İçeriğe geç

BOTANİK

Bölüm 1 · 18 dk okuma

BOTANİK

Bölüm 1

KASABALAR

Sanem derin uykusundan gözünü resmen delen güneş ışıklarıyla uyanmıştı. Odasına fütursuzca giren güneşten kaçmak için yüzünü duvara döndü ve biraz daha uyumayı denedi. Dün tarlada tüm kasaba çok çalışmıştı. Hasadın bitmesine iki gün kaldığı için tarlada bitki zayi edemezlerdi. Herkes gittikten sonra da depoyu düzenleyip kilitleme işi de Sanem’de olduğu için en son o ayrılmıştı görev yerinden. Sanem, uykusundan uyanmıştı ama gözlerini açmakta hala zorlanıyordu. Alenen odasına doğan güneşin sıcaklığından kurtulmak için battaniyesini bacaklarıyla iterek yataktan sarkıttı. Neredeyse yeniden dalmak üzereydi ki üzerinde kardeşi Badem’in ağırlığını hissetti. Küçük kız, ablası uyansın diye bütün tatlılığıyla onunla uğraşıyordu.

-Abla kalk artık! Bak annem bize mısır çorbası yapıyor. Kokuyu almıyor musun?

Sanem mısır çorbasını duyduğu an yattığı yerden heyecanla doğruldu. Az önce uykuya teslim olan bedeninde şimdi açlık zilleri çalıyordu. Ama asıl mutlu olduğu şey annesinin çorba yapması değil, mısır çorbası yapmasıydı. Çünkü ellerindeki tek yiyecek buğdaydı ve uzunca bir süredir de buğday ve türevlerinden başka hiçbir şey tüketmemişlerdi. O yatakta oturur pozisyona gelince Badem de ayağa kalktı. O kalkınca az önce iteklenen ve düşmek üzere olan battaniye tamamen yere düştü. Badem, ablasının uyandığını anlayınca onunla bir işi kalmadığını fark etti ve ablasının gece yatmadan önce sandalyesine fırlattığı, küçük kıza oldukça büyük gelen elbiseyi kendi üzerine tutup aynaya bakmaya karar verdi. Sanem kardeşinin davranışlarına alışkın olduğu için hiç takılmadı. Ayaklarını da yataktan sarkıtıp saçlarının diplerini kaşıyarak sordu;

-Mısır çorbası mı? Nereden geldi mısır?

Badem, elindeki sarı elbiseyle etrafında bir tur dönüp dağılan uzun sarı saçlarını eliyle zapt etmeye çalışarak neşeyle Sanem’e cevap verdi.

-Yuva dünkü çalışmamızı beğenmiş ve babamla iletişime geçmişler. Kasabada yaşayan ve çalışmaya emek veren herkese yetecek kadar mısır göndermişler borudan. Her eve bir çuval rahatlıkla düşüyormuş. Babam öyle söyledi.

Sanem duydukları karşısında gülümsemeden edemedi. Sonunda onun ve kasabadaki diğer insanların boğazından farklı bir yiyecek geçebilecekti. Ayağa kalkmadan önce yere düşen battaniyeyi alıp yatağa fırlattı. Masasının üzerine bıraktığı bir lastik tokayla saçını gelişigüzel toplayıp beline gelen kız kardeşinin zaten dağınık olan sarı saçlarını daha da karıştırırdı ve gelen mısır çorbası kokularını takip ederek merdivenleri inip mutfağa gitti. Annesi Afitap, gerçekten ocağın başındaydı ve tencere içerisinde lezzetli olduğu kokusundan belli olan bir şey karıştırıyordu. Babası Kalender de mutfaktaydı, önünde bir kağıt ve kalemle bazı hesaplamalar yapıyordu. Yanlarına gidip ikisinin de yanağından öptü ve heyecanla sordu,

-Badem’in dedikleri doğru mu? Yuva gerçekten mısır mı gönderdi borudan?

Annesi hafifçe gülümsedi ve tenceredeki kepçeyi çorbayla doldurup yukarı doğru kaldırıp tekrar tencere döküp konuştu,

-Bir çuval göndermişler Sanem. Normalde gönderilen bir keseyi sadece bir ya da iki kez kullanabiliyorduk. Ama bir çuval bizi rahatlıkla üç ay idare eder.

Annesi de Sanem gibi mutluydu ama babası hala düşünceliydi. Babasını öyle görünce babasının karşısındaki tahta sandalyeye oturdu.

-Mısır bütün kasabaya gönderilmiş mi baba?

Babası, elindeki kalemi bırakıp arkasına yaslandı ve içindeki üzüntüyü saklama gereği görerek;

-Neredeyse bütün kasabaya…

Sanem, babasının ne demek istediğini kolaylıkla anlamıştı. O yüzden babası söylemeden kendisi söyledi.

-Arhan Dede.

Babası cevap vermeyip sadece kafasını “evet” der gibi salladı. Sanem aslında tahmin etmişti yuvanın Arhan Dede’ye erzak göndermeyeceğini ama bir umut yine de sevinmişti. Arhan Dede çok yaşlı olduğu için onlara tarlada yardım edemiyordu. Bu kasabadakiler için bir sorun değildi, tüm kasaba onu sever sayardı. Hatta Arhan Dede gelsin sadece otursun ve onlara hikayeler anlatsın diye gözünün içine bakarlardı. Ama kasabada çalışmayıp sadece oturan birisi yuva tarafından kabul görmüyordu. Ona yiyecek, içecek ya da giysi ya çok az gönderiliyordu ya da hiç. Çok az gönderildiği zamanlar genelde Arhan Dedenin hasta olduğu zamanlardı. Ölmesin diye bir lokmalık yiyecek gönderiliyordu. O lokma iyi gelse de yetersizliğinden dolayı tekrar hasta oluyordu ve böylelikle içinden çıkılmaz bir hale dönüyordu. Sürekli sırtında olan sökülmüş, yırtılmış ve yamalı ceketinden başka bir varlığı yoktu. Evinde kitaba dair hiçbir şey yoktu ama zihninde kasaba halkından kimsenin bilmediği tarihi hikayeler vardı. Elinde bir kağıt ve kalemle gece gündüz demeden bir şeyler karalardı. Kasaba halkı tarihini onunla öğrenmişti, öğrenmeye de devam ediyorlardı.

-Tamam, baba sorun değil paylaşırız. Her zaman yaptığımız gibi.

-Öyle yapacak gibi görünüyoruz. Ama bu sefer de mısır bize üç ay değil bir buçuk ay anca yeter.

-Yapacak bir şey yok baba, daha çok çalışırız. Hem daha hasat tamamen bitmeden bu kadar mısır gönderdilerse bittikten sonrayı düşünsenize… daha iki gün var hasadın tamamlanmasına…

Babası elini Sanem’in omzuna atıp kızının ümit dolu kahverengi gözlerinin içine dikkatle ve şefkatle baktı,

-Seninle gurur duyuyorum kızım. Benden sonra bu kasabayı senin adilce yöneteceğini biliyorum. Gözümü hiçbir zaman arkada bırakmıyorsun teşekkür ederim.

Onlar babasıyla konuşurken mutfağa Badem girmişti, onları öyle görünce çocukça bir kıskançlıkla ellerini önünde bağladı ve babasına küser gibi yaptı.

-Benimle kimse gurur falan duymuyor galiba?

Onun cümlesi üzerine hepsi güldü. Babası Bademi kucaklayıp sarıldı.

-Seninle de gurur duyuyorum kızım, siz ablanla ayrılmaz ikilisiniz.

Babası Bademi yere indirince o da sandalyeye oturdu. Anneleri de çorbayı ocaktan alıp tabaklara katmaya başladı.

-En şanssız kasabaya biz düşmüşüz.

Bunu söyleyen Badem’di. Onun sorusu diğer aile üyelerini şaşırtmıştı ama tepki vermemeye çalıştılar. Annesi, sakince çorbaları katarken Badem’in neden öyle düşündüğünü sordu. Badem bir yandan çorbasını soğutmak için küçük hareketlerle çorbasını karıştırırken bir yandan da yanıt verdi.

-En şanssız kasabaya düşmüşüz çünkü duydum ki diğer kasabadakiler tarlada büyüttükleri bitkiyi yemeklerinde ya da içeceklerinde kullanabiliyormuş. Mesela Gül ve Fesleğen kasabası, yetiştirdikleri bitkileri yemeklerinde kullanabiliyorlarmış ama biz? Biz de yetiştirdiğimiz bitkiyi yiyebiliriz ama yiyemiyoruz. Neden? Çünkü yasak. Ama neden yasak? İşte onu bilmiyorum.

Annesi hepsine çorbalarını verip oturdu. Sanem de tabağındaki çorbayı karıştırırken Badem’in dediklerini düşündü ve samimiyetle cevapladı.

-On yaşındaki bir çocuk için fazla düşünüyorsun Badem.

-Ben çocuk değilim abla, büyüdüm artık.

Badem çorbasını karıştırmayı bırakıp ablasına döndü ve ciddiyetle sordu,

-Yiyemiyoruz çünkü yasak! O yasak, bu yasak! Yasak olmayan bir şey var mı ki bu kasabada?

Sanem kardeşinin ciddi olduğunu anlayınca suratına baktı ve açıklamaya çalıştı.

-Yasaklar bizi korumak için var. Ama yine de birkaç yaprak gülün karnını buğdaydan fazla doyuracağını sanmıyorum. Pişirdiğimiz arpa mor renk olsa ne fark eder? Ya da içtiğimiz sıcak su yeşil olsa lezzeti değişir mi? Renk karın doyurur mu? Ayrıca onlar tarladan ceplerine aldıkları her malzemede yuvadan gelecek olan ürünü azaltıyorlar. Biz de yiyebiliriz ürettiğimiz ayçiçeklerinden… Biz bir avuç çekirdek harcarız, Yuva bize bir çuval ceza keser. Yuva, doğa gibidir Badem. Ne yaparsan sana aynı şekilde hatta bazen daha fazlasını yaparak geri verir. Sen dua et, zehirli bitkileri biz üretmiyoruz. Böğürtlen, Fulya, Menekşe ya da Süsen yetiştiriyor da olabilirdik. Onlar o kadar zehirli bitkiler ki çıplak elle dokunduğunda cildini tahriş eder ve acıdan kıvrana kıvrana ölürsün biliyorsun değil mi?

Badem ablasının haklı olduğunu bildiği için cevap vermek yerine çorbasını içmeye başladı. Annesiyle babası konuşmaya hiç katılmayıp Sanem’i onaylayan bir bakış atıp yemeklerini yemeğe koyuldular.

Yedi farklı kasaba, yedi farklı hayat… fakat hepsi Yuva’ya bağlı. Peki, Yuva ne?

Yuva’nın tam olarak ne olduğunu hatta kimin yönettiğini hiçbir kasaba bilmezdi. Onlar yılın ilk aylarında tohumları toprağa ekerler, sonra sularlar, çapalarlar ve sonunda da hasat ederlerdi. Yapılan hasat sonunda Yuva’yla tek iletişimleri olan camdan borularla Yuva’ya gönderilirdi. Etrafları kırılmaz camdan bir kubbeyle kaplı olduğu için kasabalardan dışarı çıkmak ihtimal dâhilinde bile değildi. Birkaç kişi cama zarar vermeyi denediyse de sonucunda Yuva’dan ceza aldıkları için başka hiç kimse denemeye cesaret edemedi. Yuva, her zaman objektifti. Ne yapılırsa karşılığı verilirdi. İyi bir şey yapıldıysa ödülleri, kötü bir şey yapıldıysa da cezaları hazırdı. Kocaman bir arazinin içerisinde her kasaba adını taşıdığı bitkiyi yetiştirirdi. Bu bitkiler; Gül, Fulya, Ayçiçeği, Fesleğen, Menekşe, Böğürtlen ve Süsendi. Dışarıda ne var bilinmiyor, Yuva tam olarak nerede bilinmiyor… Tek bilinen şey yuvanın onlara davranışları karşılığında cam fanusa bağlı camdan borulardan borularla iletişime geçtiğiydi... Nesillerdir burada yaşıyorlardı. Yedi kasabanın birbirine bağlı olduğu daha büyük borular da vardı ama bu borular çoğunlukla kapalı olurdu. Sadece kutlama yapılacağı zaman yöneticiler tarafından açılırdı. Hasat döneminin sonuna yaklaştıklarında eğer hasat bereketliyse Yuva’nın varlığını kutlamak adına ortak alana bir panayır kurulur, kapıları gece gündüz açık olacak şekilde iki hafta süren bir eğlence düzenlenirdi. Danslar edilir, şarkılar söylenir, her yer üretilen çiçeklerle süslenir, etraf mis gibi kokardı. Yuva tabi ki bunun karşılığını da verirdi.

-Ablacım bu sene de panayır kurulacak mı ortak alana?

-Bilmiyorum ki, baba hasat iyi gibiydi sanki bu sene… Yapacak mıyız panayırı?

Babası Kalender, fazla düşünmeden cevap verdi;

-Diğer kasabalarla konuşmuştum bu konuyu. Onların da hasatları verimli geçmiş. O yüzden iki gün sonra panayırı yapabiliriz.

-İyi de baba iki gün içerisinde ortak alanı nasıl süsleyeceğiz?

-Her kasabanın yöneticilerinin çocukları yani siz süsleyeceksiniz, halledersiniz diye düşünüyorum. On dört kişi o işin hakkından gelirsiniz. Biz geri kalanlar da dünkü harmanı birleştirmeye çalışacağız.

Sanem duyduğu şey karşısında elindeki kaşığı masaya bırakıp sandalyeye hışımla yaslandı,

-Baba uğraştırma beni o şımarıklarla. Biz Badem’le Elçin’le falan hallederiz.

-Üç kişi mi süsleyeceksiniz koca alanı? Hem bak kızım nasıl bizden sonra bu kasabayı kardeşinle sen yönetecekseniz o kasabaları da onlar yönetecek. Yani onlar da sizin kadar geleceğin yöneticileri. Ben çok mu bayılıyorum Fulya kasabasındaki Yekta’ya ya da çok mu iyi arkadaşız Gül kasabasındaki Bahadır’la? Hele Sungur… Can ciğer kardeşiz değil mi! Ama ne yapıyorum, sineye çekiyorum. Sen de çekeceksin!

-Of baba ya!

Babası masadan sırıtarak kalktı. Beline asılı anahtarlardan en şatafatlı olanını ve gömleğinin cebindeki yönetici kartını Sanem’e uzattı.

-Yaparsın kızım sana güveniyorum. Hadi al kardeşini de depoya gidin oranın anahtarı sende zaten… Etrafı süslemek için neye ihtiyacınız varsa oradan temin edin. Bak şu çiçek kabartmalı anahtar ortak alanın anahtarı. Sakın ama sakın ortak alanın anahtarını başka birisine verme tamam mı? Sana emanet ediyorum. Bu kartı da diğer kasabalara girmeniz gerekirse diye veriyorum. Size güveniyorum…

Sanem babasının uzattığı anahtarı ve kartı alıp oflayarak odasına gitti. Nerdeyse her sene aynı şeyi yaşıyorlardı. Gül kasabasından Derin’in ukalalıkları, Fesleğen kasabasındaki Barçın’ın çokbilmişliği yüzünden ortalık acayip karışıyordu. Ama bu sefer onlara istedikleri kaosu yaşatmayacaktı Sanem. Az önce Badem’in elinden yerlere düşmüş olan sarı elbisesini yerden alıp pijamalarından kurtuldu, beline elbisenin bolluğunu gizlemek için siyah korsesini taktı ve siyah uzun saçlarını önlerinden burgu yapıp arkada tek bir örgü haline getirdi. Herhangi bir durumda lazım olur diye sürekli üzerimde taşıdığı bıçağını ve silahını da beline yerleştirip aynadan kendisine baktı. Bıçağı herhangi bir şeyi kesmesi gerekebilir diye silahı da bazen sükûneti sağlamak adına hep yanında taşırdı. Çünkü bu zorluklar altında bazen kendini kaybedip kavga çıkaran insanlar ya da açlığa dayanamayıp kendini öldürmek isteyenler oluyordu. Birinin kendini öldürmesi Yuva tarafından asla onaylanmaz ve cezası tüm kasabaya kesilirdi. Aynı şekilde cinayet işlemek de yasaktı. Sanem, yaşadığı kasabayı korumakla da görevliydi, o yüzden üzerinde silah ve bıçak bulundurmak zorunda kalıyordu. Aynaya daha dikkatli baktı bu sefer Sanem, çok zayıflamıştı. Tarlada çalışırken şapka takmadığı için güneş çillerini iyice ortaya çıkarıyordu. Elmacık kemikleri iyice ortaya çıkmıştı. Zor koşullar altında yaşıyorlardı ama bu zorluğa alışmışlardı. Bir çuval mısır karşılığında gülebiliyorlardı, sanki tarlada çalışırken canları çıkana kadar güneşin altında kavrulmamışlar gibi. Çoğunlukla açlardı, verilen erzak yetmezdi ama böyle düşündüğü zamanlar aklına hep Arhan Dede gelirdi Sanem’in. O bile halinden şikayet etmiyorsa, onların haddine değildi şımarmak. Aslında Badem haklıydı. Diğer kasabalar en azından ürettikleri bitkileri tüketebiliyorlardı. Evet, belki Yuva’dan bunu yaptıkları için küçük bir ceza alıyorlardı ama yine de karınları biraz daha doyabiliyordu. Hele Gül kasabasında gül yapraklarını ateşte bir tur döndürüp yiyebiliyorlardı, ya da gül yapraklarının içini pirinçle doldurup pişirebiliyorlardı, ya da çorbasını yapıp içebiliyorlardı. O yüzden içlerinde en iyi beslenen onlardı. Hatta tüm kasabalar düşünürdü Yuva onlara ceza vermiyor mu diye… Sanem böyle kendi kendine düşünürken odasına kardeşi Badem tüm sevecenliğiyle girdi. Ablası gibi sarı elbisesini giymişti, elinde de birazdan güneşten korunmak için takacağı siyah hasır şapkasını tutuyordu. Saçlarını yine zapt etmekte zorlanarak ellerini arkasında birleştirdi ve kafasını sağ tarafa yatırıp tatlı bir şekilde gülümseyerek baktı ablasının yüzüne. Sanem, kardeşinin ne istediğini anladığı için sırıtıp sandalyeye oturarak dizlerine hafifçe vurdu.

-Gel bakalım sarıpapatyam. Hale yola koyalım şu saçlarını…

Badem istediğini elde ettiği için neşeyle ablasının oturduğu sandalyenin önünde yere çöktü ve bütün saçlarını arkaya attı. Beline kadar uzanan sarı, gür saçları vardı Badem’in. Sanem kardeşinin güzel saçlarını önce nazikçe tarayıp sonra da ikiye ayırıp balıksırtı şeklinde örmeye başladı. Badem örgüyü ablasında görüp sevmişti, en az ablası kadar da seviyordu. Çünkü saçlar örülünce hem tarlada daha rahat çalışabiliyorlardı hem saçlarını çözmek istediklerinde canları acımıyordu hem de bakıldığında güzel görünüyordu.

-Ablacım, şimdi diğer kasabadakilerle birlikte olacağız biliyorsun… Eğer herhangi biri canını sıkacak bir şey söylerse ya da yaparsa hemen bana söylüyorsun tamam mı? Saklamak yok.

Badem örülürken çekilen saçlarının acısına arada ufak iniltiler çıkartarak yanıtladı,

-Abla Akay iyi birisi mi, onunla oynasam olur mu?

Akay, Kutay’ın kardeşiydi yani Böğürtlen kasabasının çocuklarıydılar. Akay, Badem’le; Kutay’da Sanem’le aynı yaştaydı. Abisinden haz etmese de Akay’ı, Sanem de severdi, çok tatlı ve sevimli bir çocuktu. Havalar soğuyunca hemen yanakları kızarıverirdi. Dalgalı kahverengi saçları uzayınca kakül gibi oluyordu. Hafif tombul olması onu abisinin yanı sıra daha sevecen yapıyordu.

-Ablacım biz oraya oyun oynamaya gitmiyoruz ama…

-Abla lütfen ama…

-Bakarız. Bak bakalım aynaya beğenecek misin saçını. Sonra da şapkanı tak. Yoksa çalışırken başına…

-Yoksa çalışırken başıma güneş geçer. Biliyorum abla, büyüdüm ben artık.

Sanem’in cümlesi daha bitmeden Badem ona eşlik etmeye başlamıştı. Badem iki örgülü saçını eliyle arkaya gönderip hava atarcasına odadan çıkmaya yeltendi. Sanem’se yatağındaki yastığı kaptığı gibi tam isabet kardeşinin kafasına fırlattı. Gelen yastıkla bocalayan Badem şaşkınlıkla ablasına baktı.

-Sıpa, madem büyüdün oyun falan yok.

-ANNE!

Çözümü ablasına cevap vermeyip annesine sığınmakta bulmuştu Badem. Sanem sırıtarak ahşap masasının üzerindeki siyah şapkasını aldı ve belindeki kemeri düşmeyecek şekilde sıkıştırdı, odasından çıkıp merdivenleri inmeye başladı. Çıkış kapısının önünde Badem ellerini önünde bağlamış ablasını bekliyordu. Sanem ona sırıtıp yanağından bir makas alınca o da güldü. Sanem kapının önünde ayakkabılarını giyerken içeriye doğru seslendi

-Anne, baba biz çıkıyoruz Badem’le.

Annesi bulaşıkları yıkamakla meşgul olduğu için içeriden uğurlama sözleri söylemekle yetinirken babaları kapıya geldi,

-Size güveniyorum kızlarım, diğer kasabalarla ters düşecek bir şey yapmayın olur mu? Yuva’yı karşımıza almayalım.

-Merak etme baba, biz sizi temsilen orada olacağız. Bunu Badem de ben de biliyoruz.

Tam çıkacaklardı ki Sanem’in aklına sabah babasıyla konuştuğu mevzu geldi,

-Baba, gelen mısırın birazını giderken Arhan Dedeye bırakalım.

-Neredeyse unutuyordum kızım, getiriyorum hemen.

Evden babalarının Arhan Dedeye vermeleri üzere verdiği çuval ve şans dileyen sözleriyle çıktılar. Sanem yıllardır yaşadığı kasabadaki evleri tekrardan dikkatle inceledi. Her kasabada on ev vardı ve bu evler iki katlıydı. Üst katta yatak odaları ve banyo, aşağıda ise mutfak ve oturma odası olurdu. Tüm evler yuvarlak şekilde birbiri ardınca sıralanmıştı. Hepsinin ortasında ise tüm kasabanın çalıştığı tarla yer alırdı. Evlerin arkasında da küçük bir gölet vardı. Diğer kasabalarda bu gölet yoktu. Bir tek Ayçiçeği ve Gül kasabasında bulunurdu. Ama gölde balık ya da midye yoktu, sadece su vardı… Gölün tam tersi ucunda da depo yer alıyordu. Evlerin ortasında kalan tarlada da kasabadaki herkes yaşadığı kasabadaki bitkiyi üretirdi. Sanemlerin kasabasında da üçte biri hasat edilmiş ayçiçeği tarlası vardı. Bugün de yine üçte birlik kısım hasat edilecekti ve belki yine Yuva’dan ödül alacaklardı. Yarın da son kısım hasat edilince panayır başlayacaktı. Ama panayır yapabilmeleri için öncelikle süslenmiş ve düzenlenmiş bir panayır alanı lazımdı. Sanem’in elinde iki anahtar, bir yönetici kartı vardı. Bu kart hem ortak alana ulaşacakları cam boruları açıyordu, hem de diğer kasabalarla bağlı oldukları camdan kapıları açıyordu. Camdan boruların sonunda da görkemli kapısıyla ortak alan onları bekliyor olacaktı. Oraya gitmeden önce kasabadaki depoya gitmeliydiler.Depo Arhan Dede’nin evinin yanında olduğu için oradan geçerken onu da görmüş ve çuvalı teslim etmiş oldular. Yine hastaydı, açlıktan ve yaşlılıktan beli iki büklüm olmuş halde evinin önündeki sedirde oturuyordu. Önünde bir defter vardı ve bir şeyler yazıyordu. İki kız kardeşi görünce biraz gülümsedi ve defterini kapattı. Badem koşup Arhan Dede’nin yanına oturdu ve kahverengi gözlerini Arhan Dede üzerinde sabitleyerek neşeyle sordu,

-Arhan Dede, geçen gün anlattığın hikayenin devamını anlatır mısın?

Arhan Dede neşeyle anlatmaya başlayacaktı ki Badem’in durmadan soru soracağını bildiği için Sanem, Arhan Dede hikaye başlamadan kesmek zorunda kaldı.

-Ablacım… bak Arhan Dede dinleniyor burada, ağrıtmayalım başını… hem çok işimiz var biliyorsun…

Arhan Dede aynı sevecenlikle baktı Sanem’e. Sanem, elindeki çuvalı Arhan Dede’nin oturduğu sedirin yanına yere bıraktı.

-Senin erzakını yine bizim eve yollamışlar Arhan Dede ya.

Arhan Dede üzülüp kırılmasın diye her seferinde bir kulp uydurmaya çalışırlardı. Arhan Dede bu kulp oyununu anlasa da bozuntuya vermezdi.

-Sağ olun kızım, yoruldunuz zahmet ettiniz.

-Ne zahmeti Arhan Dedeciğim, senin varlığın yeter.

Arhan Dede, aynı sıcak gülümseyişiyle karşılık verdi. Badem oturduğu sedirden kalktı ve ablasının yanına geçti.

-Arhan Dede, hasadın bitmesine iki gün kaldı. Biz de Badem’le ve diğer kasabalardakilerle ortak alanı süsleyeceğiz. Panayır bu yıl da kurulacak. Gelip yine hikayeler anlatırsın değil mi?

Arhan dede’nin yüzüne garip bir hüzün yerleşmişti.

-O kadar çabuk mu geldi panayır zamanı?

Sanem de bu saçma üzüntülü ortamı dağıtmak istedi.

-Geldi tabi ya… yine şarkılar söyleyeceğiz, danslar edeceğiz. Yemeklerimizi paylaşacağız. Sen bize hikayeler anlatacaksın. Etraf rengarenk olacak. Herkes eğlenecek, her yıl ki gibi.

Arhan dede kendi kendisine bir şeyler fısıldayıp konuyu değiştirmeye çalıştı.

-Bu camın dışında ne var hiç düşündünüz mü çocuklar?

Bu sözü üzerine Badem şaşkınlıkla yanıtladı,

-Bu camların dışında başka bir hayat mı var yani Arhan Dede?

-Bilmiyorum Bademciğim. Ama ya varsa ve biz dışarıda ne olduğunu hiç bilmeden ölüp gidiyorsak…

Sanem bu yersiz umutlanma işine sinirlenmişti ama Arhan Dede’ye bir saygısızlık yapmazdı.

-Arhan Dede, nereden çıktı şimdi camların ötesi? Yıllardır böyle yaşıyoruz, tüm kasabalar bu halde. Bir çıkış yolu olsa bunu birileri bulurdu herhalde değil mi?

Arhan Dede anlayışla salladı başını. Sanem’i anlayabiliyordu, alışık olduğu düzeni bozmak ve kardeşini hiç var olmayacağını düşündüğü bir şeye inandırmak istemiyordu.

-Haklısın Sanem, kusura bakma yaşlılığıma ver kızım.

-Neyse bak iki gün sonra panayır var unutma tamam mı? Hadi biz gidelim artık, geç kalacağız. Görüşürüz Arhan Dede.

Sanem ve Badem biraz ilerledikten sonra Arhan Dede Sanem’e seslendi. Sanem, Badem’e olduğu yerde beklemesini söyleyip Arhan Dede’nin yanına geri gitti. Arhan dede onu büyük bir samimiyetle yanına oturttu.

-Kızım, bak eğer bana bir şey olursa…

Sanem, Arhan Dede’nin lafını bitirmesine izin vermedi.

-Saçmalama Arhan Dede. Daha birlikte nice yıllarımız, panayırlarımız olacak. Yapma bak böyle, üzüyorsun beni.

Arhan dede, Sanem’in omzuna dokunup onu susturdu. Az önce arkasına sakladığı defteri geri çıkarttı.

-Sanem eğer bana bir şey olursa ve siz yolunuzu kaybederseniz bu defteri bul tamam mı kızım?

Sanem anlamaya çalışıyordu.

-Neden Arhan Dede, ne var o defterin içinde.

-Bu bir pusula Sanem. Eğer kaybolursan sana yol gösterecek. Bunu yok etmek isteyenler olacaktır, anlamsız olduğunu düşünüp yakmak isteyenler olacaktır. İzin verme.

Arhan dede defteri tekrar arkasına koydu.

-Hadi git şimdi kardeşini yalnız bırakma. Hiçbir zaman, hiçbir zaman yalnız bırakma…

Sanem hala anlamayarak Badem’e baktı. Badem’in ayçiçeklerinin üzerine konmuş mavi bir kelebeği izlediğini görünce incelikle gülümsedi ve Arhan Dede’ye geri döndü.

-Nerede bulacağım peki bu defteri?

Arhan dede oturduğu yerden kalktı, defteri aldı ve yıpranmış heybesinin içine koydu.

-Kimsenin görmediği tek yer, en göz önünde olan yerdir derler Sanem.

“Saklandım işte hadi beni bulsana

Var sırlarım hadi beni bilsene

Kayboldum sanma bak ben buradayım

Kağıdım önünde hadi beni okusana”

Arhan dede bu dörtlüğü söyleyip Sanem’in omzuna samimiyetle dokundu ve yavaşça evine girdi. O gidince Sanem bir süre ne demek istediğini düşünse de anlamayacağını fark edince oturduğu yerden kalktı ve Badem’in yanına gitti. İkili bir süre sessizce yürüdüler. İkisi de Arhan Dede’nin onlara söylediği şeyleri zihinlerinden döndürüp duruyorlardı. Sanem, defteri; Badem ise buradan çıkış ihtimalini…

-Abla, buranın dışında gerçekten başka bir hayat mı var? Yani buradan çıkış var mı?

Sanem kardeşinin üzülmesini istemiyordu. Var olmayacak bir şeyin hayalini kurup kurup ümitlenmemeliydi. O yüzden kendisi on yaşındayken babasının ona yaptığı şeyi şimdi o Badem’e yapmaya karar vermişti. Ona ümitle bakan kardeşinin örgülü saçlarını okşadı ve cevap vermeden yürümeye devam etti. Kasabadaki evlerin arkasında kalan gölün yanına geldiler. Burada kasaba meydanına kıyasla insan yoktu çünkü şu an herkes tarlada çalışmakla meşguldü. Şu an iki kardeşin arkasında gölet, önünde de yerden göğe kadar uzanan camdan bir duvar vardı. Camın ardından diğer kasabaların evleri ya da dağları görünüyordu. Kasabalara bakmayan taraflarda ise çok uzun ağaçlar vardı, herhangi bir yol yoktu. Bütün kasabaları geçince de ağaçların en tepesinde Yuva, bir siluet olarak görünüyordu.

-Abla niye geldik buraya?

Sanem çok rahat bir şekilde ellerini önünde bağladı ve kenardaki büyük kayaya oturdu.

-Hadi çık bakalım buradan. Bekliyorum ben seni.

-Nasıl yani abla?

-Çıkış olup olmadığını merak etmiyor muydun? Çıkabiliyorsan çık hadi.

Badem anlayamamıştı,

-Emin misin abla?

Sanem evet der gibi kafasını sallayıp yaslandığı kayanın yanında yerde bulunan büyükçe taşı alıp Badem’e uzattı,

-Al hadi fırlat cama, kırmayı dene.

Badem cevap vermek yerine kafasını salladı, ablasının uzattığı büyük ve ağır taşı aldı. Tam atmak üzere cama isabet alınca fırlatmadan ablasına bir soru daha sordu,

-Cama zarar gelirse Yuva bizi cezalandırır mı?

Sanem halini hiç bozmadan cevapladı,

-Cama bir zarar gelmeyeceği için sıkıntı yok Badem’cim, hadi tüm gücünle fırlat.

Badem ablasından gelen komutla beraber iyice gerindi ve taşı olabildiğince sert bir şekilde cama fırlattı. Cam sanki betondanmış gibi kırılmamıştı. Hatta zarar görmeyi bırak titrememişti bile. Badem şaşırdı ama Sanem’de herhangi bir şaşkınlık yoktu. Çünkü on yaşında anlamıştı buranın bir çıkışı olmadığını. Badem şaşkınlıkla ablasına baktı ama ablası devam etmesini önerdi. Onun isteği üzerine Badem ablasından yardım istedi.

-Hançerini verir misin?

Sanem oturduğu yerden kalkmadan belindeki hançerini çıkartıp tereddütsüz verdi. Badem hançer kullanmayı biliyordu kendisine zarar vermezdi. Badem cama yaklaşıp hançer ile camı oymaya çalıştı ama küçük bir çentik bile açamadı. Sinirlenmeye başlıyordu, sonunda yine ablasına döndü ve tek bir kelime etti,

-Silah!

Sanem bu sefer oturduğu yerden kalktı ve başıyla onayladı. Belinden silahını çıkartıp emniyet kilidini açtı ve tek eliyle tuttuğu silahını cama doğru döndürüp kendisi Badem’e döndü. Tek el ateş etti. Mermi cama değdiği an sanki tüm hızını kaybetmiş gibi hızla yere düşmüştü. Badem inanamayıp merminin yanına yere çöktü. Sanem kardeşinin üzüldüğünü ama artık ikna olduğunu anlayınca kenardaki süs için dikilmiş ayçiçeklerinden birini kopardı ve Badem’e uzattı,

-Bademcim bak bizim hayatımız bu çiçek kadar tamam mı? Biz bu çiçekte ortadaki tohum kısmı gibiyiz, sarı yapraklar ise bizi koruyan bu cam. Sen bu çekirdekleri sarı yaprakları olmadan görebilir misin hiç? Bizim için de buradan çıkış yok.

Badem üzüntüyle ama anlayışla çiçeği aldı ve cama yaklaştı. Eliyle cam arasına çiçeği alıp ablasıyla değil camla konuşmaya başladı.

-Anladım, çıkış yok… Biz seninle bu çiçek gibiyiz anladım… Biz seniz, sen bizsin anladım…

Badem anlayışla alnını cama dayadı ve elindeki ayçiçeğini cama yasladı. Sanem, kardeşinin yanına yere çöktü.

-Gitmemiz lazım Badem geç kalacağız.

Badem cevap vermeden yerinden kalktı arkasına bile bakmadan ablasının elinden tutarak yürümeye başladı. Neredeyse uzaklaşacaklardı ki Sanem bir çatırtı duydu. Ne olduğunu anlamak için geri döndüğünde ise az öncekinden farklı herhangi bir değişiklik görmediği için yürümeye devam etti.

****

YORUM VE ELEŞTİRİLERİNİZİ BEKLİYORUM :)(:

KİTABIN KURGUSU TAMAMEN BANA AİTTİR!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.