Kızıl Geyik Gece yarısıydı. Ay, karanlık ormanın üzerinde solgun bir gölge gibi asılı duruyor, rüzgâr ağaçların arasından soğuk bir şarkı mırıldanıyordu. Sessizlik, yalnızca bir avcının ayak sesleriyle bölünüyordu. Bu adam, yıllardır süren takıntısının peşindeydi: Kızıl Geyik. Kızıl Geyik, ormanın derinliklerinde yaşayan ve neredeyse doğaüstü özelliklere sahip bir yaratık olarak biliniyordu. Diğer geyiklere benzese de duyma gücü, dayanıklılığı ve yapısı olağanüstüydü. Onun yaşadığı bölgeye halk “Kızıl Orman” diyordu — çünkü oraya girenlerin çoğu bir daha geri dönmüyor, dönebilenlerse delilikle boğuşuyordu. Yıllardır gezi için gelen aileler, öğrenciler ve avcılar bu ormanda kaybolmuştu. Bazılarının cesetleri bulunmuş, bazılarının ise sadece çadırları ve eşyaları kalmıştı. Hayatta kalabilen az sayıdaki kişi ise ya hafızasını yitirmiş ya da anlamsız cümleler mırıldanır hale gelmişti. > “Ormanda biri var,” diyordu bazıları. “Bizi izliyor… ama insan değil.” Avcı, bu hikâyelere inanmasa da bir tek şeye emindi: Kızıl Geyik gerçekti. Ve o yaratığı öldürmek, onun için sadece bir av değil; hayatının anlamı haline gelmişti. --- Kızıl Orman’a Dönüş O gece avcı, son hazırlıklarını tamamladı. Tüfeğini temizledi, mühimmatını kontrol etti. Çantasına sadece birkaç parça yiyecek, bir pusula ve küçük bir defter koydu. Defterin kapağında tek bir cümle yazılıydı: > “Bu sefer ya ben, ya o.” Orman sınırına vardığında sis kalınlaşmaya başladı. Ağaçların gövdeleri gökyüzüne uzanan karanlık kuleler gibiydi. Adım attıkça toprağın altında bir şeylerin kıpırdadığını hissediyordu. Sanki ormanın kendisi canlıydı. Bir süre sonra eski bir kamp alanına rastladı. Etraf darmadağındı; paslanmış bir çadır iskeleti, yerde kırık bir tüfek, yanmış bir not defteri… Defterin sayfalarında titrek harflerle yazılmış bir cümle vardı: > “Gözleri kırmızıydı. Yaklaştıkça sessizleşti.” Avcı defteri cebine koydu, yoluna devam etti. Saatlerce yürüdü. Nihayet ormanın kalbine ulaştığında, devasa bir ağaç kökünün altında bir mağara girişi fark etti. Burası, söylentilerde adı geçen Kızıl Geyik’in ini olmalıydı. --- Mağaranın Sırrı İçeri girdiğinde ağır bir demir kokusu burnuna çarptı. Duvarlarda eski kan izleri vardı. Yerde insan kemikleri, kırık silahlar ve paslanmış mermiler yatıyordu. Bazı kemiklerin üzerinde diş izleri vardı. Avcı, el fenerini tutarken yutkundu. “Burada bir şeyler yaşanmış…” diye mırıldandı. O anda karanlığın içinden bir ses geldi — neredeyse duyulmayacak kadar ince bir çınlama. Bir an sessizlik oldu. Ardından derin bir uğultu mağaranın içini doldurdu. Avcı, tüfeğini doğrulttu. Fakat karanlıkta hiçbir şey göremedi. Sonra... gölgelerin arasından iki kızıl göz belirdi. Sanki bir insanınkine benzer ama daha vahşi, daha bilge bir bakıştı bu. Geyik, yavaşça mağaranın derinliklerinden çıktı. Bedeni koca bir karaltı gibiydi, tüyleri kıpkırmızıydı — sanki kanla beslenmişti. Avcı’nın kalbi göğsünde gümbür gümbür atıyordu. Tetiğe dokundu. Ama geyik hareket etmedi. Sadece baktı. O bakışta bir nefret değil… sanki bir uyarı vardı. --- Gerçeğin Çığlığı Bir anda orman sarsıldı. Dışarıdan uğultular geldi, kuşlar çığlık çığlığa uçtu. Geyik başını gökyüzüne kaldırdı ve kulakları delen bir tiz çığlık attı. Avcı dizlerinin üstüne çöktü, elleriyle kulaklarını kapattı. Çığlık o kadar güçlüydü ki, ağaçların kabukları çatladı, mağaranın duvarlarından taşlar döküldü. Avcı dayanamadı. Silahını kaldırdı ve tetiğe bastı. Patlama sesi karanlığın içinde yankılandı. Geyik sendeledi, birkaç adım geri çekildi ve yere yığıldı. Orman bir anda sessizleşti. Avcı ağır adımlarla yaklaştı. Yerde yatan devasa bedenin göğsü inip kalkmıyordu. Gözleri sönükleşmişti. “Başardım…” dedi kendi kendine, nefes nefese. “Artık bitti.” Ama o an… Yerdeki bedenin gözleri yavaşça açıldı. Bu kez gözlerinde vahşet değil, insani bir acı vardı. Geyik son nefesini verirken, fısıltıya benzeyen bir ses yankılandı: > “Sen de… av oldun.” O anda avcının gözleri karardı. Dizlerinin üstüne çöktü. Etrafındaki hava ağırlaştı, kalbi yavaşladı. Son gördüğü şey, mağaranın duvarlarına yansıyan kendi gölgesiydi — ve o gölge, bir insana değil, bir geyiğe benziyordu. Sabah olduğunda Kızıl Orman sessizdi. Avcıdan geriye yalnızca kanla lekelenmiş bir tüfek, yere düşmüş bir defter ve rüzgârla savrulan o tek cümle kalmıştı: > “Bu sefer ya ben, ya o.” Ve o günden sonra, Kızıl Orman yeniden kimsenin adım atmaya cesaret edemediği bir yer oldu. Çünkü herkes biliyordu… Kızıl Geyik ölmez. Sadece yeni bir bedene uyanı
Bölüm 1
Büyük kaygı
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.