Tablodaki çatlak gerçek değildi.
Yaklaşık beş dakikadır ona bakıyordum. Uzaktan bakınca, tuvalin tam ortasından geçen ince çizgi eski bir kırığı andırıyordu. Yaklaştıkça bunun yalnızca bir fırça darbesi olduğunu anlıyordunuz. Yine de gözlerimi ondan alamıyordum. Bazı şeyler gerçek olmasa bile insanın içine işleyebiliyordu.
Galeri sessizdi. İnsanlar eserlerin arasında dolaşıyor, birkaç saniye durup bir sonraki tabloya geçiyorlardı. Kimse gerçekten bakmıyordu. Görüyorlardı ama bakmıyorlardı. Belki ben de farklı değildim.Tam ayrılmak üzereyken yanımdan bir ses geldi.
“Orada bir çatlak yok.” Başımı çevirmedim.
“Olduğunu söylemedim.”
“Ama varmış gibi bakıyorsunuz.”
Ses sakindi. Kendinden emin ama rahatsız edici değildi. Bu kez dönüp baktım. Adam ellerini ceplerine koymuştu. Siyah takım elbisesi galeriye gelen diğer insanlardan daha resmi görünüyordu. Yüzünde belirgin bir ifade yoktu. Sonra yeniden tabloya baktı.
“İnsanlar en çok kırık şeyleri sever,” dedi.
“Neden?”
“Çünkü kendilerini onda görürler.”
İçimde bir yere dokunan cümleler kuran insanlardan hoşlanmazdım. Çünkü çoğu zaman haklı olurlardı.
Bir süre konuşmadık. Galerinin beyaz duvarları, tavandan süzülen loş ışık ve önümüzde duran tablo dışında hiçbir şey yokmuş gibi hissediyordum. Sonra gözüm eserin altındaki küçük bilgi kartına kaydı.
Sanatçının adı yazmıyordu. Sadece bir harf vardı.
B.
“İsmini neden yazmamış?” diye sordum. Adam hafifçe gülümsedi.
“Bazen insanlar yaptıkları şeylerin arkasında durmak istemez.”
“O zaman neden sergilerler?” Bu kez bana baktı uzun uzun. Sanki cevabı tabloda değil de yüzümde arıyormuş gibi.
“Belki de birinin onları anlamasını umuyorlardır.”
O an nedenini bilmeden sustum. İlk kez biri, benim yıllardır kendime bile söyleyemediğim bir şeyi yüksek sesle söylemişti