İçeriğe geç

Cam Kırıkları

Bölüm 1 · 31 dk okuma

Cam Kırıkları

Bölüm 1

PİLOT BÖLÜM

Evli bir adamın gününden başladım. Üzerini karaladım, başka bir sayfa açtım. Neden tanışma anından başlamıyorum ki? Şarkılar: Champagne problems- Taylor Swift Gold- Tolan Shaw Paralyzed- NF "Hayatımın kadınını gördüğüm günü unutmuyorum..." 5.08.2020 NICHOLAS Beş yıldızlı otelin girişine arabamı park etmeleri için anahtarımı bırakıp arkama hiç bakmadan içeri adımımı attım. Buraya çok kez gelmiştim ama bu sefer kalp atışlarım göğsümü dövüyor, sanki başka bir şey olacakmış hissi veriyordu. Etrafıma şöyle bir baktığımda her yerde davet için pahalı takım elbiseler giymiş iş adamları, ünlüler ve niceleri; yanlarında da onlara eşlik eden kadınlar vardı. Hafif bir piyano sesi ise bütün salonu dolduruyordu. Kendimi bir anlığına başıboş hissettim, benim yanımda, sağımı süsleyecek, bana destek çıkacak ya da beni sevecek bir kadın yoktu. Soğuk, katı ve uzaktım birçoğuna. Bir an geri mi dönsem diye düşündüm. Davet iş içindi ama bu kadar insanın arasında yalnız hissetmek gitmem için yeterli bir sebepti benim için. Kaç gün, ay veya yıl geçti saymayı bıraktım yalnız kaldığımdan beri. Arabaların, insanların ya da valelerin sesi ikinci planda yalnızca bir gürültü gibi kalmıştı benim için. Boğuktu sesleri. O an düşünebildiğim tek şey kendi cehennemimdi. Sonunda karar verdim içeri girmeye. En fazla ne olabilirdi ki? İnsanlar beni görmeye pek alışık değildi. Yıllarca insanların gözlerine pek görünmemiştim. Onlara sürpriz olacağı kadar bana da sürpriz olacaktı. Geniş otel lobisinde masalar ve aranjmanların arasında kendimden emin bir şekilde yürürken bazı gözleri beni süzüyordu. O gözlerde görebildiğim tek şey bir acıma, şaşkınlıktı. Aklımdaki tek şey ne açıklama yapacağımdı. Ya da yapacak mıydım? Biri şu kürsüye çıkıp bir anda adımı seslense donup kalırdım herhalde. Çok geride kalmıştı o günler. Babamın yanındayken onu hep kürsüye çağırıldığında çıkıp oradaki topluluğa kendinden emin bir şekilde seslenmesini izlerdim. Yirmi dördüncü yaşıma gireli dört ay falan oldu galiba. İş dünyasında hala oldukça gençtim ama toy değildim. Lakin herkes bana o gözle bakıyordu. Babam bile yanımda olsa "Sen toysun daha, yapamazsın!" Derdi. Onu özledim mi özlemedim mi bilmiyorum. Sevgisini hissetmediğim, hissedemediğim her an için şu an kendimi daha özgür ama daha yalnız hissediyorum. En azından yanımdaydı. Bir babaydı. Şaşkın ve acıma dolu bakışları üzerimde hissederek ilerlemeye devam ettim. Kimi kadınlar bana yakışıklı olduğum için bakıyor gibiydi. Baştan aşağı beni inceliyor, dudaklarını ısırıp azgın bir bakış atıyorlardı. Bense yalnızca gülümsüyordum. Annem yanımda olsaydı bir şey söylemeden bırakmazdı. "Kalbine bak," derdi. "Önce kalbi, sonra dışı." Bense neye bakacağımı bile bilmez bir haldeyken yapayalnız kaldım. Eve dönme fikri hala aklımın bir köşesindeyken kristal avizelerden biraz uzakta kalmış barda oturan bir kadın gördüm. Bakışlarım nedense üzerinde takılı kaldı. Üzerinde krem renginde saten bir elbise vardı. Elbise vücuduna yapışmıştı ve duruşuyla cesur bir tarzdı. Diz kapağının biraz üstüne kadar çıkan bir yırtmacı vardı ve elbisenin ucu, yürüdüğünüzde yere sürünecek kadar uzundu. Topuz yaptığı saçları dağılmıştı ya da modeli öyleydi. Ayakkabıları elbise ile uyumlu bir stilettoydu. Kendinden emin, dik bir duruşu vardı kadının. Elinde bir viski kadehi tutuyor ama içmiyordu. Daha çok bir şey düşünüyor gibiydi. Ayaklarım ben fark etmeden o kadına doğru yürüdü. Sanki geliş sebebimi bulmuş gibiydim. Kalbim göğsümü daha sert dövmeye başlayınca sakinleşmek için boğazımı temizledim. Kim nasıl bakarsa baksın ben ona doğru yürüdüm. Oturduğu bara yaklaştıkça kalbim daha sert atmaya başladı. Yanına vardığımda ürkmüş gibi başını kaldırdı. O da bana diğerleri gibi baktı. Şaşkındı. "Nicholas Vaughn, değil mi? Ailenizin ölümünden sonra şirketin başına geçmiştiniz yanlış hatırlamıyorsam." Dediğinde kalbimi boğazımda hissettim. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Aileniz öldüğünde... Bu lafı bir süre sindirmem gerekti. Yalnızca gözlerinin içine baktım. Kahverengi gözleri gözlerime saplanmış, bir cevap bekliyor gibiydi. Sırtımdaki ceketin beni ne kadar yaktığını hissettim. "Evet," dedim sonunda. Sesim beklediğimden daha kendinden emin çıkmıştı. "O benim." Kadın gülümsedi. Barmene dönüp bir viski daha söyledikten sonra elimi sıktı ve "Ben Lucía." Dedi. İpek gibi bir sesi vardı. Bir daha demesi için anlamamış numarası yapsam aptal gibi gözükür müydüm? Sormadım. Biraz daha sohbet açıp belki samimi olabilirdik. Sesini daha çok duyabilirdim. "Memnun oldum, Bayan..." "Moreira." diye düzeltti beni. "Bayan Moreira!" Aptallığımın üzerini örtmek için güldüm. Beni biraz süzdükten sonra "Beklediğimden daha karizmatiksiniz." Dedi. İçimden kendimi ne kadar berbat ve küçük hissettiğimi bilse gülerdi halime. Daha yakından inceledim. Elbisesi bedenini zar zor örtüyordu ama onun pek umrunda değildi. Bir sürü erkeğin ona yanaştığını hissedebiliyordum. Kim olduğunu bilmiyorum ama böyle giyinmeye alışık olduğuna, bir çok erkekle yatıp sonra hayatına kaldığı yerden devam ettiğine emindim. En azından bana öyle bir hava vermişti. "Bir sevgilin var mı?" Diye sorduğumda tokat yiyeceğime ve aptal gibi kalacağıma adım gibi emindim ama o yüzüme ifadesizce bakıp önündeki içkisine geri döndü. Kısa bir sessizlikten sonra "Bir nişanlım var." Dedi. Gürültüde sesini duyurabilmek için bağırıyordu. Kendimi çok kötü hissettim. Sanki her şeyi berbat etmiştim. Ama ne ben kalkmak üzere kıpırdadım ne de o. Bir süre öylece önümüzdeki içkilerle oynadık. Sonunda derin bir nefes aldı ve bana dönüp "Yürümek ister misin?" Diye sordu. Dünden razıymış gibi gözükmemek için biraz düşündüm. "Olur." Dedim en sonunda. Kadehlerimizi bardaki masada bırakıp çıkışa doğru yürüdük. Otelin ışıkları, gürültüsü ve içeride çalan piyanonun sesi gittikçe uzaklaşırken rüzgar yüzümü yalıyordu. Yanımdaki kadının elbisesinin ucunu kaldırıyor, yırtmacından içeriye giriyordu. Hava daha da serinlemişti ve karanlıktı. Otelin önündeki kalabalıktan biraz uzakta, denizin kenarındaki kaldırımda yürüyorduk. Arada arabalar geçiyor, farları yolu ve bizi aydınlatıyordu. Kadının topuklularından çıkan sesler dışında bir de denizin dalgalarının sesi kulağıma geliyordu. Bir süre konuşmadık. Ben en sonunda dayanamadan "Nişanlın," deyiverdim. "Mutlu musunuz?" Kadın yüzüme bakıp acı acı gülümsedi. "Eldon mı?" Diye sordu yorgun bir tonda. Demek nişanlısının adı Eldon'dı. "Nişanlı olabiliriz ama kendisinden başkasını düşünmeyen salağın tekidir." Dedi tiksinir gibi bir ifadeyle. İlk gördüğümde argo bile kullanmadığına emin olduğum bu kadının şimdi neler yapabileceği aklımda yavaş yavaş canlanıyordu. "Canını yakmak için mi başkalarıyla yatıyorsun?" Diye sordum ama sorumdan pek de emin olamadım. Suratıma yalnızca baktı. "Beni yargılamaya hakkın yok." Deyiverdi ama sesinde öfke yoktu. Aksine, bir yorgunluk vardı. "Sevmiyorsan neden hala nişanlısın?" Diye sordum ama haddimi aştım mı bilmiyordum. Görünüşe göre o da pek umursamadı. "Babam," dedi derin bir nefes vererek. "Babasıyla iş ortağı. Evlenmemi istiyor ama aslına bakarsan çok mutluyuz sanıyor bizi. Uykusuz gecelerimi ve mutsuz günlerimi bilse hayatta bırakmazdı onu." Dedi. Bir umutmuş gibi konuşuyordu. "Söyle," dedim bir nefeste. "Neden söylemiyorsun?" "Söylemeye korkuyorum." Dedi. "Neden korkuyorsun söylemeye?" Diye sordum. Tek niyetim onu anlamaktı. Gözlerinin dolduğunu gördüm. Kalbim sıkıştı. O an onu kendime çekip, yüzünü avuçlarım arasına alıp gözyaşlarını silerken "Her şey yoluna girecek." Diyebilmek çok istedim ama yapmadım. Kendi gözyaşlarını kendisi sildi. "Bilmiyorum," deyiverdi titrek sesiyle. "Ama nişanı atmak istiyorum, beni gerçekten seven birisiyle olmak istiyorum." Dedi. Yüzünü incelerken gözlerim vücuduna kaydı, titriyordu. Hava da iyice soğumuştu. Ceketimi çıkarıp sırtına asarken elimden geldiğince nazik olmaya çalışıyordum ama bir yandan tereddütlüydüm. Derin ve titrek bir nefes aldı ve "Teşekkür ederim." Dedi. Rahatsız olacağını düşünmüştüm ama aksine bu hareketimi sevmiş gibi görünüyordu. Ben ise ince gömleğimden geçen soğuk rüzgarı hissederken titrememi bastırmaya çalıştım. Başımı çevirdiğimde gözyaşlarını siliyordu. Güldü, "Üzgünüm, beni böyle görmeni istemezdim." Dedi. "Özür dilemene gerek yok." Dedim ben de, onu teselli etmek ister gibi. Kendisini rahat hissetsin istiyordum. Rüzgar bir anlığına daha sert ve soğuk esince tüylerim diken diken oldu ama üşüdüğümü belli etmiyordum. İkimiz de başımızı kaldırıp etrafımızın farkına vardığımızda otelin birkaç yüz metre ötesindeki iskeleye kadar geldiğimizi fark ettik. Yüzüme sıcak bir gülümseme yerleştirdim ve "Bu sefer ben bir şeyler ısmarlamak istiyorum." Dedim. Güldü, olur anlamında başını salladı. Elinden tutup onu rıhtımdaki şık restorana götürdüm. Çok kalabalıktı, kolonlardan ve çatı kenarlarından sarkan ışıklar ortama güzel bir loşluk veriyordu. "Burası çok güzelmiş!" Dedi sesini kalabalıkta duyurmak için bağırırken. Ona gülümserken bir karşılama görevlisi yanıma geldi ve "Rezervasyonunuz var mıydı?" Diye sordu. Başımı hayır anlamında salladım. Sonra beni tanımış gibi ağzı açık kaldı. "Bay Vaughn!" Diye bağırıverdi heyecanla. Demek ünüm buraya kadar gelmişti. "Efendim hoş geldiniz!" Dedi eliyle boş bir masayı gösterirken. Kalbim gecenin başındaki gibi küt küt atıyor, kendini boğazımda hissettiriyordu. Gülümsedim ve "Teşekkür ederim." Dedim. Lucía da adama gülümsedi ve nezaketle başını eğdi. İçkilerimizi yudumlarken o tepedeki martıları izliyordu, ben de denize bakıyordum. Denizin dalgaları kıyıyı öfkeyle dövüyor, sonra geri çekiliyordu. Bütün restoranın sesi geride kalmıştı. Bir an yüzünü bana döndü. Gülümsüyordu. "Eldon," dedi derin bir nefes alarak. "Beni böyle yerlere getirir ama kendimi şu an hissettiğim gibi hissetmedim hiç." Dedi. "Nasıl hissediyorsun şu an?" Diye sordum. "Huzurlu," dedi derin bir nefes çekip temiz havayı hissetti. "Ve mutlu." Gülümsedim. Aramızda bir şey yoktu ama onu böyle mutlu görmek içimi ısıtmış, bana da yalnızlığımı unutturmuştu. "Sevindim." Dedim. "Peki ya sen?" Diye sordu. "Ailen öldükten sonra şirketin başına geçtiğini biliyorum ama gerisini senden duymak isterim." Dedi. Yine başa döndüm. Kafamda bir şeyler yaşıyordum ama ne olduğunu ben de bilmiyordum. Hatırlıyor, cenaze gününe dönüyor sonra da biri tekrar hatırlatana kadar iyileşmeye başlıyordum. Biri hatırlatınca da başa dönüyordum. "Sorma." Dedim sert bir sesle. Şaşırdı. Sesimin öyle çıktığını bile fark etmemiştim. "Özür dilerim... Yaranı deşmek istemedim." Dedi. "Önemli değil. Altı yıldır aynı döngüde yaşıyorum zaten." Dedim. Bana acımasını istemiyordum çünkü ben bile kendime acımıyordum. Bir süre sessizce oturduk. "Alkolik oldum." Deyiverdim bir anda. Ne demek istediğimi anlamamış gibi yüzüme baktı. "O gece kavga etmiştik. Birçok şey öğrenmiştim. Sindiremeyeceğim şeyler. Sinirlendim. Bütün konukların önünde bağırmaya başladım. Kavga daha da hararetlendi. Elime bir silah aldım ama titriyordum. Annemin gözlerindeki korkuyu ve endişeyi görebiliyordum ama babamın bakışlarında o yoktu. Ne korku ne sevgi ne de başka bir şey vardı. Onları orada öldürmek istedim ama yapamadım. Silahı atıp uzaklaştım," Derin bir nefes aldım. Sesim titriyordu ama boğazımı temizleyip devam ettim. "Birkaç saat sonra eve döndüğümde ise polisler ve muhabirler evin bahçesine doluşmuştu. İkisi de ceset torbalarındaydı... İşte o gece onlarla beraber ben de gömdüm kendimi. Son sözlerim pişmanlık doluydu. Cenazeden sonraki gün içmeye başladım. İçtikçe içtim. Evde bir ben bir de hizmetliler vardı. O günden sonra hiçbir şey aynı olmadı. Tam iyileştim derken yine başa döndüm. Bu döngü altı sene böyle sürdü." Gözlerime baktı. Bakışlarındaki dehşeti iliklerime kadar hissettim. Tenim ürperdi. Karanlığa battığımı söylemedim. Babasıyla birkaç kez iş yapmıştım ama hayır, bu onu etkileyemezdi. "Çok üzüldüm." Dedi. Acımıştı bana. Bakışlarından belliydi. Lakin ben kimsenin bana acımasını istemiyordum. Kendimce bir şekilde ayakta duruyordum ama yavaş yavaş kendimi öldürüyordum. O sırada kalabalığın arasından "Lucía!" Diye bağıran öfkeli bir ses duyduk. İkimiz de başımızı sesin geldiği yöne çevirdiğimizde öfkeli bir adam bize bakıyordu. Üzerinde beyaz bir gömlek ve krem rengi bir ceket vardı. Kahverengi saçları kısaydı ve doğrudan bana bakıyordu. "Kim bu adam?" Diye sordu bakışlarını Lucía'ya çevirip. Başımı ona çevirdiğimde gerginlikle sandalyesinde kalktığını gördüm. "Sana ne!" Diye çıkıştı adama. "Senin nişanlın benim eğer unuttuysan!" Diye bağırdı. Eldon bu adam mıydı? Beklediğimden daha yakışıklıydı. Yerimden kalkmadan izledim olayı. Lucía'nın eli parmağındaki yüzüğe gitti. İçimden bir ses yap şunu! Diyordu ama ses çıkarmadım. Yüzümde istemsiz bir gülümseme vardı çok hafif. "Beni rahat bırak!" Diye bağırdı Lucía Eldon'a. Eldon ona yaklaşmaya yeltendi ama Lucía bir adım geri çekildi. "Bıktım senden!" Diye bağırdı. Sesi çok gür çıkıyordu. Titrek değildi, aksine kendinden emindi. "Daha ne kadar bana sahip olmaya devam edeceksin?" Diye sordu. Adam bir şey söylemek istedi ama Lucía yüzüklü parmağını kaldırdı ve "Sana daha fazla katlanmayacağım!" Dedi, yüzüğü parmağından çıkarıp denize attı. "Artık açıklamayı kime nasıl yaparsın bilmem." Dedi ve beni kolumdan çekiştirdi. Ben ise ne olduğunu anlamamıştım. Apar topar restorandan çıkarken kendi öfkesiyle beraber beni de sürüklüyordu. Kendimi kötü hissettim neden bilmiyorum. Eldon ise arkadan Lucía'ya seslenmeye devam ediyordu. Yaklaştığında bir anlık içgüdüyle arkamı dönüp adamı göğsünden ittim ve "Kız istemiyor duymuyor musun?" Diye çıkıştım. Anında üzerime yürüyüp "Sen kim oluyorsun be!" Diye çıkıştı. Öfkeden yüzümün yandığını hissederken bu sorusuna diyecek cevap bulamadım. O sırada Lucía öne çıkıp "Sevgilim!" Diye bağırdı. İkimiz de aynı anda Lucía'ya dönüp "Ne?" Diye kaldık. "Ayrıca beni, senin beni sevdiğinden daha çok seviyor!" Dedi. Eldon'ın şu an berbat hissettiğine emindim. "Öyle mi Lucía?" Diye sordu, sesi titriyordu. "Onca yaşanmışlık... Ve sen hiçbir şey olmamış gibi nişanı henüz yeni tanıdığın bir herif için atabiliyorsun!" Ne diyeceğimi bilemedim. Ses tonumu düşürüp "Kız belli ki istemiyor." Dedim ama hemen sonra demese miydim diye düşünmeden edemedim. Ceketim hala Lucía'nın sırtındaydı. Cekete daha sıkı tutundu ve "Git kendine sahip olunacak başka bir kadın bul Eldon!" Dedi ve beni yine bileğimden tutup çekiştirdi. Eldon'ı geride bırakıp otele yaklaştığımızda Lucía bir anda duraksadı. Soğuk rüzgar kendini yine hissettirmişti ama artık hiç üşümüyordum. Elimi nazikçe omzuna koydum ve "İyi misin?" Diye sordum. Aniden bana döndü. Gözlerinde acı vardı. Hüzün ama sonunda özgür kalmış birinin mutluluğu vardı. "Sus ve öp beni." Dedi. Tereddüt etmeden ılık dudaklarımı onun dudaklarına bastırdım. Dudaklarımız birbirinde kayarken Lucía ellerini göğsüme koydu, gömleğimden beni daha yakına çekti, ben de ellerimi beline koydum. Onu kendime daha yakın çektim, bedeni bedenime yaslanırken dudaklarımı boynuna kaydırdım. Başını yana eğip bana daha çok yer açarken boğuk bir inilti kaçtı dudaklarından, parmaklarını saçlarıma geçirdi. Çekiştirdi, karıştırdı, daha yakına çekti. Ellerim onun sırtında dolaşırken kalbim hiç olmadığı kadar sert dövüyordu göğsümü. Altı koca sene sonra kalbim sanki ilk kez başka bir ritimle atmaya başlamıştı. O an hayatımın kadınını bulduğumu hissettim ama ona layık olabilir miyim bilmiyordum. Ellerim sırtından tekrar ince beline kayarken dudaklarım dudaklarını buldu. Terlemiştim, yüzüm yanıyordu ama bu sefer öpüşmenin heyecanından. Kendini geri çekti ve gülümsedi. Ben de ona gülümsedim. Sanki daha fazlasını istiyormuş gibi belini sallayarak otelin girişine doğru yürürken beni yine bileğimden yakalayıp çekiştirirken "Süitimde şarap var." Dedi. Asansörden inip süitinin önüne geldiğimizde kapıyı kartıyla açtı, çantasını antreye atıp minibara yöneldi. Ben de ardından kapıyı kapattım ama Eldon'ın peşimizden geldiğine emindim. Bakışlarım koyulaşmış, nefesim değişmişti. Sanki onu daha çok istiyordum. Elinde iki kadeh şarapla döndü ve bana gülümseyerek "Bütün gün kapıda durmayacaksın değil mi?" Diye sorduğunda sırtımı kapıdan çekip içerideki koltuğa oturdum. Elindeki kadehlerden birini bana uzattı ve yatağın ucuna oturdu. Ayağındaki topukluları çıkarırken yüzünü buruşturdu ve "Kaç saattir bunları giyiyorum biliyor musun?" Diye sordu tiksinç bir ifadeyle. "Sabahtan beri mi?" Diye sordum. Kendimi rahat hissetmek için bir kolumu koltuğun tepesine attım. Beni baştan aşağı yine inceledi. "Saçların doğal mı?" Diye sordu sanki konuşacak bir konu arıyormuş da bula bula bunu bulmuş gibi. "Evet," dedim. "Gerçek bir sarışınım ben." Dedim şakayla karışık. Güldü. "Çok tatlısın." Dedi. "Sen de. Tatlı ve güçlüsün." Dedim. Daha çok gülümsedi. Bakışları koyulaşırken elindeki şarabı bırakmadan ayağa kalktı ve kucağıma oturdu. Bacaklarını iki yanıma atıp diğer eliyle şarap kadehimi aldı ve kenara koydu. Onu üzerimde hissettikçe nefesim ağırlaştı. Kendime hakim olmaya çalışarak derin ama titrek bir nefes aldım. Dudaklarını büzüp "Ne o? İstemiyor musun?" Diye sordu kışkırtırcasına. Bir şey diyemedim. Yalnızca onu daha da yakınıma çektim ve dudaklarımı dudaklarına kapattım. Elleri boynuma dolandı, bedenini bana yasladı. Ellerim kendiliğinden beline oradan kalçalarına gitti. Başını geri atıp inlerken ben de dudaklarımı boynuna kapattım. Ellerim sırtına çıktı, orada dolaştı. Lucía'nın elleri ise saçlarımı kavramıştı. Onu kaldırıp yatağa götürdüm. Yastıkların arasına yatırdığımda aşağıdan bana bakarken dudağını ısırdı, elleri gömleğimin yakasına gidip çözmeye başladı. Her hareketi ağır bir ritüel gibiydi. Açılan her bir düğmeyle nefesim daha da ağırlaşıyor, bakışlarım koyulaşıyordu. Bu andan sonra Lucía'nın bile benden kendimi tutmamı istemediği çok açıktı. Gömleğimin son düğmesi de açılıp üzerimden çıkardıktan sonra onu daha sıkı tuttum. Dudaklarımı boynuna, dudaklarına, omzuna sürüyordum. Ellerim yavaşça elbisesinin askılarına gitti, omzundan sıyırıp çıkardım. Artık yalnızca iç çamaşırıyla yatıyordu. Önce şöyle bir süzdüm. Heykel kadar güzeldi. Hem vücudu hem yüzü. Bir anlığına nefesim kesildi. Sanki yıllardır yalnızca karanlıkta yaşamışım da ilk kez önüme ışık doğmuştu. Lucía'ya bakarken, karşımdaki sadece kusursuz bir beden değildi. Çırılçıplak yalnızlığımın içine girmiş, bana hayatı tekrar hissettirmiş bir kadındı. Yavaşça eğildim. Dudaklarımı boynunun köprücük kemiğine değdirirken Lucía'nın nefesi hızlandı. Ellerini omuzlarımda gezdiriyor, parmak uçlarıyla tenimi yakıyordu. Elbisesinden kurtulmuştu ama üzerinde kalan son parça bile bana işkence gibi geliyordu. Ellerim belinden kalçalarına indiğinde başını yana atıp derin bir inilti çıkardı. O ses göğsümde yankılandı. Onu incitmeden ama kararlı bir dokunuşla sırtını kavradım ve bedenini kendime daha çok çektim. Göz göze geldiğimizde yüzünde tuhaf bir karışım vardı: hüzün, arzu ve özgürlüğün tadı. Dudaklarının kenarında beliren gülümseme bana meydan okuyordu. "Beni gerçekten istiyor musun, Nicholas?" dedi alçak bir sesle. Cevap vermedim. Dudaklarımı onun dudaklarına kapatıp bütün sorularını susturdum. Öpüşmemiz şiddetlendi, ellerimiz birbirimizi buldukça zamanın dışına çıktık. İçimdeki bütün korkular, yalnızlık, pişmanlık... hepsi o anda eriyip gidiyordu. Lucía parmaklarını göğsümden aşağı kaydırırken kalbim öyle sert atıyordu ki, sanki göğüs kafesimi parçalayacak gibiydi. Bu kadın hayatımın kırık parçalarının üzerine yürümekten korkmuyor, tam tersine onları eline alıp bana geri sunuyordu. Elimi onun ince belinden kaydırıp çamaşırının kenarına dokunduğumda gözlerini kapadı. Dudaklarından titrek bir "Hadi..." fısıldandı. O an anladım. Benim için yıllardır süren karanlığın içinden ilk kez biri ışık olmuştu. Ellerim Lucía'nın ince belinden aşağı kayarken parmak uçlarım nihayet çamaşırının kenarına dokundu. Nefesini tuttu, gözlerini kapadı. Dudaklarından kaçan o titrek "Hadi..." fısıltısı, tereddütümü yok etti. Yavaşça, sanki kutsal bir şeyle uğraşıyormuş gibi dikkatle parmağımı kenarından geçirdim. O da başını yastığa yasladı, dudaklarını ısırdı. Usulca çektim, ince kumaş bacaklarının arasından kayıp gitti. Karşımda artık tamamen çıplaktı. Heykel gibi güzeldi. Bir an bakakaldım. Lucía ise utanmadı, gözlerimin içine bakarak meydan okur gibi gülümsedi. O sırada elleri pantolonuma indi. Parmakları titriyordu ama kararlıydı. Düğmeyi çözdü, fermuarı indirdi. Tenime değdiğinde nefesim hızlandı. "Çok beklettim seni..." diye fısıldadı dudaklarını boynuma değdirirken. Pantolonum kayıp yere düştüğünde ben de artık hiçbir engelimiz kalmadığını hissettim. Ellerim onun bacaklarını aralarken bedenimi onun üzerine bıraktım. Sıcaklığı bütün hücrelerimi kavurdu. O an, yıllardır ilk kez, yalnızca arzuyu değil... yaşamı da hissettim. Artık aramızda hiçbir şey kalmamıştı. Lucía'nın gözleri koyulaşmış, dudakları aralıktı. Yavaşça bacaklarını daha da araladı, davet eder gibi. Ellerimi dizlerinden tutup kalçalarına doğru kaydırdım. Parmaklarımın altında titriyordu. O sırada yüzünü bana yaklaştırdı, dudaklarımı yakaladı. Öpüşmemiz derinleşirken kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Kendimi onun üzerine bıraktığımda bedenlerimiz birbirine kenetlendi. İlk temasımızda Lucía derin bir iniltiyle başını geriye attı, saçları yastığa dağıldı. Benim için zaman o anda dondu. Yavaşça içine girdiğimde nefesini tuttu, tırnakları sırtıma geçti. Benim ise zihnimde tek bir şey vardı: "Onu incitme... Ama bırakma." Dar ve sıcak bedeninin beni içine alışı öyle yoğundu ki, neredeyse nefessiz kaldım. Her hareketimde hem acı hem zevk iç içeydi onun yüzünde. Dudaklarımdan kendi adını duymak ister gibi bakıyordu bana. Ritmi yavaşça kurduğumda Lucía kollarını boynuma doladı, dudaklarını kulağıma yaklaştırıp kısık bir sesle, "Devam et..." diye fısıldadı. O an içimdeki bütün yılların yalnızlığı kırıldı. Her itişimde gözlerime bakıyor, yüzünü bana yaslıyordu. İniltileri daha yoğun, nefesleri daha hızlı çıkıyordu. Bir ara dudaklarımız tekrar buluştu; öpüşürken gözyaşlarını hissettim. Ama bu kez acının değil, özgürlüğün gözyaşlarıydı. Ona her dokunduğumda, yıllardır ilk kez gerçekten hayatta olduğumu hissettim. 18.01.2021 Üzerinden aylar geçmişti Lucía'yı en son gördüğüm günden beri. Otelde yakınlaştıktan sonra bir daha görüşemedik. Yollarımız ayrılmıştı ama belki kader bir sürpriz yapıp bizi yine karşılaştırırdı. Üstünden geçen beş ay yine yalnız, karanlık ve kasvetli geçmişti. Şirkete gidiyor, işleri bir an önce halledip kendimi eve kapatıyordum. Birkaç gece önce yine dağıldım. Elimdeki kadeh boşalmıyordu bir türlü. Gecenin derinliklerine doğru hatırladığım tek şey gömdüğüm insanlığımdı. O gece yine içerken karanlığımı, Lucía'yı düşündüm. Lucía ile yattığım gece aklımda bir anı olarak kalmıştı ama her an canlılığını koruyordu. Ocak ayı gelmişti ve New York bembeyaz bir örtüyle kaplanmıştı. Ara ara kar bastırıyor, onun dışında sert ve soğuk rüzgar etrafı kuşatıyordu. Takım elbisemin üzerinde kalın paltomun etekleri sert ve soğuk rüzgarda havalanıyor, botlarım karları ezip iz bırakırken sadece sokak lambalarının aydınlattığı kaldırımda yürüyordum. Ellerim soğuktan donarken cebime koymuş, gözlerim adımlarımı sayıyordu. Kar taneleri omzuma, saçlarıma konuyor, beyaza boyarken rüzgar da onu bozuyordu. Bir an durup telefonumu cebimden çıkarıp bir süredir çalıştığım adamın attığı konuma baktım. Evine davet etmişti akşam yemeğine ama ben yalnızca rapor verip kendi karanlık malikaneme, içmeye geri dönecektim. En azından planım bu yöndeydi. Yüzümdeki soğuk ve sert ifadeyi telefonun ekranından görebiliyordum. Burnumun ucu soğuktan hafifçe kızarmıştı ama benim umrumda değildi. İşleri tamamlamıştım ve şimdi işin patronuna benden istediği raporları vermeye gidiyordum. Malikaneye yaklaştığımda koca yapının ışıkları yanıyordu. Başımı kaldırıp terasa doğru baktığımda terasta bir kadınla göz göze geldim. Saçları açıktı ve omzundan dökülüyordu. Burnunun ucu benimki gibi hafif kızarmıştı ve bir şala sarılmıştı. Adımlarımı durdurup bir süre onu izledim. O da bana baktı. Yüzünde bir makyaj vardı ama giysisi sıradan bir giysiye benziyordu. Bakışlarımı kadından çekip kapıya doğru yürüdüğümde kapıdaki koruma beni durdurup "Bekle burada." Dedi. Bir şey demedim. Yüzümde soğuk, sert ve hayattan bıkmış bir ifadeyle yalnızca bekledim. Kısa bir süre sonra kapıyı bir kadın açtı. Giysisinden hizmetli olduğu belli oluyordu. Bana gülümsedi ve içeri geçmem için kenara çekilirken "Bayım, hoş geldiniz. Bay Moreira sizi bekliyor." Dedi. Hafif bir baş hareketiyle teşekkür ettikten sonra botlarımın altını paspasa silip içeri geçtim. İçerisi sıcacıktı. Javier beni görünce gülümsedi ve "İşte en güvenilir adamım ve ortağım!" Dedi. Bense gülümsemedim. "İstediğiniz raporları verip gideceğim." Dedim ama beni bırakmamaya niyetliydi. Gülümsedi, gayet sıcak ve samimi bir şekilde elini omzuma koydu ve "Olmaz öyle," dedi arkadaki hizmetliye paltomu alması için işaret ederken. "Geldin bir kere. Önce akşam yemeği sonra iş." Dedi. İtiraz etmek için ağzımı açtım ama "Sakın!" Diye susturdu beni. Kaşlarım çatık, son derece ciddi bir ifadeyle mutfağa gidişini izledim. O sırada mutfaktan yaşça Javier'e yakın bir kadın çıktı. Karısı olmalıydı. "Hoş geldin," dedi gülümseyerek. "Gel, otur." Sessizce koltuğa oturdum. Aklıma terastaki kadın geldi. Terasın olduğu yöne doğru baktım ister istemez. Bir şey arıyormuş gibi görünüyordum. Javier yanıma ilişti ve baktığım yöne bakarak "Terası niye gözetliyorsun?" Diye sordu şaka yollu. Hemen sırtımı dikleştirip bakışlarımı çektim ve "Ben... bir yere bakmıyordum." Dedim. Güldü ve "Kaderde sesini duymak da varmış evlat." Dedi. Evet, Lucía ile de yollarımız ayrıldıktan sonra daha içe dönük hale gelmiştim ama ciddiyetimden, acımasızlığımdan ve karanlığımdan ödün vermiyordum. Yalnızca az konuşur, aile ortamlarında bulunmazdım ama bu sefer Javier beni zorla tutuyordu. O sırada terasın kapısı açıldı ve içeri bir kadın girdi. Şalın altında bir elbise vardı. O an gözlerime inanamadım. Yalnızca gözlerine bakakaldım. O da aynı şaşkınlıkla bana bakıyordu. Dudaklarının kenarında sıcak bir gülümseme belirdi ve sessizce "Merhaba." Dedi. Ben de ona "Merhaba." Diye karşılık verdim. O an Javier kadını yanına çekti ve "Tanıştırayım," dedi. Yüzünde gururlu bir ifade vardı. "Kızım Lucía." Bense Javier'i duymuyor, yalnızca Lucía'nın kahverengi gözlerine bakıyordum. "Papá!" Dedi utangaç bir şekilde. "Nicholas'ı tanıyorum." "Öyle mi?" Diye sordu Javier. Cümlenin ardında bir anlam arıyordu sanki. Lucía gülümsedi, göz ucuyla bana bakarken "Evet, papá. Birkaç ay önce otelde karşılaştık." Gözlerimle ona sormak istediklerimi sormayı denedim ama anlamamış gibi duruyordu. Acaba Eldon'a olanları, aramızda geçenleri, nişanı atışını anlatmış mıydı?" Tam o anda annesi olduğunu tahmin ettiğim kadın bizi sofraya davet etti. Ben kıpırdamakta tereddüt edince Javier bana kalkmamı işaret etti. Hep beraber sofraya oturduğumuzda soru yağmuruna tutulacağımı çok iyi biliyordum. Kendimi hazırlamaya çalışırken annesi bana dönüp "Kocam senden bahsetti. İşinde iyi olduğunu söyledi." Dedi. Şaşırdım. "Öyle mi?" Diye sordum. Javier gülümsedi ve "En güvenilir adamım ve ortağımdır kendisi," Dedi. "İşinde de çok yetenekli." O an hangi işten bahsettiğini merak ettim. Şirketten mi bahsediyordu yoksa karanlık işlerden mi? İkisinden de bahsettiğini varsayarak yüzüme yapay bir gülümseme yerleştirip "Teşekkür ederim." Dedim. O sırada Javier dudak büzüp "Ama pek suskun," Dedi. "Bir şeyler yaşamış belli." Dedi. Bir yandan beni süzüyordu. Test mi ediliyordum yoksa bu normal bir akşam yemeği miydi anlamaya çalıştım. "İçine çok kapanık. Konuşur ama az ve öz konuşur. Ve içine kapanık olmasına rağmen çok beceriklidir." Dedi. Lucía bana bakıp gülümsedi. Onun da aklından aynı şeylerin geçtiğine yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım. Javier bana doğru eğildi ve "Hijo," dedi. "Bu kadar suskun olma. Bu bir aile sofrası." Dedi. Gülümsedim, "Peki efendim." Dedim ama bundan hoşlanmamış gibiydi. Yemek devam ediyordu. Javier'in karısı ve Lucía teker teker yemek servisleri yaparken nezaketen tabağımı uzattığımda annesi gülümsedi. "Yaptığın işe rağmen çok naziksin." Dedi. İçimden güldüm. Gerçek halimi görse muhtemelen korkar, uzaklaşırdı. Ayık kaldığım her an içim daha da sıkışıyordu. Bir an önce iş konuşup, raporları verip malikanemde içmek istiyordum. Javier gülümsedi ve "Juana," dedi. Gerisini sözlü getirmedi, her karı kocanın yaptığı gibi işaret diliyle anlaştılar. Ne konuştuklarını anlayamamıştım ama Juana bir anda bana dönüp "Ee, Nicholas. Daha daha nasılsın?" Diye sordu. Gülümsedim. "İyiyim. Olabileceğimin en iyisi." Dediğimi anlamamış gibi güldü. "Ailen nasıl?" Diye sordu. O an yine başa dönmüş gibi hissettim. Az önce beğenerek yediğim yemek boğazımı yaktı. Öksürdüm. Ter basmıştı. "Ailem," dedim sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "İyiler. İş, güç işte." Deyiverdim. Kendimi de inandırmaya çalışıyordum. Gözlerim ister istemez Lucía'nın bakışlarına kaydı. Ona ilk karşılaşmamızda her şeyi anlatmıştım. Bakışlarında bir hüzün ve destek vardı. Sofrada sohbet devam ediyordu. Ben de nadiren sohbete katılıyor, bana soru sorulduğunda cevap veriyordum. Soru yağmuruna tutulacağıma adım gibi emindim ama fazla soru sormadılar. Lucía ise yemeğin arasında bana kaçamak bakışlar atıyordu. Bakışlarında ihtiras ya da flört yoktu. Samimi bir hüzün vardı. Beni anlamaya çalışıyordu ama ben kendimi kapattıkça kapatıyordum. Şu an tek istediğim ayık olmamaktı. Yemek bitip de tatlılar servis edildiğinde boğazımın yandığını hissettim. İçimde taşan fırtınayı belli etmemek için ayağa kalkarken "Müsaadenizle." Dedim ve hiçbir şey olmamış gibi davranarak lavaboya yöneldim. Ellerim titriyordu. Göğsüm sıkışıyor gibi hissediyor, nefesim her alışımda sığlaşıyordu. Derin nefes almaya çalıştım ama boğazımda takılıyordu sanki. Lavaboya girdiğimde kapıyı kilitleyip yaslanarak bir süre kendime gelmeye çalıştım. Kendime iyisin diyerek sakinleşmeye çalışıyordum ama içimde bir şey oluyordu. Lavaboya doğru eğildim ve elimi yüzümü yıkadım. O sırada kapı çaldı. Kapının ardından "İyi misin?" Diyen Lucía'nın sesini duydum. Sesindeki endişe rahatlıkla anlaşılıyordu. "İyiyim!" Dedim boğuk bir sesle ama hiç de inandırıcı değildi. Kapıyı açmaya çalıştı ama açılmayınca "Kapıyı açar mısın?" Diye sordu. Yavaşça kapının kilidini açtım. Kapıdan içeri girdiğinde biraz dağılmış haldeydim. Yakam açık ve ıslaktı, yüzüm, saçlarım da ıslaktı. Beni bu halde görünce kalbi sıkışmış gibi buruşturdu yüzünü. "¡Dios mío! İyi misin?" "İyiyim, merak etme." "Yalan söylemeyi kes! Şu haline bak." Dedi. Biraz bekledi. Sanki sormak istediği şeyi sorup sormamak arasında kalmış gibiydi. "Annem mi? Ailenle ilgili soru sorunca mı sen..?" Gerisini getirmeye dili varmadı. Ben de yalnızca başımı evet anlamında salladım. "Bak," dedim sakin ve yumuşak bir sesle. "Ben gerçekten iyiyim. Yalnızca minik bir kriz." Dedim ama yüzüme öyle bir bakışı vardı ki çekindim. "Minik bir kriz mi?" "Benim için endişelenme." Derin bir nefes aldı ve sanki beni teselli edip bütün olanları unutturabilirmiş gibi elini omzuma koydu ve "Çok sessizdin." Dedi. "Normal halim." Dedim. "Asıl sarhoş olunca çok konuşuyorum." Yüzü acıyla buruştu. "Söyleme böyle." Dedi. Acımı kalbinde hissediyor gibiydi. "Ben," dedim ama gerisini getirebilecek gibi değildim. Derin bir nefes verdim ve yüzümü sildim. "Kötü hissettirdiysem üzgünüm." Dedim. "Üzülme." Dedi. O sırada içeriden ikimizin adını duyduk. Sohbet bitmemişti ve ben lavaboya kaçmıştım. Derin bir nefes aldım; yakamı, gömleğimi ve saçlarımı düzeltip lavabodan beraber çıktık. İçeri geldiğimizde Javier bana bakıyordu. Ciddi bir ifade vardı yüzünde. Sanki iş konuşma vakti gelmişti. Elindeki tatlı kasesini masaya bıraktı, diğer aile üyelerinden müsade istedi ve bana başıyla ofisi işaret edip "Peşimden gel." Dedi. O an bütün kriz vesaire ne varsa hepsini unuttum ve peşinden ofise girdim. Javier'in peşinden ağır adımlarla ofise girdiğimde içerisinin loşluğunu fark ettim. Köşede bir tane kitaplık, yerde de ağır bir halı vardı ama benim gözlerim anında masadaki dosyalara ve yarım kalmış kadehe ilişti. Javier ağır adımlarla masanın başına otururken ben de karşısına oturdum. Sırtım dik, bakışlarım sertti. Hemen iş konusuna gireceğini sandım ama gözlerini bana dikip "Yemekteki halin," dedi. "Bir şeyler gizlediğin belli." Bir şeyler gizlemiyordum. Ne gizleyecek ne de kaybedecek bir şeyim yoktu. Derin bir nefes aldım ve soğuk bir sesle "Gizleyecek bir şeyim yok." Dedim. Bir süre sessizce bana baktı. Sonra eline yarım kalmış kadehi aldı ama içmeden yalnızca çevirdi. Sonunda sessizliği bozdu ve "Raporlar yanında mı?" Diye sordu. Ceketimin iç cebine ulaşıp dosyayı çıkardım ve masaya bıraktım. "Benden istediğin her şey burada." Diye ekledim. Bardağı masaya bıraktı ve dosyayı açıp inceledi. "Rakamlar, kayıtlar, anlaşma notları..." Dosyada birkaç sayfa daha çevirirken bakışlarını kaldırıp bana çevirdi ve "Sen işini iyi yapıyorsun, Nicholas. Ama seninle ilgili daha çok şey öğrenmek istiyorum. Bana göre çok değerli bir adamsın." Başımı yana eğip sessizce baktım. Bu sözler kulağıma iltifattan çok uyarı gibi geliyordu. O sırada kapı hafifçe aralandı. İçeri giren Lucía oldu. Bir süre bize baktı, Javier ona dönüp, "Kızım, rahatsız etme. Bu iş meselesi." dedi. Lucía dudaklarını ısırıp bana kısa bir bakış attı, sonra kapıyı yavaşça kapattı. Gidişini izlerken göğsümde bir sıkışma hissettim. Javier bu bakışımı yakaladı. Gözlerinde ince bir tebessüm belirdi. "Lucía'yı tanıyormuşsun." dedi alçak bir sesle. Onun nereye varmak istediğini anladım ama yüzümü soğuk tuttum. "Evet. Tesadüf." dedim. Masaya yaslandı, ellerini kenetledi. "Tesadüfler... bazen kaderin başka bir adı olur." Sözleri odada yankılandı. Ama ben hâlâ taş gibi oturuyordum. İçimdeki fırtınayı gizlemek için tek çarem bu soğuk maskeydi. Javier dosyaya biraz daha göz attıktan sonra ağır ağır kapattı. Tekrar kadehi eline aldı ve bu sefer minik bir yudum aldı, ardından bana döndü. "Raporun temiz," dedi kadehi bırakırken. "Seninle daha önce bir kez uzaktan iş yaptık ama yetenekli olduğunu bana kanıtlamıştın." Dedi. Bir şey demedim. "Ama!" Diye sessizliği bozdu. "Seni daha başka işlerde görmek istiyorum," dedi. "Kağıtlara geçmeyen türden işler." İçimdeki karanlığın kıpırdadığını hissettim. "Ne işi?" Diye sordum. Bana bir dosya uzattı. "Aç," dedi. "İçinde gerekli bütün bilgiler var." Dosyayı açıp incelemeye başladım. Bir adamın fotoğrafı ve kişisel bilgileri vardı. Para transferleri, en son bulduğu yerler... "Bu adam bana ihanet etti." Dedi Javier gözleriyle yazıları tersten izlerken. "Senden onu bulmanı istiyorum. Sessizce ortadan kaybolsa bile yaşaması bir tehdit oluşturuyor. Sen onu bulup ortadan kaldıracaksın. Ama önce ondan almam gereken bilgiler var." Dedi. Dikkatle dinliyordum onu. "Sorgu yeteneğini duydum. İkna etme konusunda çok iyiymişsin." Dedi. Başımı hafifçe salladım. Benden bu adamı önce sorgulamamı, sonra da öldürmemi istiyordu. Hayır diyemezdim, demezdim de. Altı sene içinde hem ailemin katillerini hem de kardeşimi kaçıranı bulmak için adam öldürmeye de alışmıştım. Javier gülümsedi ve "Adamlarımın senden öğreneceği çok şey var." Dedi. "Seni onlarla beraber sahada görmek istiyorum. Benim için değerlisin Nicholas. Anlıyor musun?" "Anlıyorum." Dosyayı ceketimin iç cebine koydum ve ağır ağır ayağa kalktım, o da kalkmıştı. Beraber kapıya doğru yürüdük ve bana kapıyı açtı. Çıkmadan önce son bir kez adımı seslendi ve "Sen iki işi de yürütüyorsun, Nicholas. Vaughn International sana kalkan oluyor, ben de sana sırt veriyorum. Ama bu güvenin tek taraflı olmasına izin vermem. Bana bağlı kalmanı isterim." Dedi. Başımı salladım ve "İstediğinizi alacaksınız." Dedim. Ofisten çıkınca Lucía'nın annesiyle sohbet ettiğini gördüm. Kapının kapanma sesine başını kaldırdığında bakışlarımız kesişti. Hafifçe gülümsedi ve ayağa kalktı. Bense paltomu askıdan alırken "Sizinle çalışmak bir zevk." Dedim Javier'in elini sıkarken. O da bana gülümsedi. Paltomu giyip kapıdan çıktım. Akşamın soğuğu hafif yağan karla berber yüzüme vuruyordu. Hava iyice soğumuştu. Önümü ilikleyip ellerimi cebime soktum ve geniş bahçeden dışarı doğru yürüdüm ama arkamda aceleci ayak sesleri duydum. Sonra adımı. Arkamı döndüğümde Lucía bana yetişmeye çalışıyordu. "Bir güle güle bile demeden mi gidiyorsun?" Diye sordu. Kırgın olduğu belliydi. "Üzgünüm, aklım başka yerdeydi." Deyiverdim. "Neden yalan konuşuyorsun?" "Yalan konuşmuyorum." Derin bir nefes aldı. "Benden kaçıyorsun, biliyorum." Dedi ama ondan kaçmıyordum. "Senden kaçmıyorum. Yalnızca odama dönüp içkilerimle yalnız kalmak istiyorum." Dedim. Güldü. "Sen hep böyle melankolik misin?" Diye sordu. O an fazla abartmış gibi hissettim ama abartmıyordum. "Hayır, genelde acımasızımdır." Diye şaka yaptım gülümseyerek. Kahkaha attı. "Bak," dedi gülerek. "İstediğinde eğlenceli olabiliyorsun!" Ben de güldüm. O sırada Lucía bakışlarını kapıya çevirdi ve "Papá! Siz girin içeriye, ben geliyorum." Dedi. Juana ve Javier içeri girip kapıyı kapattıktan sonra bana döndü. "Papá seni tehdit etmedi değil mi?" Diye sordu. O an bütün bu kirli işlerden haberi olduğunu ama yine de masumiyetini korumayı başardığını hissedip şaşırdım. "Hayır," dedim. "Tehdit etmedi merak etme." Gülümsedi, yüzünü bana daha da yaklaştırdı ve "Seni seviyorum." Diyip dudaklarını dudaklarıma kapattı. Dudakları dudaklarımda daha da sertleşirken elleri boynuma dolandı, ben de onun beline tutundum. Geri çekildiğinde gülümsedi ve "Bana hala numaranı vermedin." Dedi. Bir şey demeden, yalnızca bakışlarımla müsaade isteyerek telefonunu aldım ve numaramı kaydettim. O da benimkine kaydetti. Gülümsedim ve "İyi geceler hanımefendi." Dedim. Lucía da elleri son bir kez sırtımda dolanırken "İyi geceler, cariño." Dedi. ఌ Kendi malikaneme vardığımda kar iyice bastırmıştı. Kapıyı anahtarla açarken bir anda kendisi açıldı. Ardından hizmetli çıktı ve "Hoş geldiniz efendim." Dedi. Ona başımı eğip selam verdim ve içeri girdim. İçerisi şöminenin ateşiyle ısınmıştı. Hizmetli hemen ıslak paltomu sırtımdan alıp askılığa astı ben de hızlıca salona, şöminenin önündeki divana çöktüm. Bir süre hiç kıpırdamadan şöminenin titrek ateşini izledim. O benim gibi değildi. Sıcaktı, dokunanı ısıtırdı ama yakardı da. Bense buz gibiydim. Dokunan olmamıştı beş ay öncesine kadar. Lucía ile seviştiğim zaman ilk defa kendimi yaşıyormuş gibi hissetmiştim. Sıcak dudakları benim buz gibi dudaklarıma değdiğinde bile o yaşamı hissedebiliyordum. Bir süre sonra divandan kalkıp geniş salonun köşesindeki dolaba gidip bir şişe viski aldım. Kadehle bile uğraşmadan direkt şişeden içmeye başladım. Bir yandan içiyor, diğer yandan da ateşi izleyip Lucía'yı düşünüyordum. Bir yudum daha, bir yudum daha derken şişeyi yarılamıştım. Kendimi daha mayışmış hissediyordum. Beynim yavaşça sisleniyor, düşünememeye başlıyordum ama şişeyi bitirmekte kararlıydım. Biraz daha içtim. Şişenin dibini gördüğümde beynim uyuşmuştu. Daha fazla düşünemiyor, yalnızca ateşin havaya yükselişini izliyordum. Şişeyi yanıma bıraktım ve yeni bir tane almak için ayağa kalktım ama sendeleyip kanepeye vurdum dizimi. Ağzım da peltekleşmişti. İçimden küfür ederken tutuna tutuna içki dolabına geldim. Dolabın kapağını açarken elim titredi. Şişeler birbirine çarptı, camın tok sesi salonda yankılandı. Gözlerimi kıstım, önümde dizilen etiketlere bakmaya çalıştım ama yazılar dans ediyor gibiydi. "Hanginiz..." diye mırıldandım kendi kendime, "beni biraz daha öldürür?" Rastgele bir şişeye uzandım, kapağını güç bela çevirdim. Açık kalan kapağı yere düşürdüm, yuvarlanıp şöminenin yanına kadar gitti. Umursamadım. Dudaklarıma götürdüğümde alkol boğazımı yaktı ama beynime o tatlı uyuşukluğu verdi. Her yudumda Lucía'nın yüzü gözlerimin önünde belirdi. O kahverengi gözler... bana baktığında sanki bütün yıkıntılarımı görüp de hâlâ kalmayı seçmişti. Ama o şimdi yoktu. Ve ben hâlâ buradaydım. Bir an güldüm. O kadar yapay, o kadar kırık bir gülüştü ki, kendi sesimden irkildim. "Seninle güldüğümde... gerçekti." dedim boşluğa, sarhoş bir fısıltıyla. Şişeyi tekrar kafama diktim. O sırada ayağım halıya takıldı, sendeledim. Şişeyi sıkı tutmaya çalışırken dizlerimin bağı çözüldü. Kanepeye geri düşüp alnımı avuçlarımın arasına aldım. Şöminenin alevleri yüzüme vuruyordu, göz kapaklarım ağırlaşmıştı. Bir yudum daha aldım, ama artık midem yanıyordu. Lucía'nın sesi sanki kulaklarımın içinde çınladı. "Nicholas..." Başımı hızla kaldırdım. Etraf boştu. Yalnızca alevlerin çıtırtısı vardı. "Deliriyorum..." diye fısıldadım kendi kendime. Şişeyi masaya vurup yeniden içtim. Gözlerim dolmaya başladı, ama sarhoşken bile gözyaşı dökmekten nefret ettiğim için başımı geriye attım, dişlerimi sıktım. Sabah güneşi salona dolarken göz kapaklarımın ardından bile gözlerimi kamaştırdı. Bütün gece içtiğimi hatırlıyordum ama ne yaptığımı kestiremiyordum. Parça parça hatırladığıma göre en son koltuğun önünde sızmışım. Başımı kaldırdığımda kafamın içinde kazı çalışması varmış gibi ağrıyordu başım. Koltuktan destek alarak doğrulmaya çalıştım. Yerde yarısı bitmemiş şişeler dağılmıştı. Bazıları boştu, bazıları parçalanmış. Ayağa kalkmaya çalışırken ellerimi yere koyup destek almaya çalıştım, cam parçaları avuçlarımı kesti ama hissedemeyecek kadar uyuşmuştum. Ayağa kalktım ama sendeleyip koltuğa geri düştüm. "Lanet-" Dişlerimi sıktım, sonra pes edip arkama yaslandım. Onu özlemiştim. Lucía'yı. Dün gece vedalaşmadan önceki bakışları gözlerimin önünden gitmiyordu. Saçlarının soğuk rüzgarda savruluşunu unutamıyordum. Ama şimdi yokmuş gibi hissediyordum. Telefona sarıldım. Gözlerim yazıları seçmiyordu ama onun adını buldum. Titreyen parmaklarım bir süre ekranın üstünde bekledi, aramakla aramamak arasındaydım. Ne diyecektim ki telefonu açtığında. Peltekleşmiş dilimden sarhoş olduğumu anlayıp yardımıma koşar mıydı? Ben yardım istemiyordum. Bıraksınlar alkol beni yavaşça öldürsün. Aramadım. Telefonu elimde boş boş tutarken kendimi daha kötü hissettim. Midemde bir yanmayla beraber ekşi bir tat boğazımdan yükseliyordu. Tutmaya çalıştım. Hemen ayağa kalkıp yalpalayarak tuvalete gittim ama daha fazla tutamadım. İçimdeki her şey bir zehir gibi çıktı dışarı. Klozetten kaldırıp duvara yaslandım. Beynim uyuşuk, bedenim titrekti. Cam parçaları elimi, avucumu kesmişti ve terden saçlarım alnıma yapışmış, gömleğim sırılsıklam olmuştu. Gözlerim kızarmıştı. Göz altlarımda morluklar belli olurken biraz da şişmişti yüzüm. Fazla alkoldendi. Midemdeki garip sıkışma hissiyle inledim. Başımın içinde bir kazı çalışması vardı sanki. Göğsüm sıkışıyor, her nefesle beraber yanıyordu. Bir an kalbim tekledi sandım. Korku boğazımdan yükselirken kendi kendime "Nefes... al..!" Diyordum. Nefes almaya çalışıyordum ama hırıltılar yükseliyordu göğsümden. "Tanrım!" Diye inledim. "Ne hale geldim ben?" "Ben... ben... Bu değilim..!" Sanki göğsümden bir şey yırtarak çıkmaya çalışıyormuş gibi kasıldım, elimle klozetin kenarına sıkı sıkı tutundum. Ayaklarım yerde sürünüyor, sanki geri geri gitmeye çalışıyordum. Bir şey boğazımdan yükseldi. Ekşi bir tadı vardı. Yine kustum. Gece içtiğim şişelerce alkolü boşaltmaya çalışır gibiydi bedenim. Bense beni öldürsün diye içiyordum zaten. Hala nasıl hastanelik olmadım bilmiyorum. Gebermek için daha kaç şişe daha içmem lazımdı? Ağzımı sildikten sonra ağır hareketlerle ayağa kalktım. Sendeleyince lavabonun kenarına tutundum. Aynadaki görüntüme bakmadan duramadım. Gözlerim kıpkırmızı ve ıslaktı. Saçlarım alnıma yapışmıştı. Kısaca darmadağın olmuştum yine. Ağır hareketlerle gömleğimi çıkardım. Hava çıplak tenime değdiğinde kendimi biraz daha iyi hissettim ama hala yetmiyordu. Pantolonumu ve iç çamaşırımı da çıkarıp duşakabine adım attım. Banyonun soğuk suyunun altına girdiğimde, ilk anda ciğerlerim yerinden sökülüyormuş gibi oldu. Nefesim kesildi, boğazımda bir çığlık düğümlendi. Ama kaçmadım. Su damlaları tenime çarptıkça alkolün kokusunu, midemin ekşiliğini, dün geceden kalan pisliği biraz olsun silip götürüyordu. Biraz kaldım suyun altında. Vücuduma akan her soğuk su damlasıyla ben de biraz daha temizleniyor gibiydim. Sanki kendime acı çektirmek ister gibi suyu en soğuk ayara getirip ellerimi soğuk fayansa yasladım. Başım eğik, sanki kaldıracak mecalim yoktu. Ne kadar vakit geçti bilmiyorum ama suyun altında epeyce kalmıştım. Suyu kapatıp kabinden dışarı çıktığımda ıslak tenime değen havayla ürperdim. Damlalar tek tek bedenimden yere damlarken tık tık sesler çıkarıyordu. Kendimi tekrar görmek istiyormuş gibi aynanın karşısına geçtiğimde dıştan biraz daha toparlanmış görünüyordum ama aldığım fazla miktar alkolden bedenimde ödem birikmiş, şişmiştim. Elimi karnıma götürdüm. Kaslarım hala belli oluyordu ama kendimi içine hava üflenmiş bir balon gibi hissediyordum. Belime hızlıca bir havlu sardım; başka bir havluyla da saçlarımı kuruladım. Çıkıp odama gittiğimde üzerime giymek için düzgün bir şey aramadım bile. Elime ilk geçen bol bir tişört ve eski bir eşofmanı giydim ve kendimi yatağa bıraktım. Islak saçlarım yastığı da ıslatıyordu ama benim umrumda değildi. Yorganın altına girip gözlerimi kapattım. ----------------------------------------------------------------------------- O kadar emek vererek yazıyorum, bir oy verirseniz bölümü okuduktan sonra çok sevinirim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.