
Müzik= Valse ( şarkı seçimini özenle seçiyorum. Ve seçtiğim şarkılarla yazıyorum bölümleri. Bu yüzden okurken dinlemeniz daha büyük haz verir. Yazım yanlışları için üzgünüm sevgili okurlarım. İyi okumalar )
Sokağın ucundan bir mumun cılız ışığı bana yaklaşıyordu. Elim titriyor, avazım çıktığı kadar bağırıyor, birinin beni duyması için yalvarıyor,bir umut bekliyordum. çevremi saran dört yolun ortasında içinde bulunduğum koca bir çember, çemberin ortasında içe girik silindir bir boşluk, etrafında ise dört krallığı temsil eden dört meşale vardı. Sadece dört yolun ortasındaki çembere ışığını yayan dört meşale. Bana yaklaşan karanlık sokaklardan gelen cılız ışığı tek görüyordum. Ağzımı kapattım ve üç katlı binan yanındaki dikdörtgen samanların arkasına doğru koştum. Burda beni görmemesini umuyordum.
Elerimle ağzımı o kadar sıkı tutmuştum ki patlayau dudaklarımdan ağzıma kan tadı gelmişti. Ama bunları düşünecek hiç fırsatım yoktu. Karşımdaki yoldan bana doğru sallana sallana gelen ışık tek odak noktamdı.
Hiç kimse yoktu. Bana yaklaşan caninin ve samanlarin arkasındaki beden dışındaki herkes her yıl düzenlenen bir festivalindeydi. Bu festivalde: dört krallık toplanır. Bir günlük barış sağlanır ve bu yıl içinde 18 yaşına basan her bireyin özel güçleri bugün saat gece 12'de belirlenirdi.
Etrafta doğa seslerinin içine karışan, caninin sesi pek anlaşılmıyordu. Sarhoştu. Ağzında cümleler geveliyordu. Onları bile duyamıyordum. Kabim kafesine sığmıyordu, hem ağrıyor hem dışarı çıkmak istiyordu. Kendi kendine çığlık atıyordu.
Sadece dua ediyordum. Ne olur biri duysun sesiz çığlıklarıma yanıt versin. Ne olur... Ne olur...
Zaten hep böyle degilmidir hiç bir zaman benim gibileri duymazlar.
PEKİ SORUYORUM GÖKLERE, TAŞLARA, TANRIYA NE GÜNAH İŞLEMİŞTİM!!! BU KADARINI ŞEYTAN BİLE HAK ETMEMİŞKEN...
O duvardan bu duvara çarpan ışığı, kapatan samanları korkudan titreyen ve mosmor olmuş sağ elimle yukarı doğru kaldırdım. Herşey daha netti. Terlemekten alnıma yapışmış saçım,üzerindeki eli gevsetmis olduğum ağzıma girmiş, kanın tadını daha mide bulandırıcı kılıyordu. Çemberin içine giren adama baktım. Ayakta zor duran sarhoşun şık giyinimli elbiselerinin üzerine başından akan kanlarin rengi onu daha korkunç yapıyordu. kafasının sol köşesindeki cam parçacıkları tamamen benim eserimdi. Sokağın bir köşesinde: elimde bir evden , kirli ellerim dışında su içecek ve beni koruyacak bir silahın bulunması için çaldığım bardakla yatarken - zaten yırtık olan elbisemi- yukarı doğru kaldırıp, beni tecavüz etmeden düşünücekti onu.
Uyku sersemiyken üstüme saldıran sarhoşun,kafasından akan kanlara kilitliyken tekrardan ayağa kalkıp bana saldırmadan düşünücekti onu. Zaten çok büyük bir yara açmamıştım. Daha fazlasını hak eden caniye az bile olmuştu. ben şuan kendi nefesimde boğulduğum gibi oda kendi kanında boğulmalıydı.
Beni düşüncelerimden çekip alan ses onun berbat sesiydi. Ağzında gevelediği sesler daha netti , nefes alamiyordum, beni duyacak diye korkudan; ölüp yeniden diriliyor, göz yaşlarımı tutamıyordum.
Düşüncelerimden sıyrılıp onu dinledim."Heyyy, seni aptal kızıl. Kaçacak bir yerin kalmadı. Bak, Etrafına bak! Kim var?- boğuk ve korkutucu bir sesle- KİMSE. Bir tek sen, ben ve senin korkun.-kafasındaki çam parçacıklarını göstererek- bunun intikamını ödeyeceksin" diye bağırdı. Ve etrafına bakındı. Sanki,sanki yakınında olduğumu hissediyordu.
Çocukluğumdan beri büyüdüğüm ve bir hafta önce teyzemin ölümüyle bana sokaklarını açmış köy; şimdi beni istemiyor, duvarları üstüme üstüme geliyor, sanki herkes gibi oda benden kurtulmak istiyordu. Niye çok mu gelmiştim? Ona kötülük mü yapmıştım? Canından bir parça mı koparmıştım? Peki o zaman neden... Neden bana yardım etmiyor? Tanrı neden yanımda değil, neden bana doğru yolu göstermiyor? Neden bu sarhoşu başımdan savmıyor?
Karşımdaki adam, dört yoldan birini seçmek için doğru zamanı arıyor gibiydi. Ben ise patlayan dudağımı ve kızıl saçımın tadına bakıyordum. Yüzünü bile daha tam göremediğim adam bulunduğum yere bakıyor ve gülüyordu. Babamı bakıyordu emin değildim ama buradaki birşeyin ilgisini çektiği belliydi. Sarhoş bu tarafa doğru geliyordu." Seni buldum aptal fahişe" diyince. Herşey durmuştu. Gözlerim istemsizce kapandı, bedenim titreye titreye birazdan yaşayacağı şeyleri bekliyor ve renkten renge giryordu. Dilimde: birde ağzımı kapatmak için kullandığım, korkudan dişlediğimi fark etmediğim, sağ avucumun kan tadı geliyordu.
Ne güzel,sözde kanında boğulması gereken bana yaklaşan adam olmalıydı.
Duyduğum saman sesleri bana doğru geldiğini gösteriyordu. Ben ise gözlerimi açamıyordum. Hemen önüme birşeyin düştüğünü hissedince gözlerimi açtım. Hemen önümdeydi. Herşey bitmişti. Ailemin bana verdiği mektuba bile bakamadan. Belime sarmıştım yolda düşürmüş olmalıyım ki hissetmiyorum şuan. Pekte bir önemi kalmadı sonuçta sözümü tutamadım, bakmadım mektuba gücümün ne olduğuna bile bilmiyordum. Şimdiyse ölümü sessizce bekliyordum.
Tam o sırada ayakta duran sarhoş itte bir şey fark ettim. Kaşları çatmış, eli burun kemerindeydi ve bana bakmıyordu aksine gözleri kapalıydı "seni lanet tavşan"dedi. Sinirden yerde onu saran taşlar belirdi, çok keskindiler. Bu keskin taşlar siniri temsil ediyordu. Oluşturması zordu. Niye bu kadar sinirlendiyse artık. Ne olduğunu henüz anlamadan önüme atılmış saman balyasinin üstüne bir tavşan atladı. Sevinç çığlıkları atmak istedim. Korkudan akan göz yaşlarım sevinç göz yaşına dönüşmüştü. Fakat hala karsimdaydi. Yerdeki mum onu tamamiyle gorebilmemi sağlıyordu.
Üstünde siyah bir takım, takımın içinde kanla bulanmış beyaz bir gömlek, üst düğmeleri açılmış gömleğin yakasında duran açılmış bir papyon vardı. Siyah saçlı, beyaz tenliydi, sakal ve bıyıklarını yen aldığı belliydi. Siyah çatık kaşları, yüzüyle orantılı bir burnu ve keskin çene hatları ve çok nadir bulunan fiziği onu çok yakışıklı kılıyordu. Hem zengin, hem yakışıklısın o zaman benden ne istedin be adam. Benden ve gelecegimden ne istedin...
Muhtemelen 20 yaşlarının başında olan adam usulca yerdeki mumu aldı ve sağındaki yola doğru yürüdü. Yürürken yere doğru bir kağıt fırlattı. Bu oydu annem ile babamın bu gün bakmam için yazdığı mektup. Evet bugün 18. Yaş günümdü her ne kadar berbat geçsede bugün o mektubu açıcaktım. Teyzemin sözünü yerine getirmek için bir haftadır hiç açmadığım o mektuba bakıyordum.
Üstümdeki balyayi yere atıp isirmaktan kana bulanan sağ elimi ve ağzımdan akan kanı elbisemle silerek. Mektuba uzandım, narince yerden aldım. Silmeme rağmen kan rengi geçmeyen sağ elim ve 1 haftadır hiç yıkamadığım için kararan elim arasında titreyen mektubu okuma düşüncesi bile beni sabırsızlandırıyordu.
Ellerimi zarfın köşesine sabırsızlıkla attım. Tam o anda korkuyu hala üzerinden atmamış bedenim, birinin saçımı tutmasıyla irkildi. Ve kafam zonklamaya başladı bir darbe almıştım enseme. Son gördüğüm ise az önce deli gibi kaçtığım, adamın çarpık gülüşü. Son duyduğum cümleyse, yakışıklı çocuğun son sözleriydi "bu kadar aptal olduğunu düşünmemiştim. Kızıl fahişe."
Buda fahişe diye diye tutturdu. Bu kelimenin
neyinden bu kadar haz alıyorsa.




