İçeriğe geç

Buzul Diyarı Üç Küçük Taş

Bölüm 6 · 7 dk okuma

Buzul Diyarı Üç Küçük Taş

Bölüm 6

Tanışma

Donmuş dağlar, donmuş ebedi cesetler, kemiklerin bulunduğu derin vadiler arasından geçmelerinin ardından en sonunda soğuk mu soğuk bir alana varmıştı Buzdoğanlar. Bu alanın içine yürüdükçe kemiklerinde soğukluk hissetmeye başlamıştı Buzdoğanlar. Orman gibi bir yerdi ancak orman değildi. Donmuş ağaçlar sanki kendilerini bambaşka bir ağacın formuna dönüştürmüştü. Yerdeki çimen diye anılan sarkıklar ince uzun çabuk kırılan dikenler gibiydi. Yandan ufak bir darbe ile bastırılınca çıt diye kırılmasına karşın bu çimenlere doğruca üstten basınç uygulanınca bir derinin içine nüfuz edebilecek kadar sivrilerdi. Hava, önceden bulundukları ortamdan daha açıktı. Herhangi bir kar fırtınası veya şimşekler bulunmuyordu ancak oldukça koyu bir havaydı. Kara bulutlar güneşin varlığını gizlemeye çalışıyor gibiydi. Oldukça bulutlu ve karanlığı anımsatacak bu soğuğun ilerisinde bir parıltı bulunmaktaydı. Bu parıltı sanki bir yıldız gibiydi. Öyle aheste aheste parlıyordu ki gözlerinizi kamaştırıyor, adeta sahip olmak istediğin bir mücevheri anımsatıyordu. Bunun ile birlikte bir o kadar da olumsuz bir güç gibi hissettiriyordu. Kemiklerinin iç kısımlarındaki soğukluk hissedilirken, kemiklerini tek hamlede kırabilecek bir baskı uyguluyordu. Ciğerlerine giden oksijeni sıkıştırıyor ve geri durulması gerektiğini beyan etmekteydi. Ancak geriye adım atamıyordun. Geriye adım atmak istediğinde içine bu baskı üstüne bir güzellik sunuluyordu. Bu sebeple sürekli bu ışığa doğru ilerliyordun. Durmadan bir neşenin yanında ağır yalnızlık ve hüzün içini kaplıyordu. Aynı şey Buzdoğanlar için de geçerliydi. Sanki yanlarında dostları yokmuş gibi her biri bu parıltıya doğru gözlerini odaklamıştı. Etrafında birilerinin olduklarını biliyorlardı ancak hissettikleri yalnızlık duygusu bunu geri teptiriyordu. Başka bir insanın yalnızlığını paylaşıyorlar gibi hissediyorlardı. İçlerini umarsız bir üzüntü ve boğulma kaplarken ölesiye donmuş ağaçların içinden adımları atarak bu parıltının karşısına çıkmışlardı.

Soğukluğun aşık attığı ve Buzdoğan gibi varlıkların bile zar zor ayakta durdukları ormanın içinden bir insan şekline benzer yerde bağdaş kurarak oturmuş birisini görmüşlerdi. Etrafında mavi ruhların dolaştığı ve soğukluğun vücut bulmuş halini temsil eden bir Aura dolaşmaktaydı. Göğüs kısmında bir kalp büyüklüğünde bir mavi taş bulunmaktaydı. Bu mavi taş bütün kuralları hiçe sayarak etrafındaki buzul parçacıklarını kaldırmış bir şekilde bu varlığın üstünde duruyordu. Bu denli soğuk enerjinin bu varlığın üstünden geldiği oldukça anlaşılır bir durumdu. Ancak orada yaşayan şey neydi? Neden orada oturuyordu ve bu soğuklukla nasıl başa çıkıyordu? Buzdoğanların akıllarında sürekli olarak bu soru yatmaktaydı. Buzdoğanlar bir süre sonra yaklaşmayı bırakmışlar ve tehlikeli olan bu cisme doğru baktıkları sırada bu canlı gözlerini açmış ve Buzdoğanlara doğru bakmıştı.

"Demek geldiniz Buzdoğanlar."

Diye cümleye başlamıştı bu canlı. Buzdoğanlar büyük bir şok ile ellerini sırtlarına doğru atmış ve kara buzdan yapılma savaş aletlerini eline almışlardı. Irk oluşum isimlerini bilen bir canlı vardı karşılarında. Kendi kabilesinden başka kimsenin bilmediği ismi bu varlık biliyordu. Bir cadı mıydı? Yoksa büyücü müydü? Bu soruları bilmeseler de aralarından birisi sesini titrek bir tonda yükselterek söze girişmişti.

"Se-sen de kimsin?! Bizlerin kim olduğunu nereden biliyorsun?!?!"

Panik ile seslenişlerin ardında korkunun hüküm sürdüğü de anlaşılabiliyordu. Bu soruların cevabı bu adamın sözleri arkasında sıkı bir şekilde saklanmıştı. Bu sırada sözleri duyması ardından yerde bağdaş kuran adam bilinmeyen bir güç tarafından havaya doğru kaldırılmış ve ayaklarını yere basmıştı. Yere bastığı sırada bir ayağı titremiş ancak çok geçmeden kendini toparlayarak doğrulmuştu. Sağ elini kaldırmış ve parmaklarını açarak avuç içine doğru bir süre beyaz gözleri ile uzun uzun bakmıştı. Gözleri sanki bir ışın saçıyor gibi parlıyordu. Saf bir beyazlıktan ibaret olan gözleri dışında her yeri mavi oluşumlardan ibaretti.

"Ben... Ben kimim?" demişti bu canlı hemen ardından da eklemeye devam etmişti.

"Ben.. Ah, evet... Bir zamanlar bir isim taşıyordum fakat..."

diyerek duraksamış ve gözlerinin odaklarını avucundan çekerek etrafına kaldırmıştı. Kafasını etrafını tanımlamak için kullanırken gözlerini Buzdoğanların üzerine doğru koymuştu.

"Şuan hatırlayamıyorum Buzdoğanlar fakat sizler bana Koleksiyoncu diyebilirsiniz."

Bu ismi duyan Buzdoğanlar bir garip ifade takınmışlardı. Tam olarak şuanda ne oluyordu? Bu şiddetli soğuğun ardında yatan bu gizemli yaratık da neyin nesiydi. Dur bir saniye eskiden bir isim? Bir insan mıydı? Bu kadar bilinmezlik arasında türlü türlü sorular akla gelirken arka taraflardan bir ses yükselmişti.

"Hala cevap vermedin! Nesin sen? Burada ne işin var?"

Koleksiyoncu arkadan yükselen sese doğru kafasını hafif yana eğerek bakmıştı. Bu kişilerin soğuktan etkilendiğini fark etmesiyle etrafında saçılan Aurayı yöneterek sağ elini kendi göğsü üzerinde taşın üstüne koymuştu. Bunu yapması ile birlikte ortamdaki fırtına bir anda son bulmuş ve gökyüzündeki kara bulutlar ağır ağır ortadan kaybolmaya başlamıştı. Buzdoğanların bir bilinmezlik ile karşı karşıya gelmesini empati kurmayı denemişti. Çok beklemeden düşünceleri arkasından söze girmişti.

"Ben Mavi taşım Buzdoğanlar, Ay parçalandı ve dünya üzerine üç küçük taş düştü. Eskiden aç gözlü bir Tüccar olarak bu taşı bulmayı hedefledim ancak Aç gözlülüğüme yenik düşmem sonucu Buzul Taşı bedenime nüfuz etti. Bana bir gaye sundu."

Dediği anda bir süre susmuştu. ne de olsa sorduğu bütün sorulara cevap vermiş gibi hissetmişti. Merak ile bir Buzdoğan hemen sesini yükseltmiş ve o soruyu sormuştu.

"Ne gayesi!?" Koleksiyoncu, sorunun gelmesi ile hiç beklemeden eklemişti.

"Size bu diyarlarda hayatta kalmanın yegane yolunu göstereceğim. Siz Buzdoğanlara doğru yolu göstermek ve önder etmek için yaratılmış yegane bir yol göstericiyim. Yolunuzda sizleri kederden ve zararlı etkenlerden korumak amacıyla görevlendirildim. Bu sebeple sözlerime ve eylemlerime odak verin Buzdoğanlar."

Bu cümleleri ardından ellerini iki yana kaldırmış ellerini hafif hafif havaya kaldırırken Buzdoğanlar korkuları ile birlikte bir adım geri atmışlardı ancak fark etmişlerdi ki içlerindeki üzüntü duygusu birer umut parçasına dönüşüyordu. Duygularını neşeli kılan bu varlığın sözleri onları rahatlatıyordu ancak içlerinde güvensizlik oluşturan çeşitli öğeler de tutuyorlardı. Bu durumdan yarı yarıya hoşnut olanlar Koleksiyoncunun ne yaptığını izlemek ile kalmışlar ve ellerindeki silah diye varsaydıkları Kara buzdan oluşan aletleri yavaş yavaş indirmişlerdi. O esnada araya bir iki kelime eklenmiş ve Buzdoğanlara doğru bir lütuf edası ile sunulmuş gibi gelmişti bu sözler.

"Eski insanların yeni umutları olan Buzdoğanlar! Evinize dönerek yeni ve huzurlu bir hayat yaşamak ister misiniz?"

Buzdoğanlar içlerinde dolan şefkat ve hoşnut duygusu ile ağızlarından bir kelime düşmüştü. Ancak bu kelime ağızlarından hafif hafif süzülürken rahatlamış oldukları da bir his olarak bedenlerine inmişti. Bu huzur dolu his ardından ağızlarından şu kelime çıkmıştı.

"Evet..."

Buzdoğanlar bu tek kelimeyi söyledikleri gibi yerdeki her bir taş parçası yerinden kalkmaya başlamıştı. Yer hafif hafif sallanırken Buzdoğanlar bir deprem olduğunu hissetmişti. Bu his içlerine korkuyu salsa dahi Koleksiyoncu ellerini kaldırmış bir şekilde daha çok yükseliyordu. Omuzlarından aşağıya doğru kafasını kapatmış olduğu bir buzdan cübbe ile sarılıyordu ancak bu cübbe sanki bir örtüymüş gibi rahat rahat hareket edebiliyordu. Bu sırada ise yerin sallantısı şiddetleniyor, Buzdoğanların kafaları üstünde bir büyü çemberi oluşuyordu. Bu büyü çemberi yine mavinin tonlarındaydı harfi harfine bilinmeyen harfler oluşuyor ve Buzdoğanları bir hapis içine alıyordu. Bunun yeni bir biçimde büyü olduğunu fark ettikleri anda büyüyü yapan kişinin de Koleksiyoncu olduğunu fark etmeleri çok sürmemişti. Yaşadıkları sanki bir kaosu anımsatmasından dolayı hızlıca elindeki Kuru buzlar ile bu çembere vurmaya başlamaları bir olmuştu. Çembere vurdukları esnada Koleksiyoncu şu şekilde sözlere girişmişti.

"Gi hime, lotel mun, carote hivan, O superne tu."

Buzdoğanlara oldukça yabancı gelen bu dilin ardından beyaz bir ışık parlamıştı. Bu öyle bir parlaklıktı ki gözleri kör edercesineydi. O sebeple Buzdoğanlar ellerini gözlerine siper etmişlerdi. Parlamanın ardından boşlukta süzülür gibi bir süre hiç bir ses gelmemişti. Gözlerini açmaya çalıştıklarında ise sadece karanlık dışında bir şey göremiyorlardı. Ufak tefek fısıltılar duymaktaydılar. Bu fısıltı sanki arkalarından geliyor gibiydi ancak her bu fısıltı için kafalarını arkaya çevirseler tekrar arkalarından geliyordu. Bu fısıltılar duyabildikleri bir ses tonundaydı. Tek bir cümleden bahsediyorlardı. Tek iki kelime fısıldaşıyordu.

"Önderlik et."

Bu sesi duyan Buzdoğanlar bir anda bağırmayı denediler. ancak ağızlarının da olmadıklarını fark etmişlerdi. Herhangi bir ses çıkaramıyorlardı. O sırada Koleksiyoncunun sesi kulaklarda ve ruhlarda duyulmaya başlamıştı.

"Merak etme güzel taş, onlara ailem gibi sahip çıkacağım. Senin huzurunda ve onurunda onlara doğru yolu göstereceğim. Sen beni seçtin ve ben de onları seçiyorum. Onlara Soğuğun bir duygu olduğunu anlatacak ve kalplerine huzur ile yerleştireceğim."

Bu sesleri duymaları ardından Buzdoğanlar tekrar bir beyaz ışık ile gözlerini açabilir hale gelmişlerdi. Gözlerini açtıkları vakit bedenlerinin artık donmadıklarını hissetmişlerdi. Burunlarına tanıdık kokular ve huzur hisleri gelmeye başlamıştı. Gözleri tam kamaşma aşamasını bitirdiğinde etraflarına bakmışlardı. Kabilelerinin meydanına gelmişlerdi. Ayaklarının altında bilinmeyen harflerin bulunduğu yazılar ve şekiller bulunuyordu. Bu yazılar ve şekillerden bir çember oluşmuş ve bunun ortasında da buzdan bir insan durmaktaydı. Buzdan yapılma örtüsü ahenk içinde sallanırken Buzul insanlarının aileleri ile bütün olmasına bakınmıştı. Buzdoğanlar ise bulundukları şoktan aileleri ile buluşmalarının şokuna kadar keyif eşliğinde birbirleriyle mutluluk paylaşıyorlardı. Bir çok Buzul insanı alana dahi yaklaşamadan bu büyücüden korksa dahi Buzdoğanları tekrar buraya getirdiği için korkularını bir nevi atlatabilmişlerdi.

Pek bir süre geçmeden öne doğru yolculukta ekibin Lideri olarak yola koyulmuş Buzdoğan çıka gelmişti. Sağ elini Koleksiyoncuya doğru işaret edecek şekilde kaldırmış ve sesini yükselterek halkına doğru bağırmıştı.

"Bize önderlik edecek ve bizlere güzel bir hayat bahşedecek bu kişi Koleksiyoncu! İsmini bilmeyen kalmasın Buzdoğanlar! Bu doğru yolda hep birlikte güçlü ve azimli olmalıyız! Korkmayın, bize güveniyorsanız! Onu aramızda kabul görün."

Diyerek eklemiş ve koleksiyoncuya bakmıştı. Koleksiyoncu parlayan gözleri ile birlikte havada hafif hafif süzülürken yere doğru buzdan ayaklarını değdirmiş ve bu yolculukta Lider Olmuş Buzdoğan Liderine doğru başı ile selam vermişti. Kendi kendine içinden güneşin batışına doğru kafasını çevirdiği sırada mırıldanmıştı.

"Sizlere umut vaat ediyorum Buzdoğanlar..."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.