takım elbiseyi giyip aşağıya indim. Hizmetliler aşağıda çalışıyordu ama sanki hepsi tükenmiş, hiçbiri çalışmak istemiyormuş gibi suratları asıktı. Zaten kararmış olan içim daha da karardı. Bir an aklıma Rubby geldi. Yasaklı bir şeyi düşünüyormuş gibi o düşünceyi hemen kovdum. Marry de ellerini havluya silip arkasını döndü, bana gülümsedi ve ellerini omzuma koyup "Yakışıklı oğlum benim." dedi gururla. Yüzüme minik bir gülümseme kondu. Ama hala gurur duyacağı neyim kalmıştı diye merak ettim. Benden geriye ne kalmıştı? Sabah sabah fazla düşünmek istemiyordum. Kahvaltımı edip enerjimi mahkemeye saklayacaktım. Marry kahvemi fincana koyarken "Tam istediğin gibi, köpüklü ve şekersiz." dedi gülümseyerek. Marry'nin gözleri benimkilerin aksine ışıl ışıldı o an. Zavallı ihtiyar. Olanlara ben kahrolunca bir de onun asık suratına üzülmeyeyim diye yüzüne yapay bir gülümseme kondurmuştu. Ama o zayıf kalbi olanları kaldırmakta zorlanıyordu. Emindim. Yanağımı sıktı ve "Hadi bakalım kahvaltını et, doğruca mahkemeye gideceğiz." dedi. Bense tamam der gibi mırıldanıp önümdeki çöreklerden bir tane aldım. Kahvaltımı bitirdiğimde evdeki hava elle tutulur gibi ağırdı. Kimse gerekmedikçe tek kelime etmiyordu. Marry de üzerinde gayet uygun bir elbiseyle odasından çıktığında kalbim göğsümü çok sert dövüyordu. Psikolojik olarak kendimi hazırlamaya çalışırken babam hayattayken ona çalışan bir şoför kapıyı açtı ve "Araç hazır, Beyefendi." dedi. Ben de başımı "tamam" anlamında hafifçe eğdim ve Marry de benim arkamdan yürüyerek kapıdan çıktık. Hava her zamankinden soğuk gibiydi. Ben daha soğuk gibiydim. Büyük ve siyah aracın sürgülü kapısı açılıp da biz içine geçip Marry ile karşılıklı oturunca dizime koyduğum ellerime baktım, titriyordum. Yumruğumu sıkıp belli etmemeye çalıştım. Marry fark etmiş gibi önce yumruk yaptığım ellerime, sonra da gözlerime baktı ve elini elime koyup "Her şey yoluna girecek, merak etme oğlum." diye beni teselli etti. Oğlum. Bana, annemin bana dediğinden daha çok oğlum demiştir bu kadın. Titrek ama sıcak elleriyle hep saçımı okşardı. Catherine'den daha çok annem gibi görmüş olabilirim Marry'yi. O ve babamın sağ kolu. İkinci ebeveynlerimdiler. Bir keresinde düşüp kolumu kırdığımda beni hastaneye babamın sağ kolu yetiştirmişti. Babamdan ise dikkatsizliğim yüzünden azar işitmiştim. Annem de yalandan sarılıp "Güçlü ol." demişti. Henüz altı yedi yaşlarındaydım. İkisinin hayatına bir anda daldıktan iki sene sonraydı. Bana hala alışamamışlar gibiydi sanki. Annem mesafeliydi, babam ise çok sertti. O zamanlar Marry bana şefkat göstermişti. On yaşlarıma geldiğimde annemin bana olan tavırları değişmiş, daha yakın, daha şefkatli, daha anne olmuştu bana. Ama babam hala aynıydı. Bana bir kez bile "Seninle guru duyuyorum." ya da "Oğlum." dememişti. Hiçbir zaman başarımı kutlamamıştı ama en ufak hatamı da cezasız bırakmamıştı. Her zaman üzerinde olan takım elbisesiyle gözümde korkunç bir dev gibiydi. Bana kötüydü ama kız kardeşim Elena'ya en iyi babaydı. Kardeşimi hep kıskanmıştım bu açıdan. Kardeşim yeni doğduğunda ben on yaşındaydım. Kız kardeşimin doğumuyla ya da annemin bana alışmasıyla bana karşı daha korumacı olmuştu. Sonrasında ise babamla daha çok kavga etmeye başladılar. Öncelerinde de ediyorlardı. Soğuk dört duvar arasında bir de bağırış çağırışları duymak hepten zorlaştırmıştı hayatımı. Araba şehir yollarında ilerlemeye devam ederken ben de camdan dışarıyı izlemeye dalmıştım. Marry ise karşımda rahatça oturuyordu. Sanki mahkemenin sonucunu şimdiden biliyormuş gibi. O mavi ve yaşlı gözleri yan profilimden suratımı incelerken bazen dışarının ışığı yüzümü aydınlatıyor, bazen karanlık kalıyordu. Ben düşüncelere dalmışken Marry koltuk değiştirmiş olmalıydı. Yanıma iyice sokuldu ve dizimde duran elimi avuç içine alıp beni gerçekliğe geri çekti. Başımı çevirip ona baktığım zaman mavi ve yaşlı gözleri benim ela gözlerimi deler gibiydi. İçinde umut ve hüzün karışıktı sanki. Elini elimden çekti ve yanağıma koyup "Güçlü ol, tamam mı? Babanın sana bıraktığı mirası o açgözlü akbabalara bırakmayacağız." diye fısıltıyla konuştu. Açgözlü akbabalar. Marry neden onlara öyle söyledi emin değilim ama hoşuma gitmedi de değil. Dudaklarımı çekip gülümsedim ama derdim şirketin başına geçip yalnızca orayı yöneterek hayatıma devam edecek değildim. Şirketi hukuken elimde tutacaktım ama kardeşimi ve ailemin katilini bulmak için harekete geçecektim. Ayrıca şirketin sahte akrabalarımın elinde olması benim için katlanılmaz olurdu. Araç mahkeme binası önünde durduğunda nefesimi tuttuğumu fark ettim. Şoför arabadan inip bana kapıyı açtı. Araçtan indiğimde kocaman mahkeme binası önümde göğe yükseliyordu ve kaderim bu binada verilecek kararla yazılacaktı. Hayatımda hiç korkmadığım kadar çok korkuyordum. Marry arkamdan yaklaşıp elini omzuma koydu. Bana, ben seninleyim diyordu. Kapıdan içeri girdiğimde içerisi soğuk, boş ve çok resmiydi. Binanın içi yalnızlığı simgeliyordu sanki. Floresan lambaların ışıkları gözlerimi aldı, gözlerimi kıstım. Koridor sonunda akrabalarımı, diğer tarafları gördüğümde bir an karnıma yumruk yemiş gibi oldum. Sırf güç gösterisi yapmak için bütün kuzenlerim, teyzelerim, halalarım ve diğerleri gelmişlerdi ve hepsi beni öğle yemeği niyetine parçalayıp yiyecekmiş gibi bakıyordu. Bense... Sadece ben ve Marry vardık. Şoför başıyla selam verip arabaya gitti. Onun da gidişiyle kendimi hepten kötü ve güçsüz, ezik hissettim. Belki Rubby'yi görebilseydim moralim biraz daha yerine gelirdi ama kuzenlerimin arasında Rubby yoktu. "Rubby nerede?" diye sordum, sesim kısık ama kararlı çıkmıştı. En sevmediğim kuzenim, Elizabeth, gözlerime küçümseyici bir şekilde baktı ve "O evde. Dayım onu senden uzak tutmaya çalışıyor." dedi. Sesi ipek gibiydi ama altında akan zehir inkar edilemezdi. Gözlerimi hepsinde gezdirdim. Hepsi de bana aynı aşağılık bakışla bakıyordu. Ben güçsüzlük hissiyle küçüldükçe küçülürken Marry ellerini omuzlarıma koyup sıktı ve kararlı bir sesle "Daha yeni ailesini kaybetmiş bir çocuğa yaptığınız bu şey canavarlıktan başka bir şey değil." diye beni savundu. Kendimi biraz da olsa güvende hissederken hoparlörden bizim dava numaramız anons geçildi ve kapılar açıldı, taraflar olarak içeriye geçtik. İçeri girdiğimde hayatın en acımasız yanı bir kez daha yüzüme çarpmıştı. Hakim kürsüsüne, karşısındaki oturaklara baktım. Kaderim burada yazılacaktı ve ben ölümüne korkuyordum. İçeri girdiğimizde o mahkeme salonunun ağır ve steril havası, beni dışarıdaki soğuktan daha çok üşütüyordu. Dayım ve diğer akrabalarım, akraba denirse, benim oturduğum masanın yanındaki diğer masaya yerleştiler. Marry bir yanımda yerini alırken diğer yanıma da avukatım oturmuştu. Hakimin kararından emin değildim ama dayımın, diğer akrabalarımın benim psikolojisi bozuk bir alkolik olduğumu ve daha kendime bile bakamadığımı iddia ederek beni yetersiz göstermeye çalışacak, hakim onların lehine karar versin diye ellerinden geleni yapacaklardı. Biz yerimizi aldıktan bir süre sonra katip ve jüriler de yerlerini aldı, en son içeri hakim girdi. Hakimin, koltuğuna otururken cüppesinden çıkan hışırtı bile kulaklarıma bir kurşun gibi geliyordu. Önündeki dosyayı açtı, önce yoklama aldı ve sonra tokmağını sertçe vurup "Vaka no: 2014/185. Muris Eldric Vaughn ve karısı Catherine Vaughn'un varisleri arasındaki Vaughn International'ın hisse devri ve vasiyet itirazı davası açılmıştır." diye anons geçip mahkemenin başladığını bildirdi. Hakim, karşı tarafın avukatına bakıp "Başlayabilirsiniz." dediğinde adamın yüzünde mide bulandırıcı profesyonel bir gülümseme belirdi ve ayağa kalktı. Benimse kalbim göğsümü dövüyor, gelip geçecek gibi atıyordu. "Sayın Hakim," diye söze başladı avukat. Sesini bilerek sakin ve tehditvari tutuyordu. "Müvekkillerim, şirketin geleceğinden endişe duymaktadır. Henüz reşit bile sayılmayacak, üstelik ağır bir travma geçirmiş olan bir gencin, Vaughn International gibi küresel bir gücü yönetmesi sadece aileye değil, binlerce çalışana da haksızlıktır. Biz, yönetimin deneyimli ellere, yani Bay Charles'a devrini talep ediyoruz." diye savunmasını yaptı. Her bir kelimede, hakimin her nefes alışında, her bakışında sanki kaderimde yazılı o kötü sona yaklaştığımı hissediyordum. O sırada Marry dalgın bakışlarımı fark etmiş olacak ki avcunu elime koydu ve sıkarak "Merak etme," dedi. "Mahkemeden gözü pek çıkacaksın." Dudaklarımı çekip gülümsemeye çalıştım. O sırada Hakim kafasını kaldırıp doğrudan bana baktı. Bakışları sert ama merak doluydu. "Davacı taraf," dedi otoriter bir sesle. "Vasiyetnamenin aslına karşı sunacağınız somut bir delil var mı, yoksa sadece kapasite yetersizliği iddiasına mı sığınıyorsunuz?" diye sorunca avukatım savunma için aytağa kalktı. Avukatım Bay Sterling ayağa kalktığında kendimi yeniden güçlenmiş hissettim. İyi bir avukat olduğunu biliyordum. Hatta belki de şehrin, eyaletin en iyi avukatlarındandı çünkü güzel para bayıldık avukata. Bay Sterling ceketinin önünü iliklerken salonun havası bir anda değişti; o, bu tür kurtlar sofrasında nasıl dövüşüleceğini çok iyi bilen, eski toprak bir hukukçuydu. Sesindeki o sarsılmaz güven, Elizabeth ve babasının yüzündeki alaycı ifadeyi bir anlığına sildi. "Sayın Hakim," dedi Sterling, sesi salonun en ücra köşesine kadar ulaşan bir gürlükteydi. "Karşı tarafın 'endişe' adı altında pazarladığı şey, aslında bir ailenin trajedisinden faydalanma çabasıdır. Müvekkilimin ailesini henüz kaybetmiş olması, onun zekasını veya Vaughn International üzerindeki yasal haklarını elinden almaz. Travma, bir yönetim engeli değil, adaletin daha hassas işlemesi gereken bir durumdur." Masadaki bir dosyayı hızla açıp hakime doğru gösterdi: "Eldric Vaughn, vasiyetini hazırlarken şirketin başına geçecek kişinin sadece 'kan bağı' değil, 'vizyon bağı' taşımasını da şart koşmuştur. Müvekkilim, on sekiz yaşına girdiği andan itibaren yönetimi devralmak üzere bizzat babası tarafından yetiştirilmiştir. Karşı tarafın sunduğu 'deneyim' iddiası ise, Bay Charles'ın son beş yılda batırdığı alt iştiraklerin raporlarıyla çürütülebilir." Yetiştirilmek. Babam beni acıyla yetiştirmişti. Daha on yaşındayken şirkette yanında yer alır, dikkatle dinledikten sonra aralarda bana özel dersler de verirdi. Ama hep sert verirdi. Başımın düştüğünü gördüğü zaman bana sertçe vurur, "Ne dedim ben!" diye azarlardı. Üniversite okumana gerek yok derdi babam. Bizzat kendisi beni yetiştirecek, bana bir yaşam biçimi seçme hakkı vermeden bu şirketin müstakbel yöneticisi olarak atayacaktı. Bu açıdan bana bir şeyler kazandırmaya çalışmasından memnundum ama bunun bile ardında bir çıkar ilişkisi vardı. Kardeşime muhtemelen hayatını seçme hakkı verecekti ama ben onun "oğlu" olduğum için benim önümdeki yol zaten belliydi. Çünkü oğul demek "varis" demekti. Eldric Vaughn'dan sonra Nicholas Vaughn CEO olurdu. Babamın ve köklerinin saltanatıydı bu. Bu hamleyle birlikte Elizabeth'in oturuşu dikleşti, yüzündeki o küçümseyici gülümseme yerini gergin bir ifadeye bıraktı. Dayım Richard ise avukatına fısıldayarak bir şeyler söylemeye başladı. Sterling durmadı, son darbeyi vurmak için bana döndü ve sonra tekrar Hakime baktı, "Vaughn International bir yardım kuruluşu ya da sahipsiz bir mülk değildir. Müvekkilimin bu şirketi yönetme yetisi, yasalarla ve babasının ıslak imzasıyla sabitlenmiştir." diye savunmaya devam etti Sterling. Bakışlarımı yüzünde derin bir tartma ifadesi olan hakimden çekip dayım Charles'ın avukatına çevirdim. Bu acımasız sözlü saldırıdan oldukça korkmuş görünüyordu. Suratındaki kan çekilmiş, bembeyaz ve küçülmüş göz bebeklerini Sterling'e dikmişti. Bense bu saldırının aleyhimize dönmemesi için dua ediyordum. Hakim, notlarını alırken kaleminin kağıtta çıkardığı ses dışında salonda çıt çıkmıyordu. Richard'ın avukatı itiraz etmek için ayağa kalkmaya yeltendi ama Hakim eliyle onu durdurdu. "Yeterli," dedi Hakim, gözlerini dosyalardan ayırmadan. "Vasiyetnamenin geçerliliği ve müvekkilin ehliyeti üzerine bilirkişi raporu talep edeceğim. Ama o zamana kadar mahkeme ertelenmiştir. Bir sonraki mahkemeye kadar Vaughn International'ın başında kimse olmayacak ve şirkey geçici süreliğine kapatılacaktır. Bilirkişi raporunun hızlı bir şekilde çıkması için elimden geleni yapıp raporun çıktığı hafta ikinci bir mahkeme kurulacaktır." dedi ve tokmağı vurdu. Tokmağın sesi kulaklarımda çınlarken hayal kırıklığı ile hakime baktım. Hakim de bana baktı ama gözlerinde şahsıma bir duygu bulamadım. Görev bilinci ile hareket etmişti ve karar verilmişti. Hem leyhime hem de aleyhime. Vaughn Internatıonal, babamın mirası bir sonraki mahkemeye kadar sahipsiz kalmıştı. Peki ya çalışanlar ne olacaktı? Hisseler, karlar, paralar ne olacaktı? Şirket tekrar aktif hale geldiğinde eski itibarı olacak mıydı? Basın bunu duyar duymaz haberlerde yer alacak şirketle beraber bir açıklama için benim başıma üşüşeceklerdi. Hem şeffaf olmalıydım hem de olmamalıydım. Hakim son kararını verip salondan çıktıktan sonra herkesin arasında bir uğultu yükselmeye başladı. Bense ihanete uğramış gibi öfkeliydim. Marry'nin bana seslenen sesini duyabiliyordum ama boğuktu. Sırtımdan soğuk terlerin aktığını hissederken bu kalabalığın içinde boğuluyormuş gibi hissedip kendimi salondan dışarı attım. Binanın bahçesine çıktığımda hava serindi. Henüz öğlen olmamış, sabahın serinliği kendisini sert bir şekilde hissettiriyordu. En yakındaki banka, bacaklarım beni taşımıyormuş gibi attım ve bir sigara yaktım. Kendimi, kardeşimi, ailemi ve bütün bu yaşananların düşüncesiyle dalıp sigaramı bile rüzgarın insafına bırakmışken bir hışırtı işittim. Avukatım Sterling yanıma oturmuş, anlayışlı ve üzgün gözlerle bana bakıyordu. Kendimi gülümsemeye zorladım ve "Annem her sabah bir melodi mırıldanırdı." dedim. Gülümsedi, sıcak bir gülümsemeydi bu. "Nasıl bir melodi?" diye sordu başını bana doğru eğip. O an sigaramın hala yandığını fark edip bir nefed çektim, havaya üfledim ve "Fransızca bir şarkının melodisiydi. Çok sevdiğini varsaymıştım hep. Ama kesin olarak sevdiğine dair hiç ağzından duymadım. Bazen sözlerini de mırıldanırdı. Gökyüzü ile ilgili bir şeydi sanırım." diye anlatmaya devam ettim. Sterling sigaramı alıp bir nefes çekti. Bu, yükümün bir kısmını gönüllü olarak almak gibiydi. Dumanı havaya üflerken "Catherine Vaughn'u tanırım," dedi. "Birkaç davasına bakmıştım. Vizyon sahibi ve nazik, seviyeli bir kadındı. Açıp işlettiği vakıflarla bilinirdi ve çok severdi herkes. Hareketleri ve konuşması çok zarifti." Sterling'i ağzım açık dinledim. Annemin karakterine dair bilmediğim birçok şeyi ondan duyuyordum. Sterling yalnızca bir avukat olamazdı. O başka biriydi. Sanki annemle bir geçmişi vardı. "Başka ne biliyorsun onun hakkında?" diye sordum kendimi zorlayarak. Sterling gülümsedi ve "Çok tutkulu bir kadındı Catherine," dedi sanki bir masal anlatıyormuş gibi. "İşini çok severek yapardı. Onun kurduğu vakıflarda bir süre avukatlık yapmıştım." diye devam etti. Benim ise içimde şüpheler artmaya devam ediyordu. Sterling annem hakkında çok şey biliyordu. Aynı vakıfta çalışmış olmalarına rağmen fazla yakınlardı sanki. Aklıma, doğum günü gecemde, babamın ofisinde bulduğum DNA testleri geldi. Ben, kendimin evlatlık olduğunu öğrenirken Catherine'in de Eldric'i aldattığını, başka biriyle olup Elena'ya hamile kaldığını öğrenmiştim. Ama Elena'nın biyolojik babasını öğrenememiştim. Bu gece, ne yapıp edip Sterling'in ofisine ya da evine girip bir şeyler bulmalıydım. Tabii bu bana avukatlık yapıp şu an benimle dertleşen Sterling'e ihanet etmek gibi geliyordu ama eğer Sterling Catherine'in yatıp hamile kaldığı adamsa bunu bilmeliydim. Bir süre daha konuştuktan sonra bu gece ofisine girme kararını kesinleştirdim ve sigaramı yere atıp ayağımla ezdikten sonra ayağa kalkıp ceketimi düzelttim, Sterling'in elini sıkıp "Her şey için teşekkür ederim." dedim ve Marry'nin de yanında beklediği büyük, siyah SUV'a doğru ilerledim. SUV, New York'un yollarında ilerlerken güneş tepede yükselmeye devam ediyordu. Henüz en tepede değildi. Marry karşımda oturuyor, endişeli ve yaşlı gözleriyle bana bakıyordu. Ben de camdan sessizce dışarıyı izliyordum. Aklımda, gece vakti yapacağım şeyin planı dönüyordu ister istemez. Sessizce içeri girecek, özel dosyaları bulup Catherine'e dair bir belge arayacaktım. Babamın ölmeden önce bulaştığı işlerden, bir yere gizlice nasıl girilir öğrenmiştim. Biraz da benim haylazlığım. Altı yaşına gelip artık çevreye kendimi açmaya başladığımda yerimde durmuyormuşum. Bunu bana annem anlatmıştı. Bazen hizmetlileri, beyaz bir çarşafa bir çift göz yapıp üzerime örterek korkuturmuşum. Annemin anlattığına göre bazen evin güvenliğini hackleyip alarmları çalıştırırmışım. Annem benim tarihe olan ilgimden de bahsederdi. Evde annemin verdiği tarih derslerini dinlemezmişim ama gece olduğunda kendimi, elimde bir fenerle kütüphaneye kapatıp tarih kitaplarına gömülürmüşüm. O kadar odaklanırmışım ki bazen sabah olduğunu anlamaz, okumaya devam edermişim ve bütün sabah yana döne beni ararlarmış. Ben düşüncelerimden sıyrılıp çevremin farkına vardığımda çoktan malikanenin görkemli bahçesine girmiştik. Ortada akan çeşme, gözüme farklı geldi. Bu eve ilk geldiğimde de çeşmeye böyle bakmıştım. Araç, kapının önünde durduğunda adamlardan biri kapıyı açtı, başıyla selam verip "Hoş geldiniz Bay Vaughn." dedi. Ne ara onlar için Bay Vaughn oldum bilmiyordum. O sırada Marry'ye göz ucuyla baktım, o da bana bakıp göz kırptı. Bunun Marry'nin işi olduğunu anlamalıydım. Adamlara, artık bu evdeki efendinin ben olduğumu söylemiş olmalıydı. Teknik olarak öyleydi ama ben emrimde adamlar istemiyordum. Marry aklımdan geçenleri anlamış gibiydi. Bana bakışı "İstemediğini biliyorum ama buna alışman gerek, babanın bulaştığı işler sana da sıçrayacak." der gibiydi. Uzun bir soluk verdim ve "En kıdemliniz her kimse benimle gelsin." diye emrettim. Bu gece yapacağım iş için yardıma ihtiyacım vardı. Bu o geceydi. Yasal olmayan bir şey yapıp kurtlar sofrasına oturacağım geceydi. Adamların arasından uzun boylu, sinekkaydı tıraşlı ve otuzlarının ortalarında gibi duran yapılı bir adam çıktı ve "Buyurun efendim." diye emrimi bekledi. Aramızda çok bir boy farkı yoktu. Başımı belli belirsiz kaldırıp doğrudan gözlerine baktım ve "Takip et!" diye emrettim. Babamın ofisi hala aynıydı. Ağır bir halı, meşe bir masa ve köşede bir kitaplık vardı. İçeri geçip masanın başındaki deri koltuğa tam bir efendi gibi otururken ardımdan gelen adam ellerini önünde birleştirmiş emrimi bekliyordu. Onu keskin bir bakışla inceledim. Üzerindeki takım elbise muntazam, kime ne saygı göstermesi gerektiğini biliyordu. "Kaç yaşındasın?" diye sordum. Sesim beklediğimden daha kendinden emin ve otoriter çıkmıştı. "Otuz dokuz, efendim." dedi. İronik. Otuz dokuz yaşında bir adam on sekiz yaşındaki bana boyun eğiyor, 'efendim' diye hitap ediyordu. "Adın ne?" "James, efendim." Dudağımın kenarını çekip gülümsedim. Babamı izlemekten alışkanlık olmalıydı ki masanın yanındaki çekmeceden bir sigara çıkarıp yakarken daha rahat bir pozisyona geçtim ve bakışlarımı karşımdaki adama çevirmeden "Ne iş yapıyordun, James?" diye sordum. Odanın havası sigara ile dolarken James bakışlarını yerden kaldırmadan "Eskiden askerdim, efendim." dedi. Gözlerim parladı. Avını bulmuş bir avcı gibi dikkat kesildim. Aradığım, ihtiyacım olan adam buydu. Eski asker. Ordudan atılmıştır diye tahmin ediyorum. "Neden buradasın?" diye sordum. Onu test ediyordum. Zekamı konuşturmak için çok güzel bir oyun alanı bana gümüş tepside sunulmuştu. Ben de oynayacaktım. "Ordudan ihraç edildim, efendim." diye yanıtladı. Gülümsemem daha da keskinleşti. "Orduya ihanet ettin yani," dedim kelimeleri bilerek uzatarak. James sesimdeki oyunbazlığı sezmiş olacak ki "Efendim-" demeye çalıştı ama ben elimi kaldırıp onu susturdum. "Zamanında orduya, komutanına, tim arkadaşlarına ve vatanına ihanet eden biri bana da ihanet etmez mi?" diye sordum. Sesim ipek gibiydi ama altındaki zehri James çok iyi almış olmalıydı ki kekeleyerek "Babanıza ihanet etmedim, efendim. Uzun zamandır babanız için çalışıyorum." diye kendini savundu. Benim yüzümdeki ifade ise yok olmuş, buz gibi bir ciddiyet gelmişti. "Ben babam değilim." dedim buz gibi bir sesle. James ise olduğu yerde küçüldükçe küçülüyordu sanki. "Size de asla ihanet etmem, efendim." diye kekeledi. Korkmuştu. İçimden ağlayana kadar gülmek geldi bir anda. Otuz dokuz yaşındaki eski komando, on sekiz yaşındaki benden korkmuştu. Belki de yapabileceklerimden korkmuştu. Kaybedecek bir şeyim şu an yoktu. "Kanıtla." diye emrettim buz gibi bir sesle. James ne yapacağını bilemeyerek belinden silahını çıkardı, şakağına yasladı. Bense içten içe dehşete düşmeme rağmen belli etmemeye çalıştım. "Horozunu kur." dediğimde iki kez tık sesi duyuldu. James'in parmağı tetikte duruyordu. Fark etmeden gülümsemiştim. Alnı boncuk boncuk ter olmuştu. Yüzümdeki gülümseme bir anda kayboldu ve "Tamam indir silahını." diye emrettim. Geçen seneki ben olsa, silah gördüğü gibi kaçardı. Ama şimdiki ben kılını kıpırdatmadı. Hiç vakit kaybetmeden masanın çekmecesini açıp "Sana bir işte ihtiyacım var." dedim. Çekmeceden çıkardığım dosya Sterling ile ilgili bilgilerdi. Daha önce anneme ve babama avukatlık yaptığı için dosyası babamın elinde bulunuyordu. Dosyayı masanın üzerinden James'e doğru sürdüm. "Keith Sterling," dedim. "Eski usul bir avukat. Genç yaşına rağmen. Bugün beni, beni parçalamak isteyen akrabalarıma karşı savunmuş olsa bile bu adamda başka bir şeyler var." dedim. James dosyayı incelerken "Neden şüpheleniyorsunuz, efendim?" diye sordu. Arkama yaslandım ve "Sterling annem hakkında çok şey biliyor. Annemin, kız kardeşime hamile kaldığı dönem çok samimiydiler. Bana annemin 'ne kadar tutkulu' olduğundan bahsetti bugün. Şüphelerimi gidermek zorundayım. Bu gece Sterling'in evine gireceğim. En önemli eşyalarını gözü önünde saklıyordur eminim." diye devam ettim. James dosyayı kapattı, masaya nazikçe geri bıraktı ve "Benden tam olarak ne istiyorsunuz?" diye sordu. Gülümsedim. Arkama yaslandım ve rahat bir tavırla "Ben içeriye girerken dışarıda bir gözüm olmalı. Yoksa hoş şeyler olmaz ve yakalanırım." dedim yapmacık bir hüzünle. Ben deri koltuğa yayılmış bir şekilde oturup James'in cevabını beklerken o duruşunu dikleştirdi, gözleri daja kararlı bakıyordu. "Saat kaçta?" diye sorunca gözlerim parladı ve ürkünç bir gülümseme takınıp "Aferin, gece vakti. Gece yarısından sonra." diye saati bildirdim. James gittikten sonra bir süre daha kaldım odada tek başıma. Masadaki eşyalara bakarak babamı düşünüyordum ama düşünebildiğim tek şey bana olan sert ve soğuk tavırlarıydı. O sırada kapının gıcırtısı odanın sessizliğini yırtıp kulaklarıma dolduğunda başımı kaldırdım. Gözlerim artık mahkemedeki çocuk gibi bakmıyordu. Daha keskin, daha hırslı biri gibiydim. Sanki dönüşüm için bekliyormuş gibi. Marry kapının aralığından başını uzattı, ne yaptığıma baktı. Beni o masanın başında, deri koltukta bir efendi gibi otururken görünce istemsizce bir adım geri attı. Beni babama benzetmişti. Bense istifimi bozmadan "Ne oldu?" diye sordum. Sesim daha güçlü ve otoriter çıkmıştı. Marry bu değişimin karşısında bir an duraksadı, boğazını temizledi ve "Sadece... seni merak ettim oğlum." diye mırıldandı. Bakışlarım yumuşadı. Marry'nin yanında sert ve soğuk kalamıyordum çünkü ona içimi açmaya alışmıştım. Derin bir nefes verdim ve "İş konuşuyorduk." dedim gözlerimi kaçırarak. Bir saniyelik göz kaçırmamı hemen fark etti ve yanıma yaklaşıp sıcak ama titrek elini omzuma koydu ve "Sen buna iş mi diyorsun, Nicholas?" diye sordu. Ne diyebilirdim ki? Marry'nin sesindeki hayal kırıklığı kalbime bir bıçak gibi saplanmıştı ama ben bu işten geri dönmeyecektim. "Buna iş diyorum." dedim inat eder gibi. Marry kısık bir kahkaha attı. "Çocukken de böyle inatlaşırdın." "Artık çocuk değilim ama." Marry daha da gülümsedi. Ben de gülümsemeyi denedim. Sonra derin bir iç çektim ve "Akşam erken yat." diye emrettim. Marry sebebini bilmiyordu, içten içe gönlü razı gelmiyordu ama ses çıkarmadan başını salladı. Marry sözümü dinleyip yatmaya gittiğinde ben de hazırlık yapıyordum. Kusursuz kesim takım elbisemin üzerine gece kadar siyah bir yelek, onun üzerine de simsiyah, mat bir pardösü giydim. Siyah, deri eldivenleri elime geçirirken kalbimin ne kadar sert attığıni hissedebiliyordum. Bu işte henüz yeniydim ama bunu yapmakta kararlıydım. Eğer şüphelerim doğruysa, Sterling ve annem gerçekten yattıysa bunu açığa çıkarmalıydım. Sonrasında Sterling'e ne yapacağımı düşünebilirdim. Eldivenlerimi de taktıktan sonra belimdeki küçük çantaya gerekli malzemeleri koydum. James'in bana haberleşmek için verdiği küçük kulaklığa bakarken içimden Hadi bakalım, Nicholas. Bundan geri dönüş yok. diye geçirdim ve kıulaklığı kulağıma yerleştirdim. İçeriye girdiğimde en ufak bir iz bile bırakmamalıydım. Botlarıma kadar hiçbir şey beni ele veremezdi. ఌ Evden çıktığımda büyük siyah SUV kapının önünde hazır ve nazır bir şekilde beni bekliyordu. Kapının yanında James, üzerindeki takım elbise muntazam, elleri önünde birleşmiş emrime amade duruyordu. Araca yaklaştığımda ben bir şey söylemeden kapıyı açtı, ben içeri geçtim. SUV'un sütlü kahverengi deri koltuklarına tek başıma oturdum, James de direksiyona geçti. Kısaca "Sür." diye emrettim ve SUV malikanenin bahçesinden ayrılmak üzere hareket etti. Yolda ikimiz de konuşmadık ama beni çoktan ter basmıştı. James aynadan bana bir bakış attı, bakışı beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Ona güvenmem gerekiyordu ama hala gergindim. Araç, Sterling'in evine yaklaştığında ben de kendimi son kez psikolojik olarak hazırladım. James aracı karanlık ve kuytu bir yere park etti, ben de botlarımı değiştirip sessizce araçtan indim. Kulakılığın çalışıp çalışmadığını mı test ediyordum yoksa bir güvence mi arıyordum fark etmeksizin kulaklığa fısıldadım. "Gözlerini dört aç." Kulaklıktan önce statik sesi geldi, sonra James'in "Merak etmeyin, efendim. Uçan kuşu bile izliyorum." diyen sesi. O an birinin sesini duymak beni çok rahatlatmıştı. Eve yaklaştığımda, birkaç saat önce üzerinde çalıştığımız evin çizimini aklıma getirdim. Hesaba göre şu an kör bir noktada duruyordum ve ofisin penceresi oradaydı. Borulardan tırmanabilirdim. Boruya tutundum ve botlarımı çıkıntılara koyarak tırmanmaya başladım. O sırada kulaklığımdan, "Kameralar devre dışı, beş dakika var." diyen bir ses duydum. Tam da bunu olmasını diliyordum. Son çıkıntıya ayağımı koydum ve kendimi yukarı ittim. Pencerenin pervazına tutunduğumda bütün adrenalin damarlarımı doldurmuş, kaslarım titriyordu. Kalbim göğsümü delecekmiş gibi hızlı atarken ayaklarımı borudan çekip botlarımın ucuyla duvara tutundum ve bütün bedenimi çektim. Pencerenin önüne çıktığımda ayağımı bir pervaza, sırtımı diğer pervaza yaslayıp derin nefes aldım. Bir an aşağıya bakmak için başımı eğdiğimde omurgamdan boğazıma garip bir his yükseldi. Bakışlarımı hemen çekip içimden tamam, sırada pencereyi açıp içeri girmek var. diye geçirdim. İçerisi karanlıktı. Muhtemelen Sterling yine bir bara içmeye gitmiş, sarhoş olup kadınlara asılmakla meşguldü. Annemin ölümü onun da canını yakmış olmalıydı. Maymuncuklarımla pencereyi açıp içeri bir hayalet gibi süzüldüm. Çantamdan feneri çıkarıp etrafta gezdirdim. Ofisi, babamın ofisine nazaran daha modern ve yasal duruyordu. Cam ve metalin birleştiği dekoratif ve soğuk masada bilgisayar, kalemlik, not kağıtları, bir kaşe ve dosyalar vardı. Ve bir de... çerçeveli fotoğraf. Fotoğrafta annem hamileydi, yanında da babam değil Sterling vardı. İkisi de mutluydu. "Orospu çocuğu!" Fotoğrafı hemen alııp yatırdım. Masanın çekmecesine baktım, kilitli değildi. İçindeki şeyleri incelemek için feneri dişlerimin arasına alıp defterleri karıştırdım. İşe yarar bir şey yoktu. Masanın başından ayrılıp ofise daha çok göz attım. Bir kitaplık, süs eşyaların olduğu bir raf, deri bir koltuk ve kendi masası. Duvarlarda pahalı tablolar, zigon sehpalarda antika vazo ve süsler vardı. Yerdeki halı temiz ve ışıltılıydı. Halıyı botlarımla kirletecek olmama neredeyse üzülecektim. Etrafta işime yarar hiçbir şey yoktu. Odanın karanlığını yalnızca elimdeki fenerin ışığı, sessizliğini de nefes alışlarım ve kendi kulaklarımda yankılanan kalp atışlarım bölüyordu. "Siktir- boşa gelmiş olamam!" diye kızdım kendi kendime. Çaresizce masaya geri döndüm. O sırada çevremin, kendimin farkına vardım. ne James'ten bir ses vardı ne de başka bir şey. Terden sarı saçlarım alnıma yapışmıştı. Masanın başına çöktüm ve çekmecelere daha dikkatli gözlerle bakmaya başladım. Bingo. İkinci çekmecenin altında, sürgü ile arasında ufak bir boşluk vardı. Gelmeden önce çantama attığım çelik bıçağı kınından çıkardım ve ucuyla boşluğu kanırttım. Ardından ufak bir kutu ve bir zarf düştü. Tam o sırada kulaklıktan statik sesi geldi ve James'in "Hareketlilik var, birkaç araba. Sterling döndü!" demesiyle pencereden araba farının ışığının odaya dolması bir oldu. "Erkencisin Sterling." diye fısıldadım boş odaya ama kaçacak vaktim yoktu. Bahçe aydınlıktı ve Sterling'i koruyan adamlarla doluydu. Pencereye bakarken aşağıdan kapı açılması sesi duydum. Sonra adım sesler, düzensiz ve kararsız adımlar. Sarhoştu. Adım sesleri altında ahşap merdivenin gıcırtısını duydum. Yaklaşıyordu. Hemen masadaki fotoğrafı düzeltip karanlık bir köşeye saklandım ve fenerimi kapattım. Nefesim bile duyulmuyordu. Yalpalayan adımlarla içeri girdi, elindeki şarap şişesini sertçe masaya bıraktı ve içmekten peltekleşmiş diliyle tam anlayamadığım bir şeyler söyledi. Bense, kalbim göğsümü deli gibi döverken adrenalinden terlemiş, yanıyordum. İçimden git artık! dedim. Bir süre saçma sapan, anlamsız bir şeyler mırıldanıp odadan çıktı. Bende kedi çevikliğiyl pencereye yöneldim, pencereden çıkıp kendimi çalılıkların oluşturduğu karanlığa attım. James de gelip beni kolumdan tuttu ve hızlıca ayağa kaldırdı. Arabaya geri döndüğümde saçlarım sırılsıklamdı ve alnıma yapışmıştı. Sadece saçlarım değil, tüm vücudum kan ter içindeydi. Bedenime yüklenen adrenalinle yorgun bir kahkaha bastım ve "Aferin." dedim. Kendime, güvenebileceğimi anladığım adama söyledim. Elimdeki eldivenleri çıkarıp James'e verdim ve ben de açtığı kapıdan araca bindim. Araç sessizce New York yollarında ilerlerken ben camdan dışarı bakıyordum ama paltomun cebindeki zarf ve kutu ağırlığını hissettiriyordu. Parmaklarım istemsizce zarfın köşesine dokundu. Dokusunu hissettim. İçinde kim bilir ne sırlar gün yüzüne çıkmayı bekliyordu. Kim bilir bu sefer ne yalanı öğrenecektim... -------------------------------------------------------------------------------- Bu güzel bölüm için bir oy veriniz lütfen.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.