Yola çıkalı çok olmamıştı.
Ama Mert’in rahatlığı şimdiden sinirimi bozmaya başlamıştı.
Benden birkaç adım önde yürüyordu.
Ben neredeyse her köşede durup etrafı kontrol ederken o dümdüz ilerliyordu. Arada başını çevirip sokaklara bakıyor, sonra aynı sakinlikle yoluna devam ediyordu.
Sanki bulunduğumuz şehir dört yıldır ölülerle dolu değildi.
Sokaklar sessizdi.
Fazlasıyla sessiz.
Yol kenarlarında terk edilmiş arabalar vardı. Bazılarının camları kırılmış, kapıları açık kalmıştı. Kaldırımların arasından otlar çıkmıştı. Apartmanların çoğu yağmalanmış, alt kat pencereleri boşluk gibi duruyordu.
Ama ortalıkta tek bir Soluk bile görünmüyordu.
Bu beni rahatlatmak yerine daha fazla geriyordu.
Uzaklardan metal bir şeyin yere düştüğünü duydum. '
Durup arkama baktım.
Hiçbir şey yoktu.
Mert birkaç adım sonra durduğumu fark edip döndü.
“Ne oldu?”
“Bir şey duydum.”
O da sustu.
Bir süre dinledik.
Rüzgâr boş sokakların arasından geçerken yerdeki çöpleri sürüklüyordu.
Sonra uzaktan boğuk bir ses geldi.
Nereden geldiğini anlayamadım.
Mert çevreye göz gezdirdi.
“Yakında değil.”
Tekrar yürümeye başladı.
Ben birkaç saniye daha bekledim.
Sonra peşinden gittim.
“Bu kadar rahat olman sinirimi bozuyor.”
Mert başını bana çevirdi.
“Rahat değilim.”
“Hiç öyle görünmüyor.”
“Panik yapmıyorum sadece.”
“Arada arkana bakabilirsin.”
“Sen ikimiz için de yeterince bakıyorsun.”
Ona ters ters baktım.
Mert hafifçe gülümsedi.
Sonra tekrar önüne döndü.
“Merak etme. Seni bir şeye yedirmeye niyetim yok.”
“Ne kadar rahatladım anlatamam.”
Bu kez cevap vermedi.
Yürümeye devam ettik.
Bir süre sonra Mert aniden yavaşladı.
Ben de hemen durdum.
“N’oldu?”
Karşı tarafı gösterdi.
Küçük bir mahalle marketi.
Tabelasının birkaç harfi düşmüş, ön camlarından biri tamamen parçalanmıştı. Kapısı yarı açıktı.
İçerisi karanlıktı.
Mert bir süre marketi inceledi.
“Bir bakabiliriz.”
“Dört yıldır kimse bakmamışsa tabii.”
“Bir şey kalmış olabilir.”
Çantama baktım.
Çok seçeneğimiz yoktu.
“Tamam.”
Markete doğru ilerledik.
Kapıya birkaç metre kala Mert kolunu önüme uzattı.
“Sen burada kal.”
Kaşlarımı çattım.
“Neden?”
“Önce ben bakacağım.”
“Beraber gireriz.”
“İçeride ne olduğunu bilmiyoruz.”
Bıçağını çıkardı.
“Temizse çağırırım.”
İtiraz edecektim ama ne demek istediğini anlamıştım.
Bir Soluk onu ısırırsa bunun sonuçları benimkiyle aynı olmayacaktı.
Silahımı çıkardım.
“Çok oyalanma.”
Mert başını salladı.
Kapıyı mümkün olduğunca sessiz itti.
İçeri girdi.
Ben kapının yanında kaldım.
Bir gözüm karanlık markette, diğeriyse sokaktaydı.
Saniyeler geçtikçe elimdeki silahı daha sıkı tuttum.
İçeriden hafif ayak sesleri geldi.
Sonra onlar da kesildi.
“Mert?”
Kısa bir sessizlik.
Ardından sesi geldi.
“Temiz.”
İçeri girdim.
Burnuma ağır, bayat bir koku çarptı.
Rafların çoğu boştu. Bazıları devrilmişti. Yerde kırık şişeler, ezilmiş paketler ve kalın bir toz tabakası vardı.
Mert bıçağını yerine koydu.
“Fazla oyalanmayalım.”
“Onu ben söyleyecektim.”
İkimiz farklı taraflara ayrıldık.
Ben yiyecek raflarına yöneldim.
İlk baktığım yerlerde işe yarar hiçbir şey yoktu.
Boş paketler.
Açılmış konserveler.
Küflenmiş kutular.
Bir alt rafta birkaç konserve buldum.
Birini elime alıp tarihine baktım.
Geçmişti.
Yine de çantaya attım.
Biraz ileride açılmamış bir paket kraker.
Ardından iki küçük şişe su.
Şişelerden birini kaldırıp kontrol ettim.
Temiz görünüyordu.
İkisini de çantaya koydum.
Tam başka bir rafa geçecektim ki marketin diğer tarafından Mert’in sesi yükseldi.
“Yok artık!”
Elim anında silaha gitti.
“Mert?”
Cevap beklemeden sesin geldiği tarafa koştum.
Rafların arasından geçip kasa tarafına döndüğümde silahı kaldırmıştım bile.
Ama ortada hiçbir şey yoktu.
Mert kasanın arkasında durmuş, elindeki küçük paketi inceliyordu.
Yarası yoktu.
Soluk yoktu.
Sadece elindeki şeye bakıyordu.
“Mert!”
Başını kaldırdı.
“Ne?”
“Ne oldu?”
Elindeki paketi bana doğru çevirdi.
“Bak.”
Sigaraydı.
Birkaç saniye ona baktım.
Sonra silahı indirdim.
“Sen ciddi misin?”
Mert paketi tekrar çevirdi. Üzerindeki tozu başparmağıyla sildi.
“Uzun zamandır görmüyordum.”
“Ben de seni bir şey yiyor sandım.”
Bunu söylediğim anda Mert’in yüzündeki sevinç biraz kayboldu.
Derin bir nefes verdi.
“Efe.”
“Ne?”
“Benim için endişelenme.”
Kaşlarımı çattım.
Mert sigarayı tezgâhın üzerine bıraktı.
“Ciddiyim. Artık beni hiçbir şey yemeyecek. Beni parçalayamayacaklar.”
Bir an sustu.
“Sen kendine odaklan.”
“Ne alakası var şimdi?”
“Var.”
Sesi sertleşmişti.
“Benim başıma bir Soluk geldiğinde bana doğru koşma. Önce etrafına bak. Önce kendini koru.”
Bir şey söylemedim.
Mert devam etti.
“Ben iyileşiyorum, Efe. Sen iyileşmiyorsun.”
Bunu zaten biliyordum.
Ama bilmek başka, Mert’in yüzüme söylemesi başkaydı.
“Tamam.”
Mert bana baktı.
“Tamam deyip yine aynısını yapacaksın.”
“Dört yıldır yanımdaki insanlara bir şey olduğunda koşuyorum. Bir anda kapatabileceğim bir şey değil.”
Bir süre sustu.
Sonra sigara paketini tekrar eline aldı.
“Alışsan iyi olur.”
Paketi cebine koydu.
“Çünkü ikimizden birinin yenilme ihtimali var.”
Bana baktı.
“Ve o ben değilim.”
Hoşuma gitmemişti.
Ama haklıydı.
Silahı indirirken başımı salladım.
“Tamam. Anladım.”
Mert’in yüzündeki ciddiyet biraz dağıldı.
Cebindeki pakete dokundu.
“Güzel.”
Bir an durdu.
“Şimdi asıl önemli meseleye dönebiliriz.”
“Neymiş o?”
“Sigarayı yakacak bir şey bulmak.”
Gözlerimi devirdim.
Tam arkamı dönecektim.
Tak.
İkimiz de sustuk.
Mert’in yüzündeki ifade anında değişti.
Tak-tak.
Marketin arka tarafından gelmişti.
Diş sesi.
Mert’in eli bıçağına gitti.
Ben silahımı tekrar kaldırdım.
Ses aşağıdan geliyordu.
Muhtemelen depo.
Mert birkaç saniye dinledi.
Sonra bana döndü.
“Çıkıyoruz.”
İtiraz etmedim.
Bulduklarımız yeterdi.
Daha fazlası için aşağıda ne olduğunu öğrenmeye değmezdi.
Sessizce kapıya yöneldik.
Mert önce dışarı çıktı.
Sokağın iki tarafını kontrol etti.
Sonra başıyla işaret verdi.
Ben de çıktım.
Marketi arkamızda bırakıp yürümeye devam ettik.
Bu kez Mert je daha dikkatliydi.
Birkaç sokak geçtik.
Tam köşeyi dönecekken uzaktan bir ses geldi.
“Yardım edin!”
İkimiz de durduk.
Ses tekrar geldi.
“Yardım edin!”
Bir insandı.
Yaşıyordu.
Yan sokaklardan birinden geliyordu.
O tarafa doğru bir adım attım.
Mert hemen kolumu tuttu.
“Efe.”
“Birisi yardım istiyor.”
“Biliyorum.”
“Gidip bakmamız lazım.”
Mert sesin geldiği tarafa baktı.
“Kaç kişi olduğunu bilmiyoruz.”
“En azından bakabiliriz.”
“Ya etrafında Soluklar varsa?”
“Ya yoksa?”
Mert bana döndü.
“Efe.”
Kolumu elinden çektim.
“Birisini orada bırakıp yürüyemem.”
Birkaç saniye birbirimize baktık.
Tam bir şey söyleyecekti ki ses yeniden geldi.
“Yardım—”
Kelime yarım kaldı.
Boğazdan kopan bir çığlık geldi.
Ardından bir tane daha.
Bir şey devrildi.
Boğuk bir hırıltı.
Ve diş sesleri.
Tak.
Tak-tak.
Elimdeki silahı sıktım.
Artık gitmenin bir anlamı yoktu.
Mert bana bakmadı.
Haklı olduğunu da söylemedi.
Sadece sesin geldiği sokağı izledi.
Birkaç saniye sonra:
“Gidelim.”
Bu kez itiraz etmedim.
Yürümeye başladım.
Ama artık az önceki sessizlik aynı gelmiyordu.
Sokaklar boştu.
Bu, içinde hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyordu.
Bir süre konuşmadık.
Silahımı indirmemiştim.
Mert de önümde ilerlerken artık daha sık etrafına bakıyordu.
Birkaç sokak daha geçtik.
Binalar birbirine yaklaştıkça içimdeki sıkıntı büyüdü.
Dar sokakları sevmiyordum.
Fazla pencere.
Fazla kapı.
Fazla köşe.
Bir şeyin nereden çıkacağını kestirmek imkânsızdı.
“Böyle devam edemeyiz,” dedim.
Mert arkasını döndü.
“Ne oldu?”
“Ana yola çıkmamız lazım.”
Etrafı gösterdim.
“Fazla mahalle içine girdik.”
Mert başını kaldırıp binalara baktı.
“Biraz daha ileride çıkmamız lazım.”
“Umarım.”
Sokağın sonuna doğru ilerledik.
Köşeyi döndüğümüzde ikimiz de durduk.
“Hay sikeyim.”
Mert’in ağzından da, yarım saniye sonra, bir küfür çıktı.
Önümüzde yol diye bir şey kalmamıştı.
Terk edilmiş araçlar birbirinin üzerine girmişti. Bir minibüs yan dönmüş, sokağın yarısını kapatmıştı. Arkasında iki araba birbirine yaslanmıştı. Aralarına yıllar içinde çöp, metal ve moloz dolmuştu.
Sağ taraftaki binanın cephesinden kopmuş beton parçaları yolun kalanını da kapatıyordu.
Geçmek imkânsızdı.
“Harika,” dedim.
Mert araçların arasına baktı.
“Belki aradan geçeriz.”
“Ben sıkışıp kalırsam beni oradan sen çıkarırsın artık.”
Bir süre yolu inceledi.
Sonra başını iki yana salladı.
“Değmez.”
Arkama baktım.
Geldiğimiz yolu geri dönmek istemiyordum.
“Başka sokak?”
“Geri dönmemiz gerekir.”
“Ne kadar?”
“Bilmiyorum.”
“Daha da mahalle içine gireceğiz.”
Mert cevap vermedi.
Etrafına bakmaya başladı.
Sonra karşıdaki binanın altını gösterdi.
Eski bir dükkân.
Tabela düşmüş, vitrin parçalanmıştı. İçeride ne satıldığını anlamak mümkün değildi.
Mert dükkâna doğru birkaç adım attı.
“Bunun arkası diğer sokağa çıkıyor olabilir.”
“Olmayabilir de.”
“Geri dönmek ister misin?”
Kapalı yola baktım.
Sonra geldiğimiz tarafa.
“Hayır.”
“Ben de.”
Dükkâna yaklaştık.
İçerisi kapkaranlıktı.
Mert girişte durdu.
Ben de yanına geldim.
Gözlerimin karanlığa alışmasını bekledim.
Bir şey göremedim.
“Fazla karanlık.”
Çantamı önüme çektim.
Mavi Ay aracından aldığım ışığı çıkardım.
Mert elime baktı.
“Açacak mısın?”
“Başka türlü önümüzü göremiyoruz.”
“Aç.”
Düğmeye bastım.
Beyaz ışık karanlığı yardı.
Devrilmiş raflar.
Toz.
Kırık cam.
Eski kutular.
“Temiz gibi,” diye fısıldadı Mert.
“Gibi.”
İçeri girdik.
Ayakkabımın altında cam ezildi.
Çıt.
Olduğum yerde durdum.
Mert bana baktı.
“Dikkat.”
Başımı salladım.
Daha yavaş ilerlemeye başladık.
Arka tarafta dar bir koridor görünüyordu.
“Orada olabilir,” dedi Mert.
Işığı koridora çevirdim.
“Gidelim.”
Birkaç adım attık.
Sonra ışığı sola çevirdim.
Ve durdum.
Nefesim kesildi.
Duvarın dibinde bir şey vardı.
İlk bakışta insan sandım.
Sonra o uzun, neredeyse kemikten ibaret kolları gördüm.
Çökmüş omuzlarını.
İncecik bedenini.
Başını garip bir açıyla öne eğmişti.
Hareketsizdi.
Siren.
Onu daha önce görmüştüm.
O gece.
Atlas’ı götürdükleri gece.
Mert bir adım daha atacaktı.
Kolumu hızla önüne uzattım.
Durdu.
İşaret parmağımı dudaklarıma götürdüm.
Ses çıkarma.
Mert yaratığa baktı.
Onu ilk kez görüyordu.
Kulağına doğru eğildim.
“Kör,” diye fısıldadım.
Mert gözünü ondan ayırmadı.
“Sese geliyor.”
Başını hafifçe salladı.
Işığı Siren’in üzerinden uzaklaştırdım.
Geri dönebilirdik.
Ya da yeterince sessiz olursak yanından geçebilirdik.
Mert başıyla girişi işaret etti.
Geri dönelim.
Tam kabul edecektim.
Rüzgâr vitrinin kırık kenarından içeri girdi.
Bir teneke kutu yerinde sallandı.
Sonra düştü.
TAK!
Siren’in başı bir anda sese döndü.
“Efe…”
Siren ağzını açtı.
Çığlık dükkânın içinde patladı.
Ellerimi refleks olarak kulaklarıma götürdüm.
Ses kafamın içine giriyormuş gibiydi.
İnceydi.
Keskin.
İnsan sesine benziyordu ama insan değildi.
Mert de kulaklarını kapatıp dişlerini sıktı.
Çığlık duvarlardan yankılandı.
Sonra bir anda kesildi.
Kulaklarım çınlıyordu.
Mert ellerini kulaklarından çekti.
“Bu neydi lan?”
Cevap veremedim.
Dışarıdan bir ses geldi.
Tak.
Ardından bir tane daha.
Tak-tak.
Sonra bir hırıltı.
Başımı girişe çevirdim.
Bir Soluk kapının önünde durmuştu.
Kırmızı gözleri doğrudan bana bakıyordu.
Arkasından bir başkası çıktı.
Sonra bir tane daha.
“Efe.”
Soluklardan biri içeri girdi.
Mert’in yanından geçti.
Ona bakmadı bile.
Doğrudan bana yöneldi.
Marketteki cümle aklıma geldi.
Silahımı kaldırdım.
“Koş,” dedi Mert.
“Arka kapı—”
“Buluruz. Koş!”
Mert önüme geçti.
İlk Soluk hızlandı.
Daha doğrusu bana doğru hızlandı.
Mert tam önünde olmasına rağmen ona dokunmadı.
Yanından geçmeye çalıştı.
Mert kolundan yakalayıp sertçe yana savurdu.
“Git!”
Koşmaya başladım.
Arka koridora girdim.
Mert hemen arkamdaydı.
Dışarıdan daha fazla ayak sesi geliyordu.
Bir şey devrildi.
Ardından hırıltılar.
Çok fazla.
“Sağ!”
Sağa döndüm.
Dar bir geçide girdik.
Bir Soluk Mert’e yetişti.
Ona saldırmadı.
Yanından geçmeye çalıştı.
Bana ulaşmaya çalışıyordu.
Mert onu omzundan yakalayıp duvara çarptı.
“Efe, durma!”
Koştum.
Önümüzde bir kapı gördüm.
“Orada!”
Kapıya doğru hızlandım.
Tam o sırada arkamızdan Siren tekrar çığlık attı.
Bu kez durup kulaklarımı kapatamadım.
Mert bir an yüzünü buruşturup dişlerini sıktı.
“Devam et!”
Çığlık dükkândan sokağa yayıldı.
Dışarıdaki sesler çoğaldı.
Hırıltılar.
Ayak sesleri.
Dişlerin birbirine vurması.
Tak.
Tak-tak.
Tak-tak-tak.
Siren onları çağırıyordu.
Ve hepsi benim için geliyordu.
Kapıya ulaştım.
Kolu bastırdım.
Açılmadı.
Bir daha denedim.
“Hayır…”
Mert yanıma geldi.
“Ne oldu?”
“Açılmıyor!”
“Çekil.”
Geri çekildim.
Mert kapıya asıldı.
Açılmadı.
Arkamızdan hırıltılar yükseldi.
Işığı koridora çevirdim.
Üç Soluk bize doğru geliyordu.
Silahımı kaldırdım.
“Çabuk ol.”
Mert kapıyı bir kez daha zorladı.
İlki yaklaşıyordu.
Nişan aldım.
Tetiğe bastım.
Patlama dar koridorda yankılandı.
Soluk sendeledi.
Ama düşmedi.
Bir kez daha ateş ettim.
Bu kez yere kapaklandı.
Diğer ikisi üzerinden geçip gelmeye devam etti.
Mert kapıyı bıraktı.
“Olmuyor.”
İlk Soluk üzerime atıldı.
Geri çekildim.
Mert araya girip yaratığı omzundan yakaladı ve yana savurdu.
Diğeri onun yanından geçti.
Doğrudan bana geliyordu.
Silahı kaldırdım.
Tetiğe bastım.
Klik.
Bir daha.
Klik.
“Siktir.”
Soluk üzerime atıldı.
Silahı iki elimle önüne kaldırdım.
Çenesi silaha kapandı.
Tak!
Dişleri metale vurdu.
Yüzü yüzümden birkaç santim uzaktaydı.
Bütün ağırlığıyla beni geriye itiyordu.
“Çekil lan!”
Silahı ileri bastırdım.
Arkam duvara çarptı.
Sonra yaratık bir anda önümden çekildi.
Mert.
Soluk ona saldırmıyordu.
Hâlâ bana ulaşmak için kollarını uzatıyordu.
Mert bıçağı yaratığın başına sapladı.
Bedeni gevşedi.
Mert yere bıraktı.
“İyi misin?”
“İyiyim.”
“Şarjör?”
“Bitti.”
“Değiştir.”
Çantama uzandım.
Tam o sırada diğer Soluk ayağa kalktı.
“Mert!”
Yaratık koştu.
Mert’e değil.
Bana.
Mert önünde olduğu için sadece yolundaydı.
Soluk yanından geçip üzerime geldi.
Şarjörü takmaya fırsat bulamadım.
Kendimi yana attım.
Ama geç kalmıştım.
Soluk bana çarptı.
Sırtım yere vurdu.
Silah elimden kaydı.
Yaratık üzerime kapandı.
Ellerimi göğsüne bastırdım.
Ağzı yüzüme doğru kapanıp açılıyordu.
Tak!
Tak!
Dişleri yanağımdan birkaç santim uzakta kapandı.
Kollarım titremeye başladı.
Sonra—
Bir darbe.
Soluk bir anda üzerimden koptu.
Bedeni birkaç metre öteye savrulup devrilmiş bir rafa çarptı.
Raf gürültüyle yere indi.
Bir an olduğum yerde kaldım.
Mert’e baktım.
O da Soluk’un düştüğü yere bakıyordu.
Sonra bana döndü.
Elini uzattı.
“Efe!”
Elini tuttum.
Beni neredeyse tek hareketle ayağa kaldırdı.
“Sonra konuşuruz,” dedi.
“Şimdi koş.”
Silahımı yerden aldım.
Koridorun diğer tarafına yöneldik.
Bir başka kapı gördüm.
Üzerine yürüyüp bütün ağırlığımla ittim.
Kapı açıldı.
Gün ışığı yüzüme vurdu.
“Çıkış!”
Kendimi dışarı attım.
Dar bir arka sokağa çıkmıştık.
Mert hemen arkamdan geldi.
“Sağ!”
Sağa döndük.
Koştuk.
Arkamızdan Soluklar kapıdan çıkmaya başladı.
Bir.
İki.
Üç.
Saymayı bıraktım.
Mert benden çok daha hızlı koşabilirdi.
Ama önümden gitmiyordu.
Yanımda kalıyordu.
Her birkaç saniyede bir arkasına bakıyordu.
Bu kez beni kontrol eden oydu.
“Devam et!”
“Ediyorum!”
Bir kavşağa çıktık.
Mert kolumdan tutup beni sola çekti.
İki apartmanın arasındaki dar geçide girdik.
Arkamızdaki sesler hâlâ yaklaşıyordu.
Geçidin sonunda bir duvar vardı.
“Ciddi olamazsın.”
Mert duvara baktı.
Sonra bana.
“Çıkabilir misin?”
“Sen?”
“Ben çıkarım.”
“Elbette.”
Ellerini birleştirip aşağı indirdi.
“Bas.”
Ayak sesleri yaklaşıyordu.
Ayağımı ellerinin üzerine koydum.
Mert beni yukarı itti.
Beklediğimden çok daha güçlüydü.
Duvarın kenarını yakalayıp kendimi yukarı çektim.
Üzerine çıktım.
Aşağı baktım.
“Mert!”
İlk Soluk geçidin başında belirdi.
Mert ona baktı.
Sonra bana.
“Geç öbür tarafa.”
“Ya sen?”
Yüzündeki ifadeyi görünce başka bir şey sormadım.
Duvarın diğer tarafına atladım.
Hemen dönüp yukarı baktım.
Mert birkaç adım geriledi.
Koştu.
Duvara basıp kenarından tuttu.
Neredeyse tek hareketle üzerinden geçti.
Yanıma indi.
Bir an ona baktım.
“Gösteriş yapıyorsun.”
“Şu an mı?”
“Biraz.”
“Koş.”
Tekrar hareket ettik.
Ne kadar koştuğumuzu bilmiyordum.
Bir noktadan sonra arkamızdaki sesler azaldı.
Sonra tamamen kayboldu.
Yine de bir süre daha durmadık.
Sonunda Mert yavaşladı.
Ben de birkaç adım sonra durdum.
Ellerimi dizlerime koydum.
Ciğerlerim yanıyordu.
“Bir daha…”
Nefes almaya çalıştım.
“Bir daha kestirme yol önerirsen seni vuracağım.”
“Not aldım.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
Sonra aklıma geldi.
“Tekme.”
Mert kaşlarını çattı.
“Ne?”
“Soluk’u uçurdun.”
“Uçurmadım.”
“Birkaç metre gitti.”
“Abartıyorsun.”
“Mert.”
Bir süre sustu.
Sonra omuz silkti.
“Güçlüyüm.”
“Fark ettim.”
“Daha önce söylemiştim.”
“İyileştiğini söyledin. Dayanıklı olduğunu söyledin. Birini tekmeyle odanın diğer tarafına gönderebildiğini söylemedin.”
Mert bana baktı.
“Hiç sormadın.”
Bir an sustum.
“Seninle konuşmak bazen gerçekten çok zor.”
Mert hafifçe gülümsedi.
Sonra yüzündeki ifade yeniden ciddileşti.
“İyi misin?”
Kollarıma baktım.
Üstüm başım toz içindeydi.
Avuçlarım çizilmişti.
Ama ısırık yoktu.
“İyiyim.”
Mert birkaç saniye daha beni kontrol etti.
Sonra başını salladı.
“Gidelim.”
Silahımın şarjörünü değiştirdim.
Çantamı düzelttim.
Tekrar yola çıktık.
Bir süre sonra mahallelerin sıkışık yapısı geride kaldı.
Yol genişledi.
Binaların arası açıldı.
Mert önümde yürüyordu.
Ben ise hâlâ o tekmeyi düşünüyordum.
Mert’in ne olduğunu bildiğimi sanıyordum.
K pozitif.
Evrik.
İyileşiyordu.
Soluklar ona saldırmıyordu.
Ama gördükçe anlıyordum.
Bilmediğim daha çok şey vardı.
Tepenin sırtına çıktığımızda Mert durdu.
Ben de durdum.
Önümüzde düzlük açıldı.
Tesis oradaydı.
Ama yakınında değildik.
İki yüz metre, belki daha fazla.
Rüzgâr sac parçalarını hafifçe tınlatıyordu. Ses buraya kadar, ince bir metal titreşimi gibi geliyordu.
Mert çömelmedi.
Sadece omzunu düşürüp durdu.
Gözlerini kısarak baktı.
“Orası mı?”
“Evet.”
Bir süre konuşmadık.
Uzaktan bakınca bile belli oluyordu.
Duvarların etrafına saclar çakılmıştı. Eski araçlar üst üste yığılarak barikat yapılmış, boşluklar tahta ve telle kapatılmıştı.
Duman yoktyu. (Duman yoktu.)
Nöbetçi görünmüyordu.
Ama terk edilmiş de değildi.
Mert’in kaşları çatıldı.
“Bir şey farklı.”
“Ne farklı?”
“Burası Mavi Ay’ın elinde olsaydı böyle görünmezdi.”
Gözünü tesisten ayırmadı.
“Etraf temiz olurdu. Dışarıda askerler gezerdi. Kontrol noktaları olurdu.”
Şimdi ben de görüyordum.
Bayrak yoktu.
Mavi Ay’ın işaretleri sökülmüş ya da üzeri kapatılmıştı.
Burası artık onlara benzemiyordu.
“Birileri buraya yerleşmiş,” dedim.
Mert cevap vermedi.
İkimiz de olduğu yerde kaldık.
Uzaktan baktık.
Büyükçekmece’ye gelmiştik.
Ama kapıya henüz yaklaşmamıştık.
Ve bizi kimin beklediğini hâlâ bilmiyorduk.