İçeriğe geç

Bu Okulda Kan Var

Bölüm 5 · 4 dk okuma

Bu Okulda Kan Var

Bölüm 5

Hastanede Bulunan Huzur

Hastane odasının tavanına bakarak saatler geçirmek… Bir insanın içini bu kadar kemiren başka bir şey olamaz. Yalnızlık, serum sesleriyle yarışıyordu. Ama Atlas… Atlas hep yanımdaydı. Sadece gelip gitmiyor, koltuğu yatağımın yanına çekip orada uyuyordu. Ne zaman gözlerimi açsam ya ayakta bana su veriyor, ya da başucumda sessizce telefonuna bakıyordu. Kimi zaman göz göze geldiğimizde gülümsemeye çalışıyordu ama içinde sakladığı bir şey olduğunu hissediyordum. O yorgun bakışlar… boğazına düğümlenmiş cümleler gibi.Bir sabah, kapı tıklatıldı. Atlas kalkmadan bile “Girin!” dedi. İçeri giren kadın gözleri dolu dolu bana baktı. Yanında eli sürekli arkasındaki adamı dürten kısa boylu biri daha vardı.Atlas ayağa kalktı. “Annem. Babam.”İçimden bir şeyler düştü. Kadın yanıma yaklaştı, gözlerimin içine uzun uzun baktı. “Sen bizim Atlas’ın özel misafiriymişsin…” dedi, sesinde sıcacık bir şefkat vardı. Elimi tuttu, saçımı okşadı. “Canım kızım, canın yansa da biz buradayız.”“Ben Fikriye,” dedi kadın, “bu da eşim Orhan.” Adam çekingence gülümsedi. “Bak şimdi, sana biraz meyve getirdim. Bir de evde yaptığım kekten,” diyerek çantasından tabaklar çıkaran kadın hemen masayı düzenlemeye başladı. Sanki beni yeni doğurmuş gibiydi. Üzerime battaniye örtüyor, çoraplarımı kontrol ediyordu. “Bu kızın elleri buz gibi!” deyip Atlas’a kaş çattı. Atlas gözlerini devirdi. “Anne lütfen…”Ama itiraf edeyim, o an kendimi uzun süredir hissetmediğim kadar güvende hissettim. Annemin eksikliğini biraz olsun kapatıyordu.⸻Öğleden sonra odanın kapısı bir kez daha açıldı. Atlas’ın arkadaşları gelmişti. Bu sefer kalmaya gelmişlerdi. İçeri girerken gürültü ve kahkahalarla tüm odayı doldurdular. Biri direkt pencere önüne geçti. “Ben bu ışığı alırım,” dedi. Diğeri sandalyeyi kapıp yanıma geldi. Atlas onları teker teker tanıttı:“Bu Kerem,” dedi, siyah kıvırcık saçlı, bol cepli mont giyen çocuk, göz kırptı. “Küçükken kafasını sobaya vurmuş ama hâlâ akıllı,” diye ekledi Atlas.“Bu Mert, grup içindeki beyin ama arada sapıtır.” Mert gülümsedi. Gözlüklüydü ama o tipten değil – daha çok analiz eden bir çocuk gibiydi.“Bu da Yiğit. Her şeyin dalgasını geçer ama canını acıtana da göz açtırmaz,” dedi.Ve son olarak kıvırcık saçlı bir kız yaklaştı, yanımda duran sandalyeye oturdu.“Ben Elif,” dedi. “Atlas çok bahsetti senden. Ama yüzün o kadar düşündüğümden güzelmiş ki sinirim bozuldu.”Bir an güldüm. Gerçekten güldüm. Onun samimiyeti bana iyi gelmişti. Elif başımı okşadı. “Bize de kardeş geldi, hoş geldin.”Sonra odada sohbet dönmeye başladı. Mert’in bir keresinde okulda sırt çantasına kazara tavuk konulması, Kerem’in kızlardan kaçarken terlikle düşmesi… Her biri birer hikâyeydi. Sanki uzun zamandır bu arkadaşlığın bir parçasıymışım gibi hissettim.Elif, saçımı taramak için fırça getirmişti. “Senin saç tellerinle bağ kurdum, kusura bakma,” deyip tararken bir yandan da “Bakma şu erkeklere, duygularını saklarlar ama senin için gözleri doluyor,” dedi fısıltıyla. Kafamı çevirdim, Atlas gerçekten pencereden dışarı bakarken elini yumruk yapmıştı.O an anladım, yalnız değildim.

Günlerden bir gün, odam her zamankinden daha kalabalıktı. Atlas, yanımdaki sandalyede oturuyor; annesi Fikriye teyze bana meyve dilimliyordu. Babası Orhan amca camın önünde gazeteyi tersten tutmuş, boş boş bakıyordu ama hep bir kulak bizdeydi. Elif saçlarımı örmeye çalışıyor, Kerem odanın köşesinde koltukta ters oturmuştu. Mert, elindeki portakalın kabuğunu düzgün soymaya çalışıyordu, sanki hayat memat meselesiymiş gibi. “Tamam!” dedi Elif birden. “Böyle olmayacak. Bu kadar depresyon bize yakışmıyor. Şimdi herkes sırayla en rezil anısını anlatıyor. En utanç vereni kaybediyor ve kaybeden… şey yapar… İnci’ye en sevdiği yemeği ısmarlar!” “En sevdiğim yemek mi?” dedim gülerek. “Lahmacun diyelim,” diye araya girdi Atlas. “Bir kilo!” dedim. Kahkaha patladı odada. İlk olarak Fikriye teyze başladı. “Ben bi gün babanı ilk kez eve çağırmışım. Evde mis gibi taze fasulye var, ama ben sandım ki o akşam başka yemek yapılacak… Babam, yani dedesi, Orhan’a ’Kuru fasulye’ getirmiş. Ben ikisini birden yedirdim. Gece…” “Annee!” diye kesti Atlas. Herkes kahkahadan yerlere yatıyordu. Sonra Mert başladı. “Ben ortaokulda kızlar çantasını süsleyince hoşlandığını sanıyordum. Çantama kalpli sticker koymuşlar, ben de gittim kıza ‘Ben de seni seviyorum’ dedim… sonra öğrendim ki sınıftaki herkesin çantasında o stickerlar varmış. Kıza yalancı çıktım.” Ardından Yiğit, Kerem, Elif derken herkes birer birer anlattı. Elif’in anısı özellikle bomba gibiydi: “Lisede okulun maskotu olan tavuk kostümünü giymek zorunda kaldım. Dans ederken başlık kafamdan fırladı, ve tabii ki sevgilim beni o hâlde gördü. Bir daha çıkmadık.” Herkes gülerken, kapı birden açıldı. Kahkahalar dondu. Baran. Sarp. Kaya. Yiğit. Bora. Ellerinde bir demet çiçek. Aynı o günkü gibi. Gözleri bu sefer boştu ama içlerinde sanki “biz normaliz” deme çabası vardı. Hiçbirimiz bir şey demedik. İnci’nin parmakları aniden sıkıştı. Yanı başımda oturan Elif elimi tutmuştu. Sessizce, kararlı bir şekilde. Gözleri “Korkma, buradayım,” diyordu. Atlas kalktı. Gözleri karanlıktı. “Ne işiniz var burada?” dedi, sesi buz gibi. Baran öne çıktı. “Geçmiş olsun demeye geldik. Ciddi anlamda. Bir sorun çıkarmaya gelmedik.” Kerem öne atıldı. “Yani şimdi… elinizdeki o şeyi almamız gerekecek.” “Ne?” “Çiçek.” Atlas’ın arkadaşları hemen aralarına girip zorba grubu odadan dışarı çıkardı. Ama kapı kapanmadı. İçeriden birkaç dakika sonra gelen bağırışlar, itiş kakış sesleri netti. Kerem’in sesi duyuldu: “Ne dedik size? Çiçeği getirmeyin dedik.” “YİYİN LAN ONU!” “Nasıl getirmişsiniz bunu utanmadan ya! Kafanıza gömeceğim!” Elif, başımı kucağına aldı. “Sakın bakma. Ama bil ki onlar şimdi çok daha rezil oldular.” Mert kapıyı usulca kapatırken “Dönerken onlara da bir meyve tabağı götürelim, sindirimi kolay olsun,” dedi. ⸻ Akşam saatlerinde oda yine sakindi. Kavga bitmişti, gülüşmeler yavaş yavaş normale dönüyordu. Elif hâlâ elimden tutuyordu. Atlas bir ara pencereden dışarı bakarken derin bir nefes aldı. Fikriye teyze yine üşüyüp üşümediğimi soruyor, Orhan amca “Elma dilimlemek nasıl bir sanatmış ya…” diyordu. Ve o an, ilk kez, gözlerim kapandığında kalbimde huzur vardı. Bu insanlar, hayatıma zorla giren karanlıktan sonra gelen ışık gibiydiler.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.