İçeriğe geç

Büyük sultan Fâtih Sultan mehmet

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Büyük sultan Fâtih Sultan mehmet

Bölüm 1

FAtih

CİHANIN SULTANI: ŞAHRAHLAR VE SURLAR

​I. Bölüm: Manisa’nın Gölgeleri ve Uykusuz Geceler

​Gece, Manisa Sarayı’nın bahçesindeki ulu çınarların yapraklarını hafifçe kımıldatan serin bir rüzgârla başlamıştı. Saray odasının pencerelerinden sızan soluk mum ışığı, genç şehzadenin masasının üzerindeki haritaları aydınlatıyordu. Mehmed, henüz yirmili yaşlarının başında, omuzlarında koca bir cihanın yükünü taşıyan o genç adam, günlerdir uyumamıştı.

​Gözleri, parşömen kâğıdına çizilmiş Bizans surlarının üzerinde geziniyordu. Parmağını, Haliç’i kapayan devasa zincirin üzerine koydu.

​"Bir zincir..." diye fısıldadı kendi kendine. "Koca bir imparatorluğun kaderini sadece bir demir parçası mı belirleyecek?"

​O sırada kapı hafifçe tıkırdadı. Mehmed başını kaldırmadan, "Gir," dedi. Sesi, yaşına tezat bir olgunluk ve kararlılık barındırıyordu.

​İçeri giren, çocukluğundan beri yanından ayrılmayan, her sırrını paylaştığı sadık dostu ve hocası Akşemseddin’di. Beyaz sakalları, dervişane hırkası ve gözlerindeki o derin huzurla Mehmed’in hırslı ruhunu yatıştırabilen yegane insandı o.

​"Hâlâ uyumadın mı, Sultanım?" dedi Akşemseddin, masaya yaklaşarak.

​"Nasıl uyurum lalam?" diye sordu Mehmed, gözlerini haritadan ayırmadan. "Rüyamda hep o şehri görüyorum. Konstantiniyye... Surları aşılmaz derler. Grejuva ateşiyle yanar denizler derler. Ama o surlar benim zihnimde çoktan yıkıldı. Sadece gövdemin oraya varması kaldı."

​Akşemseddin tebessüm etti. Genç şehzadenin gözlerindeki o kutsal ateşi görüyordu. Bu ateş ya onu yakıp kül edecekti ya da yeni bir dünyayı aydınlatacaktı.

​"Kutlu fetihe giden yol, sadece kılıçla çizilmez Mehmed’im," dedi bilge hoca. "Zihinle çizilir, sabırla dokunur. Senin yüreğinde o iman ve ilim olduğu sürece, aşılmaz denen surlar sana toprak olur."

​Mehmed ayağa kalktı. Pencereden dışarı, karanlık Anadolu topraklarına baktı. Babası II. Murad’ın ölüm haberi ve tahta ikinci kez çıkışının üzerinden çok geçmemişti. İlk saltanatındaki o çocuksu çaresizliği hiç unutmamıştı. Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın kendisine tepeden bakan o gözlerini, kendisini tecrübesiz bir çocuk olarak gören yeniçerilerin homurtularını dün gibi hatırlıyordu.

​Ama şimdi o çocuk yoktu. Şimdi, fırtınanın ta kendisi olmaya kararlı bir sultan vardı.

​II. Bölüm: Edirne Sarayı ve Çandarlı’nın Gölgesi

​Mehmed, Edirne’ye dönüp tahta oturduğunda sarayda sessiz bir savaş başlamıştı. Divan-ı Hümayun’un en güçlü ismi, yaşlı ve tecrübeli Sadrazam Çandarlı Halil Paşa idi. Çandarlı, Bizans ile barışçıl bir siyaset izlenmesini, genç padişahın büyük maceralara atılarak devleti tehlikeye atmamasını savunuyordu.

​Bir gün divan toplantısında, Konstantiniyye’nin fethi fikri masaya yatırıldığında Çandarlı öne çıktı:

​"Hünkarım," dedi, sesinde sahte bir babacanlıkla harmanlanmış bir uyarı vardı. "Babanız Cennetmekan Sultan Murad Han dahi bu surları kuşattı lakin fetih müyesser olmadı. Bizans, arkasına tüm Hristiyan dünyasını alır. Papa Haçlı ordusunu toplar üzerimize salar. Macar Kralı antlaşmayı bozar. Hazinemiz böylesi bir yükü kaldırmaz. Gelin, bu sevdadan vazgeçin."

​Divandaki diğer paşalar başlarını sallayarak Çandarlı’yı onayladılar. Herkes yaşlı sadrazamın otoritesinden çekiniyordu.

​Mehmed’in gözleri adeta şimşek çaktı. Tahtının kollarını sımsıkı kavradı. O an, salondaki herkes genç sultanın yaydığı o muazzam enerjiyi ve otoriteyi hissetti.

​"Paşa!" dedi Mehmed, sesi divanın mermer duvarlarında yankılandı. "Babamın devri kapandı, şimdi benim devrimdir! Siz Bizans’ın arkasındaki Papa’dan korkarsınız, ben ise arkamdaki Hak Teala’dan güç alırım! Konstantiniyye, İslam’ın sinesinde bir hançer gibi durdukça ne bu devlet huzur bulur ne de benim uykularım helal olur. Bu şehir ya beni alacak, ya ben onu!"

​Çandarlı Halil Paşa sessizce geri çekildi ama gözlerindeki o endişeli ve muhalif bakış kaybolmadı. Mehmed, bu kutlu yolda yalnız yürüyeceğini biliyordu. Çevresindekilerin inançsızlığına inat, o kendi inancını taşa ve demire kazıyacaktı.

​III. Bölüm: Demirin Ateşle Dansı ve Urban Usta

​Mehmed, fethin sadece askeri güçle değil, mühendislikle mümkün olacağını biliyordu. Konstantiniyye’nin bin yıllık surlarını yıkmak için daha önce hiç görülmemiş büyüklükte toplara ihtiyaç vardı.

​Bir kış günü, Edirne’deki dökümhaneye gitti. İçerisi sıcak, isli ve gürültülüydü. Dev körükler çalışıyor, erimiş bronz adeta bir yanardağ gibi kaynıyordu. Karşısında, Macar döküm ustası Urban duruyordu. Urban, Bizans’tan istediği parayı alamayınca Mehmed’in hizmetine girmişti.

​"Usta," dedi Mehmed, eriyen metale bakarak. "Bana öyle bir top dökeceksin ki, gülleleri sadece surları yıkmakla kalmayacak, Bizans İmparatoru Konstantin’in sarayındaki kadehleri titretecek. Sesi, kıyamet alameti gibi göğü yırtacak."

​Urban Usta, genç sultanın bu vizyonu karşısında büyülenmişti.

​"Sultanım," dedi aksanlı Türkçesiyle. "Ben öyle bir top dökerim ki, Babil’in surları dahi olsa un ufak eder. Lakin bunun için tonlarca bakır, kalay ve yüzlerce işçi gerekir. En önemlisi de bu dev canavarı taşıyacak bir irade gerekir."

​"İrade bendedir usta," dedi Mehmed. "Sen döküme başla. İhtiyacın olan her şey, canım pahasına da olsa önüne serilecektir."

​Aylar süren çalışmaların ardından, tarihin en büyük topu olan "Şahi" döküldü. Top o kadar büyüktü ki, Edirne’den İstanbul’a nakledilmesi için otuz çift öküz ve yüzlerce asker gerekiyordu. Mehmed, dökülen her topun matematiksel hesaplamalarını bizzat kendisi yapmış, balistik eğrilerini kendi elleriyle çizmişti. O sadece bir komutan değil, aynı zamanda çağının en ileri görüşlü mühendisiydi.

​IV. Bölüm: Kuşatma Başlıyor – 6 Nisan 1453

​Tarih 6 Nisan’ı gösterdiğinde, Konstantiniyye surlarının önü adeta bir insan deryasına dönmüştü. Osmanlı ordusu, surların önünde saf tutmuştu. Karşılarında, bin yıllık Roma İmparatorluğu’nun son kalesi duruyordu.

​Mehmed, beyaz atının üzerinde ordusunu süzdü. Kararlılıkla kılıcını göğe doğru kaldırdı.

​"Askerlerim! Gazilerim!" diye haykırdı. "Bugün, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) müjdelediği o günün başlangıcıdır! O güzel ordu biziz, o güzel komutan biz olacağız! Ya İstanbul bizi alır, ya biz İstanbul’u!"

​Büyük bir tekbir nidası dalga dalga tüm ovaya yayıldı. Hemen ardından Şahi topları ateşlendi.

​GÜÜÜM!

​Yer sarsıldı, gökyüzü siyaha boyandı. Dev gülleler surlara çarptığında, o güne kadar sarsılmaz denen taş yapılar un ufak olmaya başladı. Ancak Bizanslılar pes etmiyordu. Cenevizli komutan Giustiniani liderliğindeki savunmacılar, gece boyunca yıkılan surları insanüstü bir çabayla yeniden örüyorlardı.

​Kuşatma haftalarca sürdü. Günler geçiyor, kayıplar artıyor ama şehir bir türlü düşmüyordu. Üstelik Papa’nın gönderdiği yardım gemileri, Osmanlı donanmasını yararak Haliç’e girmeyi başarmıştı. Haliç’in ağzındaki dev zincir yüzünden Osmanlı gemileri içeri giremiyor, denizden kuşatma tamamlanamıyordu.

​Ordu içinde huzursuzluk başlamıştı. Çandarlı Halil Paşa, divanda sesini yükseltiyordu: "Gördünüz mü Sultanım? Dediklerimiz bir bir çıkıyor. Kuşatmayı kaldırmaktan başka çare yoktur."

​Mehmed, çadırında yalnız kaldı. Başını ellerinin arasına aldı. Hayatının en büyük sınavını veriyordu. Eğer şimdi geri çekilirse, bir daha asla tahtta kalamazdı. Devlet yıkımın eşiğine gelirdi.

​"Bir yol olmalı..." diye mırıldandı. Gözü masadaki haritaya ilişti. Haliç... Karadan Haliç’e giden tepeler... Tophane yamaçları...

​Birden gözleri parıldadı. Çılgınca, dâhice ve tarihte eşi benzeri görülmemiş bir fikir zihninde şimşek gibi çaktı.

​"Gemileri karadan yürüteceğiz!" dedi yüksek sesle.

​V. Bölüm: Gemilerin Karadan Yürütülmesi

​O gece, Tophane sırtlarında hummalı ve gizli bir çalışma başladı. Mehmed’in emriyle binlerce asker, yüzlerce marangoz sabaha kadar çalıştı. Ormanlardan kesilen dev ağaçlar silindir haline getirildi, içyağı ve zeytinyağı ile kaplanarak kayganlaştırıldı.

​Askerler şaşkındı. "Karada gemi mi yürür?" diye fısıldaşıyorlardı. Ama Mehmed’in iradesi o kadar güçlüydü ki, kimse bu emre karşı gelemedi.

​22 Nisan sabahı, Bizanslılar surlardan Haliç’e baktıklarında gözlerine inanamadılar. Geceleyin tek bir çıt çıkarmadan, rüzgarda yelkenleri şişmiş onlarca Osmanlı savaş gemisi, tepeleri aşarak Haliç sularına inmişti.

​Bizans İmparatoru Konstantin, sarayının penceresinden bu manzarayı gördüğünde fısıldadı:

​"Karşı karşıya olduğumuz adam bir insan değil... O bir fırtına."

​Bu hamle, Bizans’ın tüm savunma planlarını altüst etti. Artık surların her bir noktası tehlikedeydi.

​VI. Bölüm: Son Hücum ve Çağ Açan Sultan – 29 Mayıs 1453

​Kuşatmanın 53. günüydü. Mehmed, son büyük hücum emrini verdi. Gece yarısı başlayan hücumda yeniçeriler, azaplar ve tüm ordu surlara yüklendi.

​Savaş meydanı adeta bir cehennem tasviri gibiydi. Barut kokusu, feryatlar, kılıç şakırtıları birbirine karışıyordu. Ulubatlı Hasan isimli bir yiğit yeniçeri, göğsüne saplanan oklara aldırmadan surların üzerine çıktı ve Osmanlı sancağını dikti. Sancağın surlarda dalgalandığını gören ordu, coşkuyla surları aşmaya başladı.

​Bizans surları artık tamamen çökmüştü.

​Öğle vaktine doğru, şehirdeki çatışmalar dindi. 21 yaşındaki genç Sultan II. Mehmed, beyaz atının üzerinde, muzaffer bir komutan olarak Topkapı’dan şehre girdi.

​Sokaklar sessizdi. Bizans halkı korku içinde Ayasofya’ya sığınmıştı. Mehmed, atından indi. Yere eğildi, bir avuç toprak alıp sarığına serpti; bu, fethi kendisine nasip eden Allah’a karşı bir şükran ve tevazu göstergesiydi.

​Ayasofya’nın kapısına geldi. İçeride ağlayan, hayatlarından endişe eden binlerce insan vardı. Mehmed içeri girdiğinde herkes diz çöktü.

​Genç Sultan, patriğe ve halka doğru seslendi:

​"Ayağa kalkınız! Ben Sultan Mehmed, hepinize ilan ederim ki, bugünden itibaren ne hayatınız ne de hürriyetiniz konusunda korkmayınız. Herkes dininde, ibadetinde ve ticaretinde özgürdür. Bu şehir artık bizim evimizdir ve biz evimizi koruyacağız."

​Ayasofya’nın kubbesinde ilk ezan sesi yükselirken, Mehmed mabedin pencerelerinden dışarı baktı. Artık o sadece bir padişah değildi.

​O, çağ kapatıp çağ açan Fatih Sultan Mehmed Han’dı. Tarih, onun adını altın harflerle yazmıştı ve o günden sonra dünya bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.