Altı yıldır benim için bir hayaletten ibaret olan babam, tam da ameliyatın ortasında art arda altı defa aradığında hazırlıksız yakalanmıştım. Altı yıldır hayatımın hiçbir noktasında olmayan o numara ekranda belirdiğinde, aynı anda binlerce ve hiçbir şey içinde kalakaldım.
Kısa bir an etrafımdakilerin ne dediklerini duyamadım. Ameliyathanedeki duvarlardan başka her şey varlığını yitirdi. Kalbim balıkçı oltasına takılmış bir kuş gibi çırpınıyor, tıkanmış boğazım nefeslerime geçit vermiyordu.
Bir deniz kıyısında yüzme bilmeyen bir balık gibi karaya vurmuştum. Yağmur sel gibi üzerime dökülüyordu ve ben soluk alamıyordum.
Evet, beni bir hiçlik ve her şey arıyordu. Geçmiş, ölümler ve kâbuslar arıyordu.
Bir an sonra mancınıkla fırlatılmış gibi gerçekliğe döndüm. Telefon tekrar çaldı, müzik durdu. Müzik devam etti ve kesildi, zil sesim tekrar çaldı. İsimsiz ekranda yalnızca bir numara belirdiğinden neden açmadığım hakkında da suçlanamamıştım.
Müziği benim telefonumdan açıyorduk çünkü mimlenmiştim. Artık biliyorlardı ki ben yalnızca müzik dinlemiyordum, o tınıların içinde yaşıyordum. Nadiren sessizlik eşlik ederdi karanlığıma ve aydınlıklarıma. Şarkılar nefes almak gibiydi benim için, ruhum müziğe karşı bitmez tükenmez, bastırılamaz bir açlık duyuyordu.
Kan kokusu yoğunlaşıp bir bulut gibi çökmüştü üzerimize, kaçış yoktu. Önümde boylu boyunca uzanan hasta artık kısmen açık yara tedavisi görüyordu ve bir kez daha enfeksiyon kapmıştı. Bir iş kazasından sonra bacaklarındaki yaralar için kaç kere hastaneye geldiğini artık unutmuştum bu yaşlı adamın. İyileşmeyi inatla reddeden kısımları diğerlerinden ayırıp, kapanmayı kabul edecek yara kabuklarını oluşturacak dokulara ulaşmak için çok dikkatli çalışıyorduk. Git gide ağırlaşan bir vicdan yüküne dönüşmüştü bu ihtiyarı görmek.
Tam da sol bacaktaki son dikişlere geldiğimde, telefonda kayıtlı olmayan numarayla sekteye uğramıştı çalan parça. Şu ünlü “Kurtların Çağrısı”nı çalan, adını hiçbir zaman ezberleyemediğim o kızın albümünü açmıştım diğerlerine. Tam ağızlarını ve yüzlerini eğip benimle dalga geçecekleri sırada bir kez daha çalmıştı telefonum. Sonra bir kez daha.
Israrlıydı. Belki de kendince bir şaka yapıyordu her sene için bir kez arayarak.
“Sapık falan mı acaba?” diye sordu esmer hemşire Kamir. Kanlı beyaz eldivenleriyle yeni bir ip açmakla meşguldü.
“Hayır. Eski bir tanıdık...” derken kalbimin çarpışı ellerimi titretiyordu.
“Acil bir şey sanırım bu kadar aradığına göre. İstersen sen git, biz hallederiz.” dedi diğeri.
Bir an ne diyeceğimi bilemeyip titrek elimdeki bisturiyle kalakaldım. Acil bir şey olabilir miydi sahiden?
Benim kararsızlığımı endişeye yorup üstelediler. “Haydi git Nora… Biz hallederiz. Bir şey kalmadı zaten.”
“Bilemiyorum… O kadar da önemli değildir. Sanmıyorum yani.” derken umursamaz görünmeye çalıştım ama ne kadar becerebildiğimi bilmiyordum.
“Ya öyleyse? Ya biri hastaysa? Ya başlarına bir şey geldiyse?” diye ısrar etti Kamir. Tek bir dal halinde yüzüne düşen kıvırcık kakülünün altından anlayışla bakıyordu. Kendi ailesindeki çoğu sorunla tek başına ilgilendiğinden bu konularda fazla hassastı. Elimdekileri teklifsizce alırken, “Haydi. Zaten vardiyan bitmek üzere değil mi?” diye ekledi.
Sol kolumdaki dijital saate baktım. “Iı…Yaklaşık kırk dakikam daha var.”
“Tamam, ben idare ederim. Diğerleri de gelmiştir zaten. Sen çık haydi.”
İkisi de beni göndermek konusunda geri adım atmayacak kadar kararlı ve müşfik bakıyordu. Sırtımı dikleştirirken içimi çektim. Belim ağrıyordu ve yeşil masa örtüsüne tepemdeki parlak ışık altında bakmaktan gözlerimde tuhaf şekiller parlıyordu.
Yeniden ofladım. “Peki, tamam, öyle olsun. Gidiyorum…”
“Haberdar et.” dedi Kamir memnun olmuş bir tavırla yeniden yaranın üzerine eğilirken.
“Tabii, ilk fırsatta.” dedim. Eldivenlerimi çıkarıp kapıya doğru yürürken kendi aralarında yeni bir muhabbete dalmışlardı bile.
Üstümü değiştirip eşyalarımı almak için iki kat yukarıdaki dinlenme odasına yollandım. Merdivenleri çıkarken mide bulantım kendini iyiden iyiye hissettirir olmuştu. Nerdeyse bir buçuk gündür nöbetteydim ve dün sabah ettiğim kahvaltı dışında soğuk kahveler, bayat kekler ve dolapta unuttuğum iki günlük meyve salatamdan başka bir şey yiyip içmemiştim. Tüm bunların üzerine gelen arama da dengemi hayli bozmuştu.
Tekerlekli sandalyedeki hastalar, gergin hekimler ve hemşireler, mide bulantım ve iyot kokusu, baygın floresan ışıkları altında geçmişle gelecek arasında dağılmış bir yığına dönüşen zihnime hiç de iyi gelmiyordu. Kendimi ilaç ve hastalık kokularına, uykusuz saatlere ve hatta acı çeken insanlar görmeye alıştırdığıma inandırmışken üçüncü sınıftaki ilk stajıma dönmüş kadar sersemlemiştim. Merdivenlerin tırabzanlarına tutunarak ağır ağır yukarı çektim bedenimi.
Küçük odada, ders kitaplarına gömülmüş gençten bir kız ve koltuklardan birinde uyuklayan bir yeni mezundan başka kimse yoktu. Açık televizyonda son zamanlarda sık sık duyar olduğum haberler tekrar ediyordu. “…Revsk ve Mardez’den benzer haberler gelmeye devam ediyor. Hayvan saldırıları sonucu artan yaralanmaların kaygı verici olduğunu belirten uzmanlar, yarın öğle saatlerinde hükümete açık bir çağrı yapacak…”
Babamın arama sebepleri arasında kesinlikle bu olayların etkisi vardı, adım gibi emindim. Belki de benim için endişelenmişti ve dikkatli olmamı tembih edecekti. Ama öyle bir durumda benim kendimi koruyacağımı bilmiyor olamazdı öyle değil mi?
Hızla üstümü değiştirmeye çabalarken önce gömleğimi ters giydim, ardından başka birinin ayakkabılarına sığmaya çalıştım. İçinde boğulduğum yağmurlar aralıksız yağmaya devam ediyordu ve ben terkedilmiş bir kedi yavrusu gibi son zerreme değin üşüyordum.
*
Bir iki kişi dışında, ailemden kimse ölüm kalım meselesi olmadan aramazdı. İliklerime kadar emin olduğum tek hakikat buydu.
Aramızda yalnızca yıllar yoktu; hiç konuşulmamış ve artık konuşulamayacak onca söz vardı. Her geçen sene daha da yükselen duvarlar ve açılan mesafeler, göğsümün en dibine nüfuz etmiş koyu, katran kıvamlı bir öfke ve yıllar boyu savaştığım kâbuslar vardı.
Ailemin bana bıraktığı en beter hediyeydi kâbuslar. Beni delirmiş gibi çırpınarak uyandıran o şeytani senaryoların içinde kaybolmak… Diri diri gömülürken ciğerlerime toprak solumak. Gözlerimi açık tutmak için bazen derimin altına zerk ettiğim, bazense yuttuğum kifayetsiz ilaçlarla bile uykuya yenik düşmek ve en nihayetinde keskin bir pençe yüzümü parçalarken yahut karanlığın içine kör gözlerle bakarken uyanmak. Parlak gözler ruhumu çalmak için peşimde koşarken nefes nefese koşmak. Çığlık atmaya çalışırken boğulmak, daha da derine düşmek ve gözyaşları içinde uyanmak…
Babamın, ailemin bana bıraktığı miras işte buydu. Benim onlar gibi olmamam, kırılmalarımızdan yalnızca birisiydi. Onlar damarlarımda aktığına zaman zaman emin olduğum o yabani tarafa hiç olmak istemediğim kadar yakındı. Kabuslarımdaki vahşetin ta kendisiydiler ve ben de varlıklarına ihanet eden o yüz karası. Onların hiç doğmamış olması gereken çocukları.
Çok büyük olmasa da konforlu ve ılık daireme adım atarken zihnim unuttuğuma inandığım tüm bu yüklerle meşguldü. Bir an nerede olduğumun farkına vardığımda geçtiğim yolları bile hatırlamadığıma inanamadım. Hiç müzik açmamıştım. Eve kendi arabamda değil de bir tabutun içinde varmış kadar sessizdim.
Derin bir nefes alıp kendimi rahat kanepeye öylece bıraktım. Ne hikmetse bugün Mardez’in sokak lambaları benim karanlığıma ortak olmuştu. Ev normal bir insana göre zifiri karanlıktı, elimi uzattığımda görülemeyecek kadar. Bense bu halde bile karşımdaki duvara bitişik saksılarımın içindeki güzellikleri gündüz gibi seçebiliyordum. Kılıç çiçeğini, Kauçuğu, Merin’in nerdeyse iki metreyi bulan bambularını ve yaban güllerini. Sonuncusunun vakti geçmişti sanırım, artık yalnızca kendini hayatta tutmaya çalışan bir demet ottan ibaret de olsa da oradaydı.
Kısmen temiz ve oldukça düzensiz mutfak tezgâhının üzerine konan meraklı sineği de görebiliyordum, resim yaptığımı sandığım günlerden kalma yağlı boya tablonun tüm detaylarını da. Başını göğe kaldırmış uluyan devasa bir kurt. Rengi bile belli değildi, yalnızca arkasındaki ay ışığıyla ışıldayan kürkü ve kılıç gibi parlayan keskin dişleri seçiliyordu o kadar.
Gözlerimi kapattım. Görmekten, duymaktan ve bilmekten ziyadesiyle yorulmuştum. Işıklar söndüğünde tüm detaylarını kaybeden o basit dünyaya dönen, son derece basit biri olmayı ne çok isterdim. Uzun zamandır normal olmayı, sadece insan olmayı bu kadar arzuladığımı hatırlamıyordum.
İçime derin bir nefes daha çekip yavaşça üfledim, akabinde yan dönüp yumuşak koltuğa iyice gömüldüm. Sessizliğin şefkatli kollarına sığınmak ve uzunca bir süre orada kalmak istiyordum.
Cebimde titreyen telefonla açtım gözlerimi. Ne kadar olduğunu bilmiyordum ama kısa bir süre de olsa uyuyakalmış olmalıydım. Sıkıntıyla çıkardığım cihazın ekranında bu defa babamınkinden daha tanıdık bir numara vardı. İstifimi bozmadan yalnızca kulağıma götürdüm.
“Efendim anne?”
Annemin sesi sabırsız ve gergindi. “Ah, sonunda sesini duyabildim! Nora, hayatım, neredesin?”
“Evdeyim, nerede olabilirim?”
“Evdesin, yani hastanede değilsen neden babanın telefonlarını açmıyorsun?!”
Bir an dilim büsbütün felç olmuş gibi konuşamadım. Ardından sinirle güldüm. “Anne, şaka mı yapıyorsun şu an?”
“Şaka yapar gibi bir halim var mı sence Nora?”
Ciddi olması daha da kafamı karıştırmıştı. “Ne oldu anne? Doğrudan söylesen daha iyi olur belki. Biri mi öldü? Savaş mı çıktı? Yıllardır babamla konuşmadığımı unutmuş gibisin de.”
“Savaş çıkmadı ama eli kulağında.” Derin bir nefes aldığını işittim. “Nora, eve gelmen gerek kızım. Biliyorum hiç istemiyorsun ama gerçekten ihtiyaç olmasa bunu istemeyeceğimi de biliyorsun.”
Küçücük bir çabayla, bütün perdelerin kapalı olduğu camlara diktim gözlerimi. Kafamın içi bir büyük boşluktan ibaretti ve dilim tek bir kelimeye bile hayat veremedi.
Suskunluğum annemi daha çok konuşmaya itmiş olmalıydı. “Nora…” dedi yumuşak bir sesle. “Seni anlıyorum bebeğim, yemin ederim. Bunca zaman da haklıydın kendi açından, o yüzden hiçbir şey demedim sana. Ama şimdi… Eğer gerçekten ihtiyaç olmasa çağırmazdım, biliyorsun değil mi? Ben-”
“Sebep ne anne?” diye sözünü kestim. “Neden istiyorsunuz gelmemi?”
“Ah, nasıl desem… Durumumuz kötü. Sadece bizim de değil, haberlere bakmıyor musun? Tehlikedeyiz Nora. Saldırılar arttı ve bize çamur atmaya çalışıyorlar, her iki taraf da. Çok düşmanımız var. Yaralılara yetişemiyoruz bazen… Şimdi telefonda açıklayamıyorum ama işler iyiye gitmiyor kızım. Büyükannenin hastalığı da ağırlaştı, yanında kalmak zorundayım. Zaten sürekli kalmayacaksın, sadece bir süre yardımına ihtiyacımız var…”
“Anladım. Ne zaman peki?”
“Yani… En erken ne zaman gelebilirsen. Yarın sabah mesela?”
“Yarın mı?” diye şaşkınlıkla inlerken kaşlarımı çattım. “En azından bir birkaç günüm olur sanmıştım.”
“Maalesef Nora. Ne kadar erken o kadar iyi.”
Yarın eve vardığımı hayal ettim bir an. Mezarından hortlamış bir vampir gibi karşılarına dikildiğimi. Birbirimize söyleyemeyeceğimiz onlarca sözü es geçip, karanlık köşelerden küflü hayaletler gibi birbirimizi izlediğimizi. Orta çağ ziyafetlerinin yapıldığı salonları andıran uzun ahşap masanın kenarlarında, soluk benizli düşman kabilelerinin liderleri gibi oturduğumuzu.
Muhtemelen bunların hiçbiri yaşanmayacaktı, zira yıllar her şey gibi insanları da değiştiriyordu fakat ne beklediğime dair hiçbir fikrim yoktu. Kısacık bir anın hayali bile midemi sıkıştırıyordu.
“Ah, anne…” diyerek verdim nefesimi. Alnımı kaşıdım acıtana kadar. Bunu yapabileceğimi sanmıyordum. Bunca zaman sonra hiçbir şey olmamış gibi o eve, o insanlara, o şehre geri dönemezdim. Hayatta kalmak, tutunmak ve yaşamak için onca çaba verdikten sonra bunu yapmak kendime ihanet olurdu. “Anne.” dedim daha metanetli bir sesle. “Ben… ben bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Devamsızlığım belli bir süreyi aşarsa bursumu kaybedebilirim ve ben… Bilemiyorum, hastanede çalışmam gerek.”
Bir süre sessizlik hâkim oldu telefonun diğer ucuna. Bunu beklemediğini biliyordum. Saniyeler uzayıp giderken, “Biliyor musun?” dedi ansızın. “Haklısın kızım. Bunca zaman sonra senden bunu beklemem bir hataydı. Ama şunu da bil ki, kendimiz için istememiştim... Her neyse, kendine dikkat et olur mu?”
Başımı salladım o görmese de. “Sen de anne… Bana kızdın değil mi?”
Çok da neşeli olmayan bir gülüş kaçtı boğazından. “Kızmak mı? Sana hem de? Ne haddime! Kabul etmeyeceğini tahmin ediyordum ama yine de şansımı denemek istedim. Her neyse, seni seviyorum Nora.”
Tam cevap vereceğim sırada bana fırsat vermeden hızlıca ekledi. “Bu arada baban ararsa aç olur mu? Seni merak ediyor.”
Kapattıktan sonra kafamı koltuğun başına atıp arkama yaslandım. Bu neydi şimdi?
Allak bullak olmuştum. Şimdi mi merak ediyorlardı beni? Mesela okulu bırakıp kiramı ödeyebilmek için para kazanmaya çalıştığım zamanlarda merak etmemişler miydi? Ya da manyağın teki bana günler boyu kafayı taktığında merak etmemişler miydi?
‘Kendileri için istemiyorlardı’ demek? Ne bekliyorlardı ki? ‘Tamam o halde, hemen koşarak geliyorum.’ diyeceğimi mi?
Gözlerim karanlık boşluğa dikili halde otururken anahtarın kapıda dönme tıkırtısı duyuldu. Aslında çok önceden biliyordum Merin’in geldiğini. Yolun başındaki hızlı ve dikkatli topuk seslerinden, çalı süpürgesi gibi kabarık saçlarını dağıtan rüzgâra sövüşünden, üç kat altta anahtarlarını ceplerinde arayışından beri duyuyordum. Duyularımı ancak bu kadar köreltebilmiştim, türümün diğer örnekleri muhtemelen zihindeki sesleri duyabilecek aşamadaydılar.
Holdeki sarı ışık göz alıcı şekilde karanlığı yarıp geçti ve kapı hışımla kapandı. Büyü yaparken yakalanıp ormandan kaçmış bir cadı misali kabarık ve karman çorman saçlarını ehlileştirmeye çalışarak girdi salona Merin. Çilli ve solgun yüzü asıktı. “Hoş geldin.” dememe kalmadan sıkıntısı dudaklarından taştı.
“Ah, Nora, şu adamı geberteceğim artık! Bu saatte çıktım, inanabiliyor musun? Bütün o kıymetli sistemlerini çökertmemek için zor tutuyorum kendimi! Hatta elime bir balyoz alıp bütün o masaları, sandalyeleri ve bilgisayarları ve… Off!”
Her zamanki gibi elleri ve kolları da dahildi konuşmasına. Masum ve haklı öfkesine nerdeyse gülecektim ama son anda kendimi tuttum. Duvardaki saat nerdeyse on buçuğu gösteriyordu. “Kötü olmuş.” dedim. “Yine aynı şeyi söyleyeceğim, artık kendi işini kurmalısın.”
“Bilemiyorum, o da çok zor… Aslında belki de o kadar zor değil ama çok yorgun hissediyorum…” diye mırıldandı. Omuzları düştü.
“Biraz cesarete ihtiyacın var sadece.” dedim.
“Ve bolca paraya.” dedi hoşnutsuzca.
Kolundan sıyrılıp düşmek üzere olan sırt çantasını koltuğun kıyısına bırakıp, pencerenin önüne gitti. Birkaç derin nefes aldıktan sonra bir nebze daha sakinleşmişti. “Bu arada bugün ilk defa ben de korktum. Şu haberleri gördün mü? Revsk’teki saldırıların burada da başlayacağını söylüyorlar.” dedi kollarını kavuşturarak.
“Buzul çağına gireceğimizi de söylüyorlar.”
“Bu ciddi bir mesela Nora.”
“Evet… Her neyse.” dedim saçlarımı düzeltirken. “Geçende bize bile nakil oldu bir adam. Çok kötüydü, kolları ve bacakları parçalanmıştı…”
“Her zamanki gibi kimin yaptığı bilinmiyordu değil mi?”
Ben başımı sallarken, “Çok korkunç.” dedi sıkıntıyla. “Ayrıca çok tuhaf ve feci ürkütücü. Ama en kötüsü de…” derken sesi kısıldı. “Buraya da gittikçe yaklaşıyor gibi hissediyorum.”
Birbirimize bakarak sessiz kaldık bir süre. Ona katılmadığımı söylersem yalan söylemiş olacaktım fakat tüm bunların üzerine korkusunu artırmak istemiyordum.
Öncelikle en kuzeyden ve en soğuktan ulaşmıştı haberler. İnsanlar karanlık ve izbe yerlerde saldırıya uğramaya başlamıştı. Genelde dev bir pençe veya defalarca inen ısırık izleri bulunmuştu hayatını kaybedenlerde. Bazen ortada ceset dahi olmuyordu, geride tek bir iz bırakmadan kayboluyorlardı. Dağcılar ve kayakçılar, turistler, hatta yüzyıllardır oralarda yaşayıp her türlü zorluğa alışkın yerliler bile kurbanlar arasındaydı. Yapılan röportajlarda gözleri korkuyla büyümüş yerlilerden bazılarının, “daha önce hiç böyle yaratıklar görmediklerini” söyleyişlerini çok net hatırlıyordum. Çoğu kişi belli etmemeye çalışsa da kuzeyden bu defa soğuklar değil, derin bir korku dalgası yaklaşıyordu.
“Ne yapalım?” dedim. “Savaşırız biz de.”
“Hah hah! Tabii.” dedi Merin sahte bir gülüşle. “Kesinlikle savaşırız. Ben algoritmalarla sen de neşterlerinle… Bu arada sen niye üstünü çıkarmadın? Üşüyor musun?”
Konunun değiştiğine sevinmiştim. “Hayır. Keşke üşüseydim.” dedim. Hiçbir zaman üşümekle ilgili bir sorunum olmamıştı. Aralık’a girmiş olmamıza rağmen dondurucu soğuklar da teşrif etmiş sayılmazdı üstelik.
“İşle mi ilgili bir şey oldu? Geçen seferki gibi bir şey yok, değil mi?”
Merin’in sesindeki endişeli merakı sezebiliyordum. Hâlâ gözlerimin önünde ölüme sürüklenen insanlara diğerleri kadar kalpsiz yaklaşamıyordum ve bunun en yakın şahidi de Merin’di.
“Hayır.”
“N’oldu o zaman Nora? Okulla ilgili bir şey mi? Bana söylemediğin bir sınavdan mı kaldın? Dur bir dakika, eskilerden biri mi yoksa?!”
“Hayır, öyle bir şeyler değil.” deyip sıkıntılı bir sessizlik içine gömülürken yanıma gelip gözlerini üzerime dikti.
“Nora! Şunu doğru düzgün anlatır mısın? Benim bir yazılım şirketine baltayla dalma planlarımdan bile daha ciddi bir sorunun var şu an.” deyip parmağını yüzüme dikti. “Görebiliyorum.”
“Evet... sanırım.” diye itiraf ettim. İçimi çektim gözlerim çiçek saksılarına dikili halde. Konuşmak istemiyordum zira ağzımdan çıkacakları duymak istemiyordum.
Merin artık yıllar yılı beni tanıdığından sabırla bekledi. Nihayet kelimeler cisimlenip işitilebilir hale geldiğinde kafamı ona çevirdim. “Annem aradı, daha doğrusu önce babam.”
Çehresinde o kadar derin bir şok ifadesi belirdi ki bir süre kendine gelemedi. Uzun kaşları çatık halde ağzını açtı, kapattı. Nihayet, “Baban mı? Gerçekten mi?!” diye sorarken nerdeyse kekeliyordu. Çehresini kaplayan şaşkınlık geniş alnının gerisine değin sirayet etmişti.
“Evet. Açmadım tabii. Açamadım yani… nasıl konuşabilirim ki? Her neyse, operasyondaydım zaten. Ama asıl olay bu değil.”
“Daha ne olabilir ki?!” diye inledi.
“Hah hah!” diye soğuk bir kahkaha attım. “Sıkı dur o zaman: Annem aradı, beni eve çağırıyorlar. Büyükannem hastaymış, annem de onun yanında kalıyor. Yani sonuç olarak… bana ihtiyaçları varmış.”
Merin bir süre bu bilgiyi sindirmek ister gibi sessiz kaldı. “Anladım.” dedi ardından. Koyu kahve gözlerinde çok fazla soru vardı. “Gidecek misin peki?”
“Sence?” diye sordum umutsuzca. “Yani nasıl gidebilirim ki bu saatten sonra?”
Yüzünde buruk bir ifade belirdi. Çenesini kaşıdı kısa bir an. “Bir ailen var Nora. Biliyorum, nerdeyse yok gibiler ve hoş olmayan pek çok şey yaşanmış… Ama oradalar ve varlar. Hem en önemlisi de… Sana ihtiyaçları var.”
Aynı yurt odasında kaldığımız günlerden beri aileler hakkında pek konuşmazdık. Merin’in benimkinden farklı yanı ise geride bıraktığı ya da kıyamet koptuğunda yanlarına dönebileceği birilerinin olmamasıydı. Parçalanmış şeyler vardı sadece. Kendine yeni birer aile kuran annesi ve hasta babasından ibaret olan parçalar.
“Bana değil bir hekime ihtiyaçları var.” diye düzelttim onu.
“Evet ve sen de bir hekim olduğuna göre…” dedi her zamanki abartılı el kol hareketleri ve mimikleriyle. “Her neyse sana ne yapman gerektiğini söyleyemem ama yerinde olsam en azından iyi olduklarından emin olmak için giderdim. Hayatın boyunca taşıyacağın bir vicdan yükündense kısa bir süreliğine gidip görmenin bir zararı olmaz.”
“Eh,” dedim, “sana kötü bir haberim var. Maalesef kabul etmedim. Gidemem Merin, bu saatten sonra oraya birkaç günlüğüne bile olsa gidemem. Olmaz.”
Sessiz kaldı. Bir süre yarım bir aydınlığın böldüğü odada sükûnet içinde oturduk. Onun böyle bir haber alsa gideceğini biliyordum, belki içten içe beni yargıladığını da. Fakat ona anlattığım bir ton şey kadar anlatmadığım onlarcası vardı. Kimseye anlatamayacağım şeyler vardı.
Neden sonra montunu çıkararak ayaklandı. Yüzü yarı aydınlık gölgelerin içinde buruk da olsa gülüyordu. “Haydi,” dedi, “bitki çayı yapacağım ikimize de. Melisa ve biraz da papatya bize iyi gelir. Sonra da güzel bir çorba içeriz. Açlıktan ölüyorum…”
Kafamı salladım. En azından şimdilik bunu düşünmeyi rafa kaldırmak iyi gelecekti. Çok geçmeden ikimiz de üstümüzü değiştirmek için odalarımıza yollandık. Saatlerdir toplu olan saçlarımı açtığımda acı gerçekle bir daha yüzleştim; bir iddia uğruna rengarenk boyadığım saçlarımı her gördüğümde çocuk gibi somurtmaktan alamıyordum kendimi.
Yapacak çok işim vardı fakat hiçbirine gücüm yoktu. Kapıdan girişte beni karşılayan insan boyu anatomi çizimine, farmakoloji ve cerrahi kitaplarıma, henüz dersini geçemediğim halde defalarca okuduğum psikiyatri kitaplarına ve masanın üstünü kaplayan ders notlarıma… Sanki bana her zamankinden daha da masum, yalnız kalmaktan korkar gibi bakıyorlardı.
Kağıtları hızla toparlarken hayır diye düşündüm, ne sizi ne de tıbbı bırakacağım. İçimdeki ilkel yaratığa dönüşmeyeceğim veya o huzursuz eve dönmeyeceğim. Kendime verdiğim sözü tutup emeklerimi çöpe atmayacağım. Uğruna yıllarımı, gözyaşlarımı hatta kimi zaman akıl sağlığımı feda ettiğim bu okulu öylece elimin tersiyle itip bir kenara atmayacağım. Ben bir hekim olmak istiyorum ve olacağım.
Derin bir nefes çektim içime, bir süre çalkantılarımı yatıştırmasını umar gibi tuttum ve yavaşça üfledim. En zor sınavlarımdan önce ve en berbat ayrılıklarımdan sonra işe yaramış, kalbimin ateşini çok defa söndürmüştü. Şimdi de kurtarmalıydı beni uzak dünyaların çağrısından.
Derin bir nefes daha alıp ağır ağır verdim. Kimse olmadan kendi kendimi sakinleştirebilmek uzun zamanımı almış ve bolca çaba gerektirmiş olsa da nihayet meyvelerini veriyordu.
Üstümü değiştirdim. Merin’le çorbalarımızı ve bitki çaylarımızı içip bir süre dereden tepeden sohbet ettikten sonra tekrar odama yollandım. Beklenmedik gerginliklerin üzerine iki günlük yorgunluğum eklenince göz kapaklarımı tutamaz olmuştum.
Daha fazla oyalanmadan yorganın altına girdim ve beni adım adım teslim alan karanlığa bıraktım kendimi.
Uyanır gibi değil de deprem olmuş gibi ani bir refleksle gözlerimi açtım. Sabah mı olmuştu?
İyi göremiyordum. Gri dumanların arasından bir şeyler yakalayabilmek adına gözlerimi kıstım.
Ayaklarımın soğuğu bedenimi titretince kafamı eğdim. Ayakkabılarım yoktu ve toprak, çamura dönecek kadar nemliydi. Yeni çözülmüş buzdan kütlelere temas eder gibiydim.
Önümü görmeye, ilerlemeye çalıştım. Birkaç adımdan sonrası muammaydı. Sanki dünya ben adım attıkça oluşuyor, bense evrenin ucunda, boşluktaki bir hayalet gibi süzülüyordum.
Bilinmezliğin içinde kaybolduğumu anladığımda dehşetin dev dalgaları bedenime çarpmaya başladı. Neredeydim? Seslendim ama sesimi kendim bile duyamadım.
Can havliyle koştum. Sağıma soluma, arkama döndüm. Daha çok bağırdım, bağırdım, avazım çıktığı kadar çığlıklar attım. Tık yoktu. Ses tellerim bana itaat etmiyordu. Ciğerlerim dörtnala koşan atların kalpleri gibi patlamak üzereydi.
Öleceğimi sandığım anda sis bulutlarının arasından bir kadın silüeti belirdi. Örgülü gri saçları gümüş halkalarla süslü, yerlere değen deri entarisi mağara duvarlarını andıran çizimlerle bezeliydi. Orta yaşlıydı. Sivri çenesi kalkık ve bakışları ruhu alınmış kadar ifadesizdi.
Yaklaştıkça yeni ve tekinsiz bir korku peyda oldu içimde. Halinden bana zarar verip vermeyeceğini kestirmek güçtü. Arkasından ona benzer başkaları da görünür oldu. Deliliklerini kuşatan bedenleri rahatsız edici bir sakinlikle hareket ediyordu.
“Kimsin sen? Benden ne istiyorsunuz?” diye art arda sorarken ilk kez kendi sesimi işitebildim.
“Çağrıya karşı gelemezsin Nora.” dedi kadın pürüzsüz bir sesle. Yaklaştı. Parmakları bana uzanırken bir balerin gibi kıvrılsa da dokunmadan havada kaldı.
Elini çektiğinde sisler dağıldı.
Bir mezarlıktaydık.
Bakışlarımın temas edebildiği toprağın yüzeyi cansız bedenlerle kaplıydı. Az önce kıran kırana bir savaş verilmiş de orduların tamamı zayi olmuş kadar çok ölü vardı. İnsanlar ıslak toprağın üzerinde öylece, gözleri göğe dikili uzanıyordu. Kimisi kanlar içinde, kimisi de bir anda düşüp canını teslim etmiş kadar kedersiz, sessiz sedasız son nefesini vermişti.
Yaklaştım çamurlara batarak. Bunlar tanımadığım kişiler değildi. Ailemdi.
Annem, babam, kardeşim, küçük yeğenlerim, yüzlerini unuttuğum kuzenlerim, arkadaşlarım… Merin’in gözleri göğe dikili yatan cansız bedeni ciğerlerimden canhıraş bir çığlığı söktü aldı.
“Ne yaptın sen?!” diye haykırdım kadına koşup. “Ne yaptın onlara? Ha? Söyle!”
“Ben değil Nora, sen yapacaksın.” dedi korkunç bir sakinlikle. “Eğer görevini yapmazsan en kıymetlilerini bir bir kaybedeceksin…”
“Sen ne-” diye dehşetle bağıracakken başka bir şey gözüme çarptı. Diğer cesetlerin uzağında, tek başına yatan biri vardı. Yaklaştım.
Bu bendim. Lakin kendime bakıyor olmasam tanıyamazdım. Paramparçaydım.
Kollarım ve bacaklarım kopuk, saçlarım kanlar içindeydi. Üzerime kara silüetler çöküyordu.
Kadına döndüm. Dehşetten gözlerim dolmuş, bedenimdeki bütün tüyler diken gibi batıyordu.
“Ne yaptın?” diye haykırdım. “Ne yaptın sen bana cadı?!”
Yine aynı sakinlikle, aynı cevabı verdi. “Ben değil, sen yaptın Nora.”
Sabrım çoktan çığrından çıkmıştı. Üzerine yürüdüm ve elimi kaldırıp onu yakalayacağım zaman yumruğum içinden geçip gitti. Ben… hem var hem de yoktum. Bir ruh muydum? Yoksa gerçekten ölmüş müydüm?
“Bana ne yaptın?” diye bağırdım. Ağlamadığım halde gözlerimden yaşlar süzüldü. Kendimi hem dışarıdan hem de içeriden görüyordum. Elimi havada kaldırıp çevirirken kemiklerimi ve bedenimin ötesindeki sisleri görüyordum.
“Seçeneğin yok.” dedi kadın önümde belirdiğinde. Elini göğsüme koydu.
Cesedime doğru götürdü ve var gücüyle ittirdi.
Yere düşerken gözlerimi açtım.
*