Tarih, kan mürekkebiyle yazılır.
Bunu en iyi bilenler ise o satırları kendi elleriyle şekillendiren imparatorlardı.
Çünkü onlar için tarih, uzak geçmişte yaşanmış olaylardan ibaret değildi. Tarih, saraylarının yüksek duvarları arasında alınan kararların, mühürlenen fermanların ve tek bir el hareketiyle binlerce insanın kaderinin değişmesiydi.
Bir imparator haritanın üzerine eğilir, parmağını küçük bir bölgenin üzerinde gezdirirdi.
Bazen o bölge yalnızca birkaç parmak genişliğindeydi.
Bir nehir.
Bir dağ geçidi.
Küçük bir kasaba.
Belki de kimsenin adını bile bilmediği bir köy.
Fakat imparatorun gözünde orası yalnızca bir toprak parçasıydı.
O toprakta yaşayan insanların isimleri, yüzleri, hayalleri veya korkuları yoktu.
Yalnızca alınması gereken bir yer vardı.
Ve bir sabah, henüz güneş doğmadan, atlı haberciler yola çıkardı.
İşte savaşlar çoğu zaman böyle başlardı.
Bir çığlıkla değil.
Bir kılıç darbesiyle değil.
Bazen sessiz bir odada, mum ışığının titrek aydınlığında alınan tek bir kararla.
Kimse ilk kıvılcımın tam olarak nerede çıktığını artık hatırlamıyordu.
Belki önemsiz görülen bir sınır anlaşmazlığıydı.
Belki iki krallığın askerleri arasında yaşanan ve birkaç saat içinde unutulması gereken küçük bir çatışmaydı.
Belki de yanlış anlaşılan tek bir elçi sözüydü.
Belki bir kralın gururuna dokunan birkaç kelime...
Belki de hiçbirinin önemi yoktu.
Çünkü savaşlar çoğu zaman tek bir sebepten doğmazdı.
Yıllarca toprağın altında biriken kuru otlar gibi, insanların öfkesi ve açgözlülüğü de sessizce birikirdi.
Krallar daha fazla toprak istiyordu.
Tüccarlar daha fazla yol.
Generaller daha fazla zafer.
İmparatorlar ise isimlerinin tarihe daha büyük harflerle yazılmasını.
Her biri kendince haklıydı.
En azından kendilerine göre.
Ve insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden biri, işte böyle küçük haklılıkların birbirine eklenmesiyle başladı.
İlk günlerde kimse bunun bir felaket olduğunu düşünmedi.
Pazarlar her zamanki gibi kuruluyordu.
Fırıncılar sabahın ilk ışığında taş fırınlarını yakıyor, sıcak ekmek kokusu dar sokaklara yayılıyordu.
Çocuklar evlerin önünde koşuyor, yaşlılar ahşap kapıların önündeki sandalyelerinde oturup birbirleriyle konuşuyordu.
Tarlalarda çalışan insanlar yaklaşan felaketin farkında değildi.
Gökyüzü maviydi.
Nehirler her zamanki gibi akıyordu.
Kuşlar ağaçların dallarında ötüyordu.
Dünya hâlâ güzeldi.
Belki de savaşın en korkunç taraflarından biri buydu.
Dünya, insanların onu yok etmeye hazırlandığından habersizmiş gibi yaşamaya devam ediyordu.
Sonra ilk ordu yürüdü.
On üç büyük imparatorluk vardı.
Her biri diğerinden farklıydı.
Kimi uçsuz bucaksız ovalara hükmediyordu.
Kiminin toprakları yüksek dağların arasına kurulmuştu.
Kimi denizlerin efendisiydi.
Kimi ise çöllerin ortasında, su kaynaklarının çevresinde yükselen taş şehirleri yönetiyordu.
Sarayları birbirinden daha görkemliydi.
Altın kubbeler güneş ışığında parlıyor, mermer sütunlar kilometrelerce uzaktan görülebiliyordu.
Kralların tahtları değerli taşlarla süslenmişti.
İmparatorların kıyafetleri yüzlerce kişinin aylarca işlediği ipeklerden hazırlanıyordu.
Fakat bütün bu ihtişamın ardında aynı açlık vardı.
Daha fazlasını istemek.
İlk olarak güçsüz devletler hedef alındı.
Küçük krallıklar.
Şehir devletleri.
Dağların arasına sıkışmış köyler.
Kendi sınırlarını koruyacak kadar bile askeri bulunmayan topraklar...
Büyük imparatorlukların orduları üzerlerine yürüdüğünde çoğunun yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Bir şehrin surlarında nöbet tutan birkaç yüz asker, ufukta beliren on binlerce kişilik orduyu gördüğünde ne hissederdi?
Önce korku.
Sonra inkâr.
Sonra çaresizlik.
Uzakta önce küçük siyah noktalar belirirdi.
Ardından o noktalar büyürdü.
Atların ayakları toprağı döverdi.
Binlerce asker aynı anda yürüdüğünde yer titrerdi.
Davulların sesi vadilerde yankılanırdı.
Bayraklar rüzgârda dalgalanırdı.
Ve şehirde yaşayan insanlar, hayatlarında ilk kez ufkun tamamının hareket ettiğini görürdü.
Surların üzerinde duran bir çocuk, babasının elini sıkıca tutarak sorardı:
“Baba, bunlar neden geliyor?”
Babalar çoğu zaman cevap veremezdi.
Çünkü verecekleri hiçbir cevap çocuklarını korumaya yetmeyecekti.
Sonra şehirler düşmeye başladı.
Önce dış mahalleler.
Ardından kapılar.
Sonra surlar.
Bir şehir kapısının kırıldığı an, içeride yaşayan insanların dünyası da kırılırdı.
Ağır koçbaşları kapılara vurdukça çıkan ses sokaklarda yankılanırdı.
Her darbe, taş duvarların içine korku gönderirdi.
Tahta kapılar çatlar.
Demir bağlantılar gevşer.
Surların üzerinden taşlar düşerdi.
Ve sonunda o korkunç ses duyulurdu.
Kapının kırılma sesi.
O andan sonra şehir artık şehir olmaktan çıkardı.
Evlerin kapıları zorla açılırdı.
Pencerelerden yükselen duman gökyüzünü kaplardı.
Sokaklarda koşan insanların ayak sesleri birbirine karışırdı.
Bazıları çocuklarını kucaklarına alırdı.
Bazıları yaşlı anne ve babalarını sürüklemeye çalışırdı.
Bazıları ise kaçacak hiçbir yeri olmadığı için evlerinin en karanlık köşesine saklanırdı.
Fakat savaşın merhameti yoktu.
Evler ateşe verildi.
Ahşap kirişler alevlerin içinde çatlayarak çöktü.
Çatıların altında yıllarca biriktirilmiş eşyalar, kıyafetler, oyuncaklar ve kitaplar birkaç dakika içinde küle dönüştü.
Bir zamanlar bir ailenin kahkahalarının yükseldiği odalarda artık yalnızca duman dolaşıyordu.
Surlar yerle bir edildi.
Tapınakların kapıları kırıldı.
Pazar yerlerinde satılan meyveler, ekmekler ve kumaşlar çamurun içinde ezildi.
Ve sokaklar...
Sokaklar sessizleşti.
Bir zamanlar yüzlerce insanın geçtiği taş yolların üzerinde yalnızca rüzgâr dolaşmaya başladı.
Haritalar defalarca yeniden çizildi.
Sonra bir kez daha.
Ve tekrar.
Krallar masaların üzerine serilmiş büyük haritaların başında toplanıyor, ellerindeki mürekkep kalemleriyle sınırları değiştiriyordu.
Bir çizgi biraz doğuya kaydırılıyor.
Bir nehir başka bir krallığa bırakılıyor.
Bir şehir başka bir renge boyanıyordu.
Haritanın üzerinde yalnızca birkaç santimetrelik bir değişiklikti.
Ama o birkaç santimetre, gerçek dünyada yüzlerce kilometrelik bir yoldu.
Binlerce evdi.
On binlerce insandı.
Bir çocuğun doğduğu köydü.
Bir annenin kocasının mezarıydı.
Bir adamın yıllarca ekip biçtiği tarlaydı.
Fakat saraylardaki masaların üzerinde bunların hiçbirinin adı yazmıyordu.
Yalnızca sınırlar vardı.
Artık sınırlar mürekkeple değil, mezar taşlarıyla belirleniyordu.
Ve mezar taşları her geçen yıl daha fazla dikiliyordu.
En sonunda sıra birbirlerine geldi.
On üç imparatorluk, yıllarca başkalarının topraklarını yutmuştu.
Güçsüz devletler ortadan kaldırılmıştı.
Küçük krallıklar parçalanmıştı.
Şehirler ele geçirilmişti.
Artık aralarında tampon olacak hiçbir şey kalmamıştı.
Dev imparatorluklar birbirlerinin sınırlarında yüz yüze duruyordu.
Ve o gün, dünyanın kaderi değişti.
Savaş birden başladı.
Önce tek bir cephede.
Sonra iki cephede.
Ardından bütün kıtalara yayılarak.
Ordular hareket etti.
Donanmalar denizlere açıldı.
Kaleler silahlarla dolduruldu.
Demirciler gece gündüz çalıştı.
Kılıçlar dövüldü.
Zırhlar yapıldı.
Ok uçları hazırlandı.
Atlar yetiştirildi.
Ve savaş doksan sekiz yıl sürdü.
Doksan sekiz yıl...
Bir insan ömründen daha uzun.
Bir çocuğun doğup büyümesi, yaşlanması ve ölmesi için fazlasıyla uzun.
Bir neslin savaşı öğrenip kendi çocuklarına aktarması için yeterince uzun.
O savaşın ilk günlerinde bir çocuk dünyaya geldi.
Doğduğu gece gökyüzü kapalıydı.
Ay görünmüyordu.
Uzaklarda savaşın yankıları duyuluyordu.
Toprak zaman zaman hafifçe titriyordu.
Annesi, yıkılmak üzere olan küçük taş evin içinde doğum yapmıştı.
Pencerelerin camları çoktan kırılmıştı.
Kapının altından soğuk hava giriyordu.
Odanın köşesinde küçücük bir kandil yanıyordu.
Alev her rüzgâr esintisinde titriyor, duvara uzun ve biçimsiz gölgeler düşürüyordu.
Çocuk dünyaya geldiğinde dışarıda bir savaş sürüyordu.
İlk nefesini aldığı anda bir yerlerde insanlar birbirlerini öldürüyordu.
İlk ağlayışının duyulduğu anda başka bir şehir yanıyordu.
Ve o çocuk, hayatı boyunca savaşın sesinden hiç kurtulamadı.
Çocukluğu savaşın içinde geçti.
Gençliği savaşın içinde.
Yaşlılığı da.
Savaşın ilk yıllarında babası cepheye gitti.
Bir daha dönmedi.
Annesi onun öldüğünü yıllarca kabul etmedi.
Her kapı çalındığında ayağa kalktı.
Her yabancı askerin yüzüne dikkatle baktı.
Her gece, kapının önünde ayak sesleri duyduğunda kalbinin hızla çarpmasını engelleyemedi.
Ama babası hiç dönmedi.
Çocuğun büyümesiyle birlikte savaş da büyüdü.
O henüz on yaşındayken şehirlerinin surları ikinci kez kuşatıldı.
On yedi yaşına geldiğinde ilk kez silah taşıdı.
Yirmi yaşında arkadaşlarının çoğu ölmüştü.
Kırk yaşına geldiğinde kendi çocukları savaşmaya başlamıştı.
Yetmiş yaşına ulaştığında ise artık savaşın neden başladığını kimse hatırlamıyordu.
Savaşın başladığı gün doğan çocuk, sonunda savaşın ortasında gözlerini kapadı.
Ve savaş hâlâ devam ediyordu.
Her savaşta olduğu gibi en ağır bedeli yine masumlar ödedi.
Analar ve babalar çocuklarını cephelerden uzak tutabilmek için ormanlara kaçtı.
Ağaçların arasında günlerce yürüdüler.
Yanlarına alabildikleri birkaç parça yiyeceği bezlere sardılar.
Çocukların ayakları kanayana kadar yürüdüler.
Geceleri ateş yakmaya korktular.
Çünkü uzaklardan görülebilecek küçücük bir ışık bile askerlerin dikkatini çekebilirdi.
Bu yüzden geceleri karanlıkta oturdular.
Çocuklar annelerinin kucağında uyudu.
Babalar ellerinde paslanmış baltalarla nöbet tuttu.
Bazen ormanda bir dal kırılırdı.
Herkes susardı.
Bir kuş havalanırdı.
Kalpler hızla çarpardı.
Bir hayvanın çalılıklar arasında çıkardığı en küçük ses bile yaklaşan askerler sanılırdı.
Fakat savaş ormana da geldi.
Dağların ardına saklandılar.
Yeraltına tüneller kazdılar.
Kayaların arasına küçük odalar yaptılar.
Savaşın ulaşamayacağını sandıkları en uzak, en sessiz yere doğru umutla yürüdüler.
Fakat bilmedikleri bir gerçek vardı.
Savaşın ulaşamadığı hiçbir yer yoktu.
Tahıl ambarları boşaldığında önce ekmek küçüldü.
Sonra sofralar.
Sonra insanlar.
Bir zamanlar masanın ortasında duran büyük ekmekler artık birkaç ince dilime bölünüyordu.
Çorbaların içine daha fazla su katılıyordu.
Tencerelere giren sebzelerin miktarı azalıyordu.
Bir süre sonra tencerelerde sebze de kalmadı.
İnsanlar yabani otları toplamaya başladı.
Ağaçların kabuklarını kaynatıp yemeye çalışanlar oldu.
Hayvanlarını kesmek zorunda kalan aileler, birkaç hafta sonra onların da yokluğunu hissetti.
Yaşlılar sessizce bir köşeye çekildi.
Çocuklar ise neden aç olduklarını anlamıyordu.
Bir çocuk için açlık yalnızca midesinin ağrımasıydı.
Dünyanın çöktüğünü bilmiyordu.
İmparatorların savaştığını bilmiyordu.
Haritaların değiştiğini bilmiyordu.
Sınırların nereden geçtiğini bilmiyordu.
Tek bildiği şey, annesinin önüne koyduğu tabağın her geçen gün biraz daha boş olduğuydu.
Bazı çocuklar, hayatları boyunca gerçek anlamda doymanın nasıl bir his olduğunu hiç öğrenemeden öldü.
Fakat açlıktan bile daha korkunç bir düşman vardı.
Hastalık.