Dışarıdaki martılar bile bir lütuf sayılacak kadar sessizdiler. İle de Port Noir’ın kutsal günüydü. Hiçbir tekne avladığı balıklarla dönerek kuşları kışkırtmazdı. Washburn koltuğunun yanındaki masada duran boş bardakla yarısı boşalmış viski şişesine baktı. Bu bir gelişme sayılırdı. Normal bir pazar gününde şimdiye dek şişe çoktan boşalmış olurdu. Kendi kendine gülümseyerek her ay yolladığı parayla viski içmesini sağlayan Coventry’deki ablasına şükretti. Bess iyi bir kadındı ve istese ona çok daha fazlasını yollayacak durumdaydı. Fakat yine de doktor yaptıklarından dolayı ablasına teşekkür borçluydu. Bir gün ablası ölecek, para da gelmeyecekti. Kendisi de sonunda hiçbir acı kalmayana dek dertlerini en ucuz şarapla unutmaya çalışacaktı. Bu kaçınılmaz gerçeği kabullenmeye başlamıştı… Üç hafta beş gün önce isimlerini vermek istemeyen balıkçıların denizden çıkarıp kapısına getirdikleri yarı ölü yabancıyı görene kadar bu sonu kabul etmişti. Balıkçılar bir iyilik etmiş ama işe karışmaktan kaçınmışlardı. Tanrı bunu anlardı. Adam vurulmuştu.
Ancak balıkçılar adamın vücudunda ve kafasında kurşunların dışında bir derdi olduğunu anlayamamışlardı. Sıska doktor koltuktan kalkarak sendeleye sendeleye limana bakan pencereye gitti. Jalûziyi indirip güneşe engel olmak için gözlerini kısarak jalûzinin aralığından yola baktı. Bir balıkçı ailesi atlı arabayla pazar gezintisine çıkmıştı. İnsan böyle bir manzarayı başka nerede görebilirdi? Sonra yaz aylarında bakımlı atların çektiği arabaların dolaştığı Londra’daki Regent Parkını anımsadı. Bu kıyaslamaya yüksek sesle güldü. Fakat kahkahası çabucak kesildi. Üç hafta önce düşünülemeyen bir şey bu kahkahanın yerini aldı. İngiltere’yi bir daha görme umudunu unutmuştu. Ama bu değişebilirdi artık. O yabancı bunu değiştirebilirdi. Teşhisinde yanılmamışsa bu, herhangi bir gün, saat ya da dakikada olabilirdi. Bacaklar, karın ve göğüsteki yaralar derin ve tehlikeliydi. Kurşunlar saplandıkları yerlerde kalmamış ve yaralar deniz suyuyla devamlı dağlanmamış olsaydı, ölüme yol açabilirlerdi. Bunları çıkarmak öyle tehlikeli de olmamıştı.
Dokular yumuşamış, sterilize edilmiş, yani neştere hazır duruma gelmişti. Asıl sorun kafadaki yaraydı. Yara beyin zarının altına iniyor ve thalamus ile hippothalamuş (*) bezlerinin lifli kısımlarına kadar işlemişe benziyordu. Kurşun iki tarafta da birkaç milimetre öteye saplansaydı yaşamsal işlevler sona ererdi. Neyse bu olmamıştı. Washburn da bir karar alarak otuz altı saat içkiye el sürmemiş, mümkün olduğunca nişastalı besin alıp su içmişti. Londra’daki Macleans Hastanesinden atıldığından beri en nazik ameliyatı yapmış sayılırdı. Beynin lifli kısımlarını fırçayla milimetre milimetre temizlemiş, sonra yaranın üstüne zarı gerip dikmişti. Bunları yaparken de fırça, iğne ya da pensle yapacağı en küçük bir hatanın hastanın ölümüne neden olacağının bilincindeydi. Tanımadığı bu hastanın ölmemesini birkaç neden yüzünden istemişti. Fakat asıl bir neden önemliydi. Ameliyat sona erip hastada canlılık belirtileri aynı şekilde devam edince, Geoffrey Washburn de şişesine dönmüştü. Sarhoş olmuş ve sarhoşluğu sürdürmüş ama sızmamıştı. Daima nerede olduğunu ve ne yaptığını biliyordu. Bu da kesin bir ilerleme sayılırdı.
Artık neredeyse yabancı gözlerini açacak ve ağzından anlaşılır sözler dökülecekti. Bu her an olabilirdi; Önce sözler duyuldu. “Kim var orada? Bu odada kim var?” Washburn ağır ağır ayağa kalktı. Ani bir hareket ya da sesle hastayı korkutmaması önemliydi. Önündeki birkaç dakika, yaptığı ameliyatlar kadar nazikti. İçindeki doktor bu ana hazırdı Yumuşak sesle,
“Bir dost,”
diye mırıldandı.
“Dost mu?” “İngilizce konuşuyorsun.
Böyle olacağını düşünmüştüm. Amerikalı ya da Kanadalı olduğunu sanıyordum. Diş dolguların İngiltere veya Paris’te yapılmamış. Kendini nasıl hissediyorsun?” “Pek bilemiyorum…”
“Bu biraz zaman alır. Barsaklarını boşaltma ihtiyacı duyuyor musun? Sol yanındaki beyaz kap bunun için. Zamanında yetişebilirsek tabii.” “Özür dilerim.” “Hiç dileme.
Bu doğal bir ihtiyaç. Ben doktorum. Senin doktorun. Adım Geoffrey Washburn. Senin adın ne?” “Efendim?” “Adının ne olduğunu sordum.” Yabancı başını çevirerek sabah güneşinin aydınlattığı beyaz duvara baktı. Sonra dönerek mavi gözlerini doktora dikti.
“Bilmiyorum.” “Oh, Tanrım... ,,
“Sana tekrar tekrar söyledim, zaman alacak bu. Ne kadar karşı gelmeye kalkarsan, kendine o denli acı verir ve güçleştirirsin.” “Sen sarhoşsun.” “Genellikle öyleyim. Bunun önemi yok. Fakat dinleyecek olursan sana ipuçları verebilirim.” “Dinliyorum.”
“Hayır, dinlemiyorsun. Bundan kaçıyorsun. Kozanın içinde yatıyor ve beyninin üstünü de örtüyorsun. Beni tekrar dinle.” “Dinliyorum.” Komadayken... o uzun komadayken.... üç ayrı dilde konuştun. İngilizce, Fransızca ve Doğu dili olduğunu sandığım tuhaf bir şey. Bundan da diller bilen biri, dünyanın türlü yerinde rahat rahat dolaşabilen biri olduğun anlaşılıyor. Coğrafyayı gözönüne alarak düşün. Hangi dil sana daha rahat geliyor?” “İngilizce olduğu belli.” Bunda anlaşmıştık. Seni en rahatsız eden hangisi?” Bilmiyorum.”.
“Gözlerin çekik değil yuvarlak. Konuştuğunun Doğu dili olduğunu söyleyebilirim.” ”Öyle gözüküyor.” “Öyleyse neden konuşuyorsun? Şimdi çağrışım yapmaya alış. Bazı sözleri yazdım. Şimdi dinle, bunları söylediğin şekilde tekrarlayacağım. Ma... km... Tam... Quan... Ki... scb... Aklına ilk gelen şeyi söyle.” “Hiç.” “Aferin.” “Allah kahretsin ne istiyorsun?”
“Bir şey... Ya da herhangi bir şey.” “Sarhoşsun.” “Bu konuda anlaşmıştık. Hep sarhoşum. Ayrıca senin hayatını kurtardım. Sarhoş ya da değil, ben bir doktorum, Vaktiyle çok iyi bir doktordum.” “Ne oldu?” “Hasta, doktoru sorguya mı çekiyor?” “Neden olmasın?” Washburn durup pencereden rıhtıma baktı. “Sarhoştum. Sarhoş olduğum için iki hastayı ameliyat masasında öldürdüğümü söylediler. Biri ölseydi paçayı kurtarabilirdim. Ama iki kişi ölünce olmazdı.” “Gerekli miydi?” “Ne?” “Şişe.” Washburn pencereden dönerek hafif sesle, “Belasını versin, evet,” diye cevap verdi. “Gerekliydi ve halâ da gerekli. Hem hasta, doktor konusunda karar verme hakkına sahip değildir.” “Özür dilerim.” “Ayrıca özür dilemek gibi sinire dokunan bir huyun var. Biran bile senin özür dileyecek bir tip olduğuna inanmadım.” “Öyleyse sen bilmediğim bir şeyin farkındasın.” “Senin hakkında epey bilgim var. Ve bunun pek azından bir anlam çıkıyor.” Adam koltukta öne doğru eğilince gömleği açılarak kaslı vücudu ortaya çıktı. Göğsü ve karnı sargılar içindeydi.
“Konuştuklarımızın dışında kalan şeyler mi?”
“Evet?” “Komadayken söylediğim şeyler mi?”,
“Yok, hayır. Bunların çoğunun sayıklama olduğunu konuştuk. Konuştuğun diller. Coğrafya bilgin. Adını bile duymadığım kentlerden söz ettin. Fakat insan adlarını söylemekten kaçındın. Bunları açıklamak istiyor ama söylemiyordun. Sonra sertlik eğilimin... Saldırma, gerileme, gizlenme, kaçma... bütün bunlar epey şiddetliydi. Yaraları korumak için çoğu zaman kollarını bağlamak zorunda kaldım. Fakat bunları konuştuk. Başka şeyler var.” “Ne demek istiyorsun? Onlar nedir? Neden bana söylemedin?”
“Çünkü bunları duymaya hazır değildin. Halâ da olduğundan emin değilim.” Adam arkasına yaslandı. Koyu renk kaşları öfkeyle çatılmıştı. “Artık doktorun önyargısına gerek yok. Hazırım. Sen neden söz ediyorsun?”
“Önce göze oldukça hoş görünen kafa yapından başlayabilir miyiz? Özellikle yüzün. Sen bu suratla doğmamışsın.”
“Ne demek istiyorsun?” “Büyüteçle bakılınca ameliyat izleri daima görülür. Seni değiştirmişler, oğlum.”
“Değiştirmişler mi?” “Güçlü bir çenen var. Bir zamanlar bu çenede çukur da varmış ama bunu gidermişler. Elmacık kemiklerin çıkık. Sol elmacığının üstünde bir ameliyatın ince izleri kalmış. Bence oradaki bir et benini yok etmişler. İngilizlerinki gibi bir burnun var, Bir zamanlar bu burun şimdikinden daha iriceymiş, bunu da hafifçe inceltmişler. Sert hatların yumuşatılmış ve yüzünün ifadesi değiştirilmiş. Ne dediğimi anlıyor musun?”
“Hayır.”
“Yakışıklı sayılacak bir erkeksin fakat suratın kendi başına değil, ait olduğu sınıf yüzünden dikkati çekiyor.”
“Sınıf mı?”
“Evet. Sen her gün kibar kriket alanları, tenis kortlarında görülen beyaz Anglo Sakson tipinin örneğisin. Bu yüzler birbirinden hemen hemen ayırt edilemezler, değil mi? Yüz hatları biçimli, dişler düzgün, kulaklar başa yapışık. Dengesiz bir şey yok. Her şey yerli yerinde. Biraz da şımartılmış bir tipsin. Kendinden emin, hatta küstah ve bildiğini yapmaya alışmış biri.” “Hâlâ ne söylemeye çalıştığını anlayamadım.”
“Öyleyse şunu dinle. Saç rengini değiştirirsen, yüzün de değişir. Evet, saçlarda bir kuruluk, yer yer boya kalmış. Gözlük takar ve bıyık bırakırsan tümüyle başka bir adam olursun. Otuzunu geçmiş olduğunu ve kırkına yaklaştığını tahmin ediyorum. Fakat on yaş fazla ya da beş yaş genç de olabilirsin. Gözlükten söz ederken aklıma geldi. Geçen hafta yaptığımız testleri anımsıyor musun?”
“Tabii.”
“Görüşün çok iyi. Gözlüğe hiç ihtiyaçn yok.”
“Ben de olduğunu düşünmedim zaten.”
“Öyleyse neden gözün ağ tabakasıyla kapaklarında, devamlı, kontak lens takmanın neden olduğu izler var?
” Bilmiyorum... anlamı yok.”
“Bunu açıklayabilecek bir şey söyleyebilir miyim? “
“Evet, lütfen.” Doktor yine pencereye dönüp dalgın dalgın dışarıya baktı.
“Belirli tipteki kontak lensler gözlerin rengini değiştirmek için kullanılır. Senin gözlerin gri ela. Fazla ışıkta mavi duruyor. Doğa bu bakımdan sana yardım etmiş. Göz rengini değiştirmene gerek yokmuş.”
“Ne için gerek yokmuş?”
“Tipini değiştirmen için. Bu tam anlamıyla profesyonellere özgü bir iş. Vizeler,pasaport, ehliyet vb. belgelerde istek üzerine değiştirilebilecek nitelikte özelliklerin var. Saç: Kahverengi, koyu sarı, kızıl. Gözler: Yeşil, gri ya da mavi olabilir. Çok fazla olasılık bulunduğunu sen de kabul edersin değil mi? Bilinen bu sınıf içinde yüzler türlü şeylerle tanınmaz hal alabilir.”
Adam zorlukla koltuktan kalkarken soluğunu tuttu.
“Belki de yanlış düşünüyorsun.”
“Bütün izler ortada. Bunlar kanıt sayılır.”
“Senin tarafından biraz da kuşkuyla yorumlanmış olabilir. Belki de bir kaza geçirdim ve yüzüme dikiş atmaları gerekti. Bu durum ameliyatı açıklar.”
“Sana yapılan türden olanı değil. Saçın boyanması, çenedeki çukurların, et benlerinin yok edilmesi yüzü onarma işlemine girmez.
” Yabancı adam öfkeyle,
“Bunu bilemezsin!”
diye söylendi
. Değişik tür kazalar ve değişik yöntemler vardır. Orada değildin. Emin olamazsın.”
“İyi! Bana kız. Bunu gerektiği kadar sık yapmıyorsun. Öfkeliyken de düşün. Sen kimsin ve ne iş yaparsın?”
“Bir satıcı...
Uzak Doğuda işleri olan çokuluslu bir şirketin müdürü. Bu olabilir. Ya da yabancı diller öğretmeni. Bu da olası.”
“İyi. Şimdi bunlardan birini seç”
“Bu... Bunu yapamıyorum.” Adamın gözlerinde umutsuzluk belirmişti.
“Çünkü bunlardan hiçbirine inanmıyorsun.
” Adam başını salladı. “Hayır. Sen inanıyor musun?
” Washburn,
“Hayır,” dedi
. “Bunun da belirli bir nedeni var. Sözünü ettiğimiz işlerde insan daha çok masa başında oturur. Sende fiziksel güçlüklere karşı koymaya alışmış bir vücut yapısı var. Yetiştirilmiş bir atlet filan olduğunu söylemiyorum. Sadece kasların sağlam. Kol ve ellerin dirençli ve çok güçlü. Senin ağır yük taşıyan bir işçi ya da her gün ağ çekmekten kasları gelişmiş bir balıkçı olduğunu söyleyebilirdim ama bilgin veya kültürün böyle bir olasılığı ortadan kaldırıyor.”
“Bir şey söylemek istediğini anlıyorum. Bambaşka bir şey.”
“Çünkü birkaç haftadır büyük baskı altında birlikte çalıştık. Bunu daha fazla ertelemenin anlamı yok. Açıkçası bunun için yeterince sabrım da yok. Benimle gel.
” Washburn önden giderek dispanser olarak kullandığı odaya girdi.. Bir köşede duran eski tip sinema makinesini aldı.
“Marsilya'dan tıbbi malzemeyle birlikte bunu da getirttim.
” Aygıtı küçük masaya koyup fişini de prize soktu.
“Harika bir şey sayılamaz tabii ama işimiz için yeterli. Lütfen perdeleri kapat.
” Adı ve belleği olmayan adam pencereye gidip perdeyi indirince oda karanlığa büründü. Washburn sinema makinesinin ışığını yakınca karşı duvarda parlak bir kare belirdi. Doktor objektifin arkasına küçük bir selüloit yerleştirdi. Kare birden büyütülmüş harflerle doldu.
GEMEİNSCHAFT BANK BAHNHOFSTRASSE.
ZÜRİH. SIFIR - YEDİ - ON YEDİ - ON İKİ - SIFIR -ON DÖRT - YİRMİ ALTI - SIFIR
Adsız adam,
“Bu nedir?” diye sordu.
“İyi bak, İncele. Düşün.” “Bu bir tür banka hesabı.”
“Tamam. Üstteki bankanın ad ve adresi. Elle yazılı numaralar da bir ad. Elle yazıldığı için de hesap sahibinin imzası yerine geçiyor. Bilinen bir yöntemdir bu.”
“Bunu nerede buldun?”
“Senden aldım. Çok küçük bir negatif. Bence otuz beş milimlik bir filmin yarısı boyunda. Bu ameliyatla sağ kalçanın derisinin altına yerleştirilmişti. Numaraları sen yazmışsın. Bu senin imzan. Bununla Zürih'de bir kasayı açabilirsin.”
