İçeriğe geç

BOYA PALETİ

Bölüm 1 · 10 dk okuma

BOYA PALETİ

Bölüm 1

GİRİŞ

Ruhun yaşamına uygun hissetmez bazen. Yıllarca sürer doğru kişi olma çabaları, başaramadığın ilk nokta da dönmek kolay gelir hatta. Öyle ki yollar uzadıkça ve ilerledikçe geri dönmek sonuca ulaşmaktan çok daha tatlıdır. Ruhunu ait olduğu yaşama kavuşturmak herkesin başarabildiği bir olay değildir. Yiten hayaller; monoton yaşamların inşa edilmesinde en temel malzemedir. Sıkıcı, sıradan hayatının molalarına senden bir parça sıkıştırmana bile izin vermezler. Renkler gider, şarkılar susar, kitaplar okunmaz hale gelir. Ellerini feda edersin tekrar renklere dokunmak uğruna, kulaklarının kesilmesine razı gelirsin bir kez olsun müzik dinleyebilmek için, gözlerini oyacaklarını bilsen bile o son satırı okumaktan çekinmezsin.

Senden parçalar gider yarınlar için. Yarınlar boya yüzünden sertleşmiş kirli fırçalar gibidir; ne renk çıkacağı belli olmayan fırçalar. Kurumuş belki o fırçalar artık renk vermezler bile ama sen beklersin. Benim temiz fırçalarım hiç olmadı. Ya da berrak renkler hiç çıkmadı yarınlarımdan. Kırık fırçalarım kırık paletlerim vardı. Kırık hayallerimin yanında gömülüydü o fırçalar, sayıları gün geçtikçe artıyordu. Artık merak etmiyordum zaten ne renk çıkacağını.

Tek çıkan renk griydi. Bulanık bir renkti, çabasız, baştan sağma, boğucu ve ben. Ben; Sunay Temmuz. Temmuz ayının sıcağında doğan kar topu. Rengarenk tuvalin üstüne düşen siyah boya damlası, silinmesi kolay izini kapatmak zor olan. Gitmekle kalmak arasında ruhunu hapseden biri gibi olan.

Hayat paletlere benziyor, boya paletlerine. Boya paletleri birçok rengi taşıyabiliyor.

Renkler çok fazla şeyi anımsatıyor.

Odamın bir köşesinde, yıllarım geçse de ait hissedemediğim odamın pek çok köşesinde, elimde mürekkebi akmış siyah bir kalemle oturuyorum. Sesler duyuyorum defterimden. Siyah deri kapaklı bir defter elimde ki. Yazıyorum mürekkebimin sonu gelene kadar ama kirli kalplerden çıkan her söz zift siyahı olarak mürekkebi biten kalemimi dolduruyor. Bitmiyor bu yüzden ne sözcüklerim ne de hissettiklerim. Her kelimeden sonra daha dipte buluyorum kendimi. Öyle bir dip ki ışık görüyorum gittikçe artıyor bu ışık.

Unutma:

Boyalar karmaşayı, karmaşa sonu getirir. Bizim sırrımız bu olsun. Duygudan duyguya geçsin, kimse anlamasın ve biz ellerimizdeki boyaları kayalıklara sürelim. Suçları saklayalım, kınayalım tüm yüzleri, yüzsüzlükle yaşayalım ama en gerçek yalanlar arasında olan biz olsun. Ve nerede başlarsak orada bitelim. Nerede geçerse ilk bakışma orada bitsin her şey. Eller sıkıca tutsun birbirini, ellerin sahipleri değişir belki, belki aynı kalırız ve kanmayız kalbimizin oyunlarına. Bir sahne kurmuşuz gibi yaşayalım sonunu kabul edelim, boya koksun sonumuz. Bir boya paletinin içinde yaşıyormuşuz gibi rengarenk bitirelim her şeyi.

Yanılalım. Yanalım. Yakalım. Sunay olalım, Temmuz’dan korkalım. Unutmayalım. Acıları unutturmayalım.

"Kâbusları ne zaman hatırlarsan, yaşamında o anın sonunda kabusunu yaşarsın.” Dedi on iki. Kabuslar anahtarmış on iki. Yaşamın hep bir parçasıymış kabuslar. Asıl kabuslar yaşamın kendisi olduğunu fark etmek için kaç mezar kazabilirsin?

“Herkesin bir rengi vardır.” Belki de hayatım boyunca tutunduğum en sağlam dal bu cümleydi. Herkes rengini belli eder, derlerdi. Giydiğin kılıflar, gizlemeye çalıştığın kişiliğin, olmak istediğin her şey ve duyguların; ayrı ayrı birer rengi anımsatırdı kaderinde. Herkesin farklılıkları olduğu gibi renklerin hissettirdikleri de farklıydı. Renkler canlı değildi ama insanlardan daha gerçekti. Saklandıkça daha da çok hissederdiniz o renkler. Birinin yüzünden belli olur mesela, kiminin sözlerinden, kiminin dinlediklerinde hatta kiminin uzun uzun baktıklarından. Yani renkler saklanılmaz, silinse bile izi kapatılmaz.

Boğuluyorum. Kocaman bir boya paletinin ortasında o kadar uzun zamandır boğuluyorum ki. Ne bir fırça ayırıyor boyaları ne de bir şey temizliyor bu karmaşayı. Sadece yitip gidiyorum. Boyalardan bir parça oluyorum, kimsenin seçeceği bir renk değilim ama.

Sadece saçlarım acıyor. Saç diplerim yanıyor ve benden başka kimse bunun anlamını bilmiyor. Acı geçsin istiyorum, seviyorum saçlarımı. Yapabildiğim kadar şefkat gösteriyorum saç diplerime. Masallar okuyorum, geçsin diye bebek avutur gibi avutuyorum küçüğümü. Şimdi bana o masalları öğreten kızın mezarındayım. Mezarlığın sessizliği bana huzur veriyor garipsiyorum bu durumu. Etrafta nefes alan hiçbir şey yok ama sanki rüzgâr bile feryat ediyor. Uzaklardan, çocuğunu kaybetmiş ana babaların ağıtlarını getiriyor sert poyraz kulaklarıma.

Mezarlığa yasladığım sırtımı dikleştirdim gelen ürperti ile. Gitme zamanım gelmişti saatlerdir burada oturup onunla konuşuyordum. Cevap gelmiyordu ama sanki doğaya karışıp bana bir şekilde işaret veriyordu. Mermerden destek alıp ayağa kalktım. Elimdeki yeşil zarfı, mezarın en köşesindeki toprağı deşip oraya koyduğum plastik poşetin içine, diğer zarfların yanına koydum. Bu yedinci zarftı.

"Bir gün görüşeceğiz biliyorum..." mezar taşında elimi gezdirip yerdeki su şişesini aldım ve çıkışa yürüdüm. Yoldaki ağaçlardan birine su şişesini astım. Yürüdüğüm yol dik bir yokuştu ama beni yoran o yol değildi sanki. Kemiklerim sızlıyordu yorgunluktan. Yorgunluk dışında birde özlem vardı içimde. Çocukluğum yatıyordu orada, çocukluğum yitip gitmişti.

Mezarlıklar mı kasvetliydi yoksa ölülerin günahları beni mi boğuyordu? Adını okuduğum her mezar taşı omuzumda başka bir yük bırakıyordu sanki. Anneannem mezar taşlarını okumanın unutkanlık yaptığından bahsederdi her zaman ama öyle anılar var ki binlerce mezar taşı okusam yine silinmez hafızamdan. Ne kadar acı... unutamayacağı şeyler insanın canını aynı acıyla öldürürcesine yakıyordu.

Çıkışa yaklaştıkça ağlayan insan sesleri kulağıma ilişiyordu. Kulağıma yerleşiyor ve benim yerime de ağlıyorlardı sanki. Ardımda bırakmaya çalışarak o yokuşu çıkıp çiçek satan dükkanları tek tek geçtim. Bu çiçekleri mezarlıklardan tekrar topladıklarını söylemişti ablam. Taksi bulmak için caddeye çıktım, şehrin biraz dışında kalıyordu mezarlık ama yüksekte olduğu için denizi görebiliyordum. Çantamdan kabloları birbirine dolanmış kulaklığımı çıkarttım. Şarkı seçerken önümden geçen ikinci taksiyi görmezden geldim. Birkaç dakika sonra tekrar taksi geçtiğinde elimde durması için işaret yaptım.

Arka koltuğa oturup nereye gideceğimi tartmaya çalıştım. Eve gitmek istemiyordum. Bir arkadaşıma da gidemezdim, kafam kimsenin sohbetini kaldıracak gibi değildi. Kendimi özgür hissettiğim bir yere gitmek istedim ve orta yaşlarda kirli sakalı olan şoföre sahile sürmesini söyledim. Ne zaman buraya gelsem ilk kaçtığım yer deniz oluyordu. Adam sürerken kafamı cama yasladım ve kulaklığımı takıp yolu izledim. Sonbaharın ilk etkisi ile ağaçların yaprakları dökülmüştü. Sonbaharı çok severim, kızıl yapraklar havada uçuşur hoş görüntü bırakır, tabii bu sadece fırtınalarda olurdu ama yine de güzel görüntüydü.

Ne kadar sürdüğünü bilmediğim bir zaman sonra taksi her yaz arkadaşlarımla yüzmek için geldiğimiz sahilde durdu. Taksiciye aynada yazan miktarı ödeyip arabadan indim. Sahil kenarında daha çok rüzgâr vardı. At kuyruğu olan saçlarımı açtım ve rüzgârı saçlarımda hissettim. Siyah saçlarım rüzgarla beraber dans ederken derin nefes alıp denizin kokusunu ciğerlerime doldurdum. Hep dolu olan sahil havanın artık soğumaya başlamasından dolayı bomboştu.

Kumlarla doğru ilerleyip oturacak güzel bir yer aradı gözlerim. Dalları aşağı doğru sarkmış yaşlı bir ağaç gördüğümde sakin adımlarla kumları ezerek yürüdüm. Kavurucu sıcağa sahip olan kumlar rüzgârın etkisiyle etrafta geziyor yazdan kalan sıcaklığını yitiriyordu. Kumlar buz gibiydi. Ağacın dibine oturup sırtımı rahatsız ağaç gövdesine yasladım. Gözlerimi kapattım ve başımı geriye yasladım. Saçlarıma batan ağaç kuruları canımı acıtmıyordu ama saçlarımın dibinde acı vardı.

Ben alışmışlığın dışına çıkamayan kişiydim. Hayatım planlı ilerliyordu. Aksilikleri göz ardı etmek ile hükümlüydüm. Annem böyle istemişti; lakin ben annemi duymayı bırakalı uzun zaman oluyordu. Zaten ben ne zaman annemi duysam yorgunluğumu fark ediyordum. Kanından olduğum yoruyordu. O ne zaman bir şey dese bir şeyler tekrar canlanıyordu, tekrar acıyordu her şey.

Sırt çantamdan siyah deri defterimi çıkarttım ve tarihi atıp yazmaya başladım. Siyah pilot kalemi kavradı parmaklarım. Düşünmeden yazıyordum. Burun direğim sızlıyordu, iğrenç bir ağrı mevcuttu kafamın içinde. Ellerim yine titremeye başladığında, yazmayı bırakmam için bağıran sesleri duymadan gücümün son damlalarını kullanırcasına acıyla yazdım.

"Ölmeye mahkûm her beden, öldürülmeye mahkûm her hayat ve ölüme kafa tutan her hayal. Mahkûmiyet bir nevi idam çeşidi. Boynuna geçirilen görünmez bir ip. Kararı kılan belli, mahkûm belli ve en kötüsü seyircilerin belirli. Yahut yaşatmaya çalışmak öldürmekten farksız. Defter arasında nefes aldırmak işkence mi?

Acıyla kavrulan acı düşünceler en güzel yalancılara aittir. O kadar güzel yalan söylerler ki kendileri hakkında her bir bilgiyi. Acılarına dokunulsun istemezler. İyiyim derler. Bir şey olmadı derler. İçlerindeki yardım edin haykırışlarını o kadar güzel sustururlar ki güçlerine hayran kalır diğerleri.

Nereden mi biliyorum... aynaya her baktığımda, rüyalarımda daha doğrusu kabuslarımda, kalbimde ve on ikimde.

On iki. Unutma, gülümse. On ikiye inat gülümse. Yorgun ol ama sanki saatlerce uyumuş gibi ol. Yenilmeyeceğim on iki."

Kucağımdaki telefon titrediğinde irkildim. Ellerim birkaç cümle yazmama rağmen titriyordu. Eskimiştim, yazı yazacak halim bile yoktu resmen. Eskiden sayfalarca yazardım. Bu defter beni hep olumsuzluğa sürüklediği için kısa yazıyordum her şeyi istemsiz. Kulağımdaki ses susmuştu, ses yoktu, telefonun ekranını açtığımda müzik uygulamasında olduğumu ama şarkı başlatmadığımı fark ettim. Defterimi kapattım ve güzel bir şarkı açıp gelen bildirime bastım.

Brazzaville, Sleep on My Shoulder

Gelen bildirim kitaplar için kullandığım bir uygulamadandı. Uygulamada kitapları eleştirebilir, yorumlayabilir, alıntılayabilirsiniz ve hatta sohbette edebilirdiniz. Mesaj daha önce hiçbir paylaşımına rastlamadığım birisiydi. Kullanıcı adı maviboya'ydı.

Maviboya: O defter ne zaman elinde olsa hiç yüzün gülmüyor. Ellerin sürekli titriyor bir insanmış gibi o defterden çekiniyorsun gibi geliyor bana. Siyah deri bir defterden neden korkuyorsun?

Başımı kaldırıp etrafa baktım. Kumsalda tek olduğuma emindim. Kimse yoktu. Defterimi çantama attım. Sadece biraz huzurlu hissetmek istiyordum ne gerek vardı tedirgin etmeye. İzlenme hissini yaşamamıştım ama huzursuzluk hissinin dibini ekmekle falan sıyırıyorum şu an.

Sunaytemmuz: kimsin ve neden beni gözetliyorsun?

Maviboya: Mavi ben, seni gözetlemiyordum yolumun üzerindeydin ve dikkatimi çektin.

Sunaytemmuz: şu anı sormuyorum. Yazdıklarınla sadece şu an görmüş gibi değilsin bu beni rahatsız etti.

Maviboya: Takip etmiyorum, seni görmek bana iyi geliyor. Işıklı bir oda da karanlık bir köşede ışıklardan saklanıyor gibi hissettiriyorsun.

Sunaytemmuz: paşam ilgililerden sıkılınca benim hayatıma bakıp bir oh çekiyor sanırım

Maviboya: hayır tabii ki Sunay.

Sunaytemmuz: Bak hayatım yeterince gelgitli. Ne bir gizemi kaldırabilirim ne de uğraşabilirim.

Maviboya: Sakin ol sadece konuşmak için yazdım.

Sunaytemmuz: Konuşmak için yazdın, ne için takip ediyorsun?

Maviboya: Panikleme... sadece karşına çıkmak için doğru zamanı bekliyorum.

Sunaytemmuz: Umurumda değil, her gün gözetlemen rahatsız edici.

Maviboya: Bazı günler takip etmiyorum

Sunaytemmuz: İçimi rahatlattın çok sağ ol gerçekten.

Maviboya: Rica ederim Menekşe ne demek :)

Sunaytemmuz: Menekşe ne alaka benim adım Sunay.

Maviboya: Zamanı geldiğinde sebebini söylerim şimdilik benim için menekşesin.

Sunaytemmuz: Bak, takip etmen, karşıma çıktığında seni kabul edeceğimden emin olman, benim diyerek sahiplenmen; korkutucu. Seni tanımıyorum. Tanımak istemiyorum. Beni gözetlemeni de istemiyorum.

Maviboya: Kötü bir amacım yok. Korkutmak istemezdim. Sadece şu an karşına çıkamam ama göz önünden de ayıramam seni.

Maviboya: Sorma, sebebini ben bile kendime açıklayamıyorum.

Sunaytemmuz: Açıklayabildiğin zaman yaz o halde bana.

Bir süre mesaj gelmedi bende çantamdan sabah kendime hazırladığım sandviçimi çıkarttım. Defterimi kapatıp çantama koydum vücudum denize döndü rüzgâr yüzünden dalgalar daha sık ve şiddetliydi. Denizden fazla uzak sayılmazdım her dalgadan sonra deniz kokusu daha da artıyordu. Telefonumun sesini daha fazla açıp kendi sessizliğimden çıkmak için çabaladım. Sessizlik her zaman iyi olmuyordu. Telefonumdan tekrar bildirim sesi geldiğinde merak edip baktım.

Maviboya: birde kabul et yalnızlıktan korkuyorsun artık bundan bıktın değil mi?

Sunaytemmuz: Çok fazla bir bilgin var mı sanıyorsun sen benim hakkımda? Ve hayır düşündüğün gibi yalnızlıktan korkmuyorum, bıkmadım. Hem neden kendim ile baş başa kalmaktan korkayım?

Maviboya: Gerçekleri konuşmaktan ve düşünmekten korktuğun için?

Maviboya: Yalnız olduğunu inkâr etmediğini gözümden kaçırmadım bu arada.

Sunaytemmuz: Kesinlikle kendini bir şey biliyor sanıyorsun. Beni rahatsız etmeyi bırak artık karnımı doyuracağım.

Telefonumu sessize alıp atacağı mesajlardan bihaber olmayı seçtim. Sakin sakin sandviçimi yedim. Eğer beni izlediğini bilmeseydim denize girerdim. Denize girerdim ve korkularımı suya bırakırdım. Denizin o tuzu kokusu beni bunu yapmak için zorlasa da sadece ayağa kalkıp denize yaklaştım. Uzak duramadığım şeyler arasında ilk deniz geliyordu.

Yüzmeyi çok severdim, her seferinde bir öncekinden daha derine gitmeyi daha çok severdim. Bazen nefesimi sonuna kadar zorlar ölüme yaklaşır gibi hissederdim. Beklerdim ama ölmezdim. Suyun üstüne çıkardım ve nefes alırdım. Eğer farklı bir evrende olsaydım nadir görülen denizkızlarından olmak isterdim. Ama beni farklı kılan nadirlik denizkızlarındaki o eşsiz güzellik olmazdı; sıradan merhaba dediğin beş kişiden üçüne benzemem olurdu. O kadar sıradan o kadar nadir.

İnsanlar nefeslerinin kesilmesinden korkuyorlar o yüzden derinlerde yüzmüyorlardı. Arkadaşlarım genelde ben derine gittiğimde elleri kalbinde beklerdi ve döndüğümde sürekli kızarlardı.

Denize biraz daha yaklaşıp ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkartıp üstümün kum olmasını umursamadan kumlara uzandım. Dalganın savurduğu sular ayaklarıma geliyordu. Daha fazlasını istedim yüzmek ve denizin içinde kendime gelmek istedim. Sulara anlatmak istedim anılarımı, alıp götürmesini istedim çok uzaklara. Çocukça bir inanç belki bilmiyorum ama eğer öyleyse kendimi büyümüş gibi hissetmemek canımı acıtıyor. Yine o yaşlarda olmak için suya anılarımı anlatmama gerek yoktu ki... kolumdan omuzuma kadar giden yaraya bakmam yeterli. Ya da saç diplerimde olan bazı yaraları hissetmem yeterliydi. Ben yirmi yaşına gelmiş olsam bile bir yanımdan fazlası o küçük yaşlardaydı.

Yedi, sekiz, on, on iki. En çok on iki.

Gözlerimi kapatıp dinlendim. Hava yavaş yavaş kararırken telefonumun titremesiyle irkildim, doğrulup çantayı kucağıma koydum. Telefonun ekranına baktığımda bugün yaşamak istemeyeceğim şeylerin yaklaştığını hissettim.

Yeliz Temmuz arıyor.

Annem.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.