Bir pazar sabahı, mutfağımda kahvaltımı hazırlıyordum. Pankekler,krepler, çırpılmış yumurtalar havada uçuşurken telefonum çalmaya başlıyor. Sinirle, söylene söylene yatak odasında bıraktığım telefonumu almaya gidiyorum. Sabah sabah kim arıyordu Allah aşkına? Yatağımın baş ucunda ki telefonumu alıyor ve arayana bakıyorum. CEO'muz Aycan BENZEMEZ beni arıyordu, hem de tatil gününde! İstemeye istemeye telefonu açıyorum.
"Buyurun Aycan Hanım? Beni mi özlediniz de beni arıyorsunuz?" diyorum sinirle soluyarak.
"Yaa ne demezsin Büşra çok özledim seni!" diyor, telefonun arkasından göz devirmesini hissedebiliyordum. "Bırak şakayı, tatili. Hazırlan, şirkete gel. İşimiz var." dediğinde çıldıracak gibi olmuştum. "Ne işi Aycan Hanım? Tatil günümü böyle harcamanıza hakkınız yok." diyorum egoist bir sesle.
"Seni harcarım Büşra, bence nasıl yapacağımı da telefonla konuşmayalım." diyor, sesinde anlam veremediğim ve sinirimi bozan bir cilveli ton vardı. "Beni bekletme, yarım saat içerisinde şirkettesin." dedikten sonra telefonu yüzüme kapatıyor. Sinirle telefonu yatağa fırlatıyor ve kısık bir çığlık atıyorum. Sinirli adımlarla giysi dolabıma ilerliyorum. İçerisinden, deri mini bir etek çıkarıyorum, üstüme giyebilmem için kaşmir bej renginde bir kazak alıyorum. Şu sıralar İstanbul çok soğuktu ve bu yoğunlukta nasıl otuz dakika içerisinde şirkete ulaşacağımı bilmiyorum.
Mini eteğimin altına şeffaf, siyah bir külotlu çorap giyiyorum. Üstüme siyah bir kaban attıktan ve dizlerimin altında kalan deri bir çizme giydikten sonra evimden çıkıyorum. Siyah sedan aracıma biniyorum ve Aycan Hanım'dan azar yemeden önce şirkete gitmek için arabamı sürmeye başlıyorum.
45 DAKİKA SONRA
Şirkete büyük ve hızlı adımlar ile ilerliyorum, geç kalmıştım. Aycan Hanım içimden geçecekti, o kesindi. Asansöre biniyorum ve en üst katın tuşuna tıklıyorum. Asansörün en üst kata çıkması dakikalar sürdükten sonra metal kapılar gıcırdayarak açılıyor. Hızlıca asansörden iniyorum ve Aycan Hanım'ın ofisine ilerliyorum. Kapıyı tıklatmak için elimi kaldırdığımda kapı bir anda açılıyor ve Aycan Hanım bana çarpıyor. Kafalarımız birbirine sert bir şekilde tokuştuğunda acıyla kafamı tutuyorum. Ne ağır kafası vardı bu kadının!
Aycan Hanım, çatık kaşları ile beni süzüyordu. Sonunda gözleri yüzümde durduğunda konuşmaya başlıyor. "Geç kaldın!" diyor sert ve gür sesiyle. Sinirli bir iç çekiyorum ve cevap veriyorum. "İstanbul trafiğini biliyorsunuz, otuz dakika içerisinde nasıl gelebilirim şirkete?" diyorum sinirli bir ses tonuyla. "Benimle o ses tonuyla konuşma Büşra, zeki olduğunu mu sanıyorsun? Müşterilerimizi daha fazla bekletmeyelim, toplantı odasına, ilerle." diyor eliyle gelişigüzel işaret ederek.
Onunla kavga etmenin işleri daha da kötüleştireceğini bildiğimden dolayı cevap vermiyor ve önden toplantı odasına ilerliyorum. Arkamdan gelen Aycan Hanım'ın, yere sert basan ve otoriter topuklu ayakkabısının sesleri koridorda yankılanıyordu. Herkesin alışık olduğu bir sesti bu. Toplantı odasına girdiğimizde, müşteriler çoktan yerlerini almış, sıkıldıkları belli olan bir şekilde bekliyorlardı....
1 SAAT SONRA
Toplantı bittiğinde koskoca şirkette sadece ben ve Aycan Hanım kalmıştık. Bu kadını görmek dahi istemiyordum artık. Bir an önce evime dönüp, tatilimin tadını çıkarmak istiyordum. "Umarım bu toplantı mesai saatime eklenir Aycan Hanım." diyorum eşyalarımı toplarken. Kafamı kaldırıyor ve ona bakıyorum, dikkati bende değildi önünde ki belgelere bakıyordu. İstanbul'un kasvetli ve bulutlu havası, toplantı odasının içine sızıyordu ve bu hava Aycan Hanım'ın iğrenç kişiliğine çok güzel uyum sağlıyordu. Bu kadın geldiği günden itibaren her çalışanın hayatı kararmıştı İstanbul'un kasvetli havası gibi.
En sonunda kafasını belgelerden kaldırıp bana bakıyor. "Mesai saatine eklenecek Büşra, merak etme. Artık gidebilirsin." diyor soğuk bir ses tonuyla. Bazen bipolar olduğunu düşünmüyor değilim. Dakikalar içerisinde duyguları değişiyordu. Anladım, dercesine kafamı sallıyorum ve topladığım eşyalarım ile toplantı odasından çıkıyorum. Hem tatil günümü hiç ediyor hem de ona hakaret etmişim gibi cevap veriyordu. O koltuğu ondan aldığım an, yüzünde ki yıkılmış ifadeyi zevk ile izleyecektim.
Asansörden indiğimde telefonum çalmaya başlıyor ve bu sefer küfür ederek telefonumu çantamın içinde arıyorum. Sonunda bulduğumda bu sefer çocukluk arkadaşım Sıla arıyordu. Telefonu açıyorum ve klasik muhabbetleri geçince, tam arabamın kapısını açarken Sıla sinirlerimi daha da bozacak bir şey söylüyor.
"Tolgahan aradı beni, bakmamışsın yine mesajlarına galiba. Seni bana şikayet etti, en azından bir yemeğe çıksanız? Seni çok sevdiği belli." diyor o beni kandırmak için kullandığı tatlı ses tonuyla.
"Ne sevmesi ya Sıla? Adam bana takıntılı besbelli. Onun gibi narsist bir erkeğe ihtiyacım yok benim! Sabah sabah kimlerle uğraştırıyorsunuz beni? S*kerim Tolgahan'ı da, Aycan'ı da!" dedikten sonra sinirle telefonu yüzüne kapatıp arabama biniyorum. Tam anahtarı, kontağa takmış arabayı çalıştıracakken arabanın camı tıklatılıyor, kafamı çevirip baktığımda çatık kaşlarla camın arkasından bana bakan Aycan Hanım'ı görüyorum. Az önce dediklerimi duymuş muydu yoksa? Olamaz ya, benim mezarımı buraya kazın....

