Soğuk, beyaz, sessiz.Hastanenin her koridoru birbirine benziyor. Aynı keskin dezenfektan kokusu, aynı gri ışık, aynı mekanik tıklamalar. Koltuk değneklerimin her adımıyla yankılanan tok ses, içimde kırık olan her yerin ritmini veriyor.Atlas yanımda yürüyor. Sessiz. Kahve almış. Kupayı bana uzatıyor.“Şekersiz, sen öyle içiyorsun,” diyor usulca.Kapağı açarken bile parmaklarım titriyor. Kahvenin sıcak buharı yüzüme çarpıyor, alnımdaki gerginliği azıcık çözüyor.“Beni ezik gibi taşıma, tamam mı?”“Taşımıyorum. Yanındayım sadece,” diyor.O kadar sade ve içten söylüyor ki, itiraz edecek cesaret bulamıyorum. Adım atmak bile zor. Hemşire ismiyle çağırıyor beni:“İnci Yaman, hadi bakalım canım.”O “canım”ın içi ne kadar boş, ne kadar otomatik…Yavaşça giriyorum. Oda buz gibi. Makine dev gibi başımın üzerinde duruyor. Üzerime eğildikçe, sanki geçmişimle yüzleşiyorum.Hemşire gülümsüyor. “Kolunu uzat, evet… ayağını da… canım sıkan bir şey varsa hemen söyle, olur mu?”Ne sıkabilir ki daha?Gözlerimi kapatıyorum. Metal masanın soğuğu sırtımdan aşağıya iniyor.“Hazırsan başlayalım,” diyor.Tık… Tık… Tık…Makine dönüyor, içimde bir şeyler titreşiyor.“Derin nefes al. Tut… Ve bırak…”Annemin sesini hatırlıyorum o an. “Yorulsan da nefes almayı unutma kızım,” derdi.O an, onun nefes alıp almadığını bile bilmiyorum.
Dr. Cem beyaz önlüğüyle önümüzde duruyor. Röntgenleri ekrana yansıtmış, gözlüklerini indirip dikkatle inceliyor.“Gel bakalım İnci. Hoş geldin.”Hoş mu geldim? Hiç emin değilim.Zorla gülümsüyorum. Atlas hemen sandalyeyi bana çekiyor ama yardım etmesine izin vermiyorum.“Oturabilirsin,” diyor doktor.Kısa sessizlik… sonra:“Kolundaki çatlak güzel kaynamış. Bugün o alçıyı çıkartacağız.”Yüreğim hafifçe kıpırdıyor.“Ayağın…” diyor ve ekrana işaret ediyor. “…hâlâ zayıf. Dikkat etmezsen tekrar kırılır. O alçıyı iki hafta daha bırakmak zorundayız.”Başımı eğiyorum.“O zaman koltuk değnekleriyle yaşamaya devam,” diyorum.“Boks yapmadığını umuyorum,” diye göz ucuyla Atlas’a bakıyor.Atlas hemen konuşuyor: “Yaptıysa bile benim haberim yok.”Doktor başını sallar gibi yapıyor. “Ayağın iyileştiğinde bile kontrollü başlamalısın. Sakatlıklar zihinsel de olabilir İnci, unutma bunu.”
Araba sessiz ilerliyor. Radyoda hafif caz tınıları var. Atlas radyoyu kısıyor.“Eve mi götüreyim seni? İstersen okula uğramayız.”“Yok,” diyorum. “Gitmeliyim. Konuşmalar büyümeden.”“Senin bu… inatçılığın mı, cesaretin mi bilemiyorum.”“Ben de bilmiyorum. Ama gitmezsem, susmuş olurum. O çocuklar da susmamı bekliyor.”Gözüm camdan dışarıya takılıyor. Sokağın köşesinde yaşlı bir kadın, anneme benziyor. Ama değil. Gözlerimi kaçırıyorum.
Okul kapısından girer girmez ortam donuyor. Sessizlik çöküyor. Herkes bana bakıyor. Sanki uzaylıymışım gibi. Sanki koltuk değnekleri değil, el bombası taşıyormuşum gibi. Atlas yanımda dik yürüyor. Onun varlığı, sessizce savunduğum kalkanım gibi. “İnci o işte…” “Dudağının izi kalmış mı?” “Atlas hâlâ yanında mı ya? Cidden mi?” Hiçbirine bakmıyorum. Sadece önümdeki merdivene odaklanıyorum. Her basamak, bir savaş. Sınıfa girdiğimde herkes bana dönüyor. Sonra gözlerini kaçırıyorlar. İlayda yerinden fırlıyor. Elif de hemen yanımıza geliyor. “Of, sen efsane bir dönüş yaptın resmen!” diyor İlayda. Elif gözlerini kısıp beni süzüyor. “Dizi gibi kız, yemin ederim. Bugün okula dönersin, yarın dizisi çıkar.” Gülümsüyorum. Gerçekten. İlk defa içten. İlayda hemen laf atıyor: “Sen yokken ne olaylar döndü. Zorba grubun dedikodusu bile var!” “Elif anlat,” diyorum. Elif kolunu bana yaslayıp fısıldar gibi konuşuyor: “Yiğit geçen gün lavaboda bir çocuğa seni kendin çağırdın demiş.” İçimdeki ateş parlıyor. “Çağırdıysam neden dövüldüm?” diyorum. İlayda anında atlıyor. “Ah süper laf soktun! Bir dakika yazayım, tweet atacağım.” Kıkırdıyoruz. İlk defa içim hafifliyor. Bu kızlarla olmak, kırıklarımdan daha az can acıtıyor. Bu sınıfa, bu okula, bu çocuklara rağmen geldim. Ayağım hâlâ kırık olabilir. Ama kalbim daha güçlü. Ve bu savaşı… artık yalnız değilim. Sınıfın kapısı bir anda tekrar açılıyor. Başlarını çeviren herkes, birden kıpırdanıyor. Kapı eşiğinde, tanıdık adımlar… Mert giriyor ilk. Gözlüklerinin arkasından hafif gülümsüyor, çantasını omzundan indirirken “Partiyi mi kaçırdım?” diye soruyor. Ardından Kerem kıkırdayarak geliyor. “Biri İnci’yi yalnız bırakacak sanmış galiba,” diyor. Kenan, sessizce yanıma yaklaşıyor. Elini omzuma koyuyor, hiçbir şey söylemiyor ama o dokunuş, her şeyin karşılığı oluyor. En arkadan gelen ise Yiğit. Diğer Yiğit değil, bizim Yiğit. Hani zorba grubun içinde değil, tam tersine onların karşısında duran Yiğit. “Geri döndü. Kraliçe geri döndü,” deyip sıraya yaslanıyor gülerek. Elif, İlayda, Kenan, Kerem, Mert, Yiğit… Birbirimize bakıyoruz ve o an anlıyorum: Onlar burada. Benimle. Benim tarafımda. Arka sıralarda Baran’la Sarp’ın birbirlerine eğilip bir şeyler fısıldadıklarını görüyorum. Ama bu kez korkmuyorum. Çünkü onların fısıltılarını bastıran bir şey var artık: Biz. İlayda kıkırdayarak kulağıma eğiliyor. “Şimdi bunların suratına pizza atma zamanı mı?” Elif kahkahayı patlatıyor. “Yok canım, daha büyük bir plan yapalım.” O an, hayatımda ilk kez… kırık ama sağlam hissediyorum. Bu defa, yanımda bir ordu var. Ve ben… Bu sınıfta, bu okulda, bu hayatta… yalnız değilim.