Fotoğrafın Ardı
Sarı yağmurluklu kişinin söylediği son söz tünelde asılı kalırken fotoğrafı çevirdim. Islak kâğıt parmaklarıma yapıştı. Demir kapının eşiğinde Mert Saye omzunu kanada dayamıştı; kapı kapanmak için sürekli, sessiz bir güç uyguluyor gibiydi.
Fotoğrafın arkasında önce yalnızca soluk çizgiler gördüm. Kâğıdı tünelin ışığına kaldırınca iki dikdörtgen belirginleşti: biri büyük, biri küçük. Büyük olanın yanında bildiğimiz demir kapının menteşeleri vardı. Küçük olanın altında ise kardeşimin haritasındaki kırık ok işareti duruyordu.
Nefesimi tuttum. O işareti çantamdaki haritada da görmüştüm; ucu düz çizilmez, son anda geriye kıvrılırdı. Parmağımı değdirmeye cesaret edemedim.
“Bunu o mu çizdi?” diye sordum.
Sarı kapüşon karşımda kımıldamadı. “Ne görüyorsun?”
“İki kapı.”
“Öyleyse bir cümleyi yalnızca bildiğin kapıya mahkûm etme.”
Harita parçasının arkasındaki baskı izi zihnimde yeniden biçimlendi. *Mert Saye kapıyı kapattı.* Hangisini? Küçük dikdörtgenin içine bakınca orada başka bir iz gördüm. Kâğıt ıslanıp kururken dağılan mürekkep, tek bir sözcüğü okunur bırakmıştı: *Savak.*
Mert Saye’nin arkasından demirin sürtünme sesi geldi. “Nehir Yalın?”
Fotoğrafı ona göstermek için döndüm, sonra durdum. Sarı yağmurluklu kişi kolunu kaldırmamış, yolumu kesmemişti. Yine de sözcüklerini duyabiliyordum: Bildiğin kapı. Bildiğin insan. Sanki hangisine güveneceğime şimdi karar vermem gerekiyordu.
“Burada başka bir kapı çizilmiş,” dedim. “Savak yazıyor.”
Mert Saye’nin omzu kapıya biraz daha yüklendi. “Nerede olduğunu biliyor muyuz?”
“Hayır.”
O cevap, duymak istediğim şey değildi; bu yüzden ona inandım. Fotoğrafı çevirdiğimde saklamaya çalışmadığım çizgileri görebilsin diye birkaç adım yaklaştım. Sarı yağmurluklu kişi arkamızda kaldı.
“Yüzünü göster,” dedim, başımı çevirmeden.
“Şimdi bakarsan fotoğrafın geri kalanını okumazsın.”
“Buna ben karar veririm.”
“Evet,” dedi. “Ama acele etmeden ver.”
Sesindeki sakinlik sinirimi bozdu. Fotoğrafın arkasında, küçük kapının üstünde kazınmış gibi duran bir dizi sayı daha vardı. Son iki rakam su lekesinin altında kaybolmuştu. Tam o sırada kapının ötesindeki sokaktan bir metal sesi yükseldi. Daha önce duyduğumuz vuruşlar değildi; ağır bir şey taşınırken yere bırakılmış gibiydi.
Mert Saye başını sokağa çevirdi. “Orada biri var.”
“Sesin sahibini gördün mü?”
“Hayır. Eşiği bırakmadan göremiyorum.”
Elimi fotoğrafın üzerinde sıktım. Kardeşime ulaşabileceğim her yol sokağa çıkıyor, Mert Saye’nin verdiği söz ise onu tam orada tutuyordu. Bir an, kapıyı bırakmasını söylemek istedim. Sonra demirin omzuna nasıl yüklendiğini gördüm. Bırakırsa kapanacaktı. Bunu ikimiz de biliyorduk.
Sarı yağmurluklu kişi yanımızdan geçerek eşiğe yöneldi. Mert Saye ona yol açmak için kolunu geri çekmedi; yalnızca bedenini daralttı. Sarı kumaşın eteği demire sürtündü.
“Nereye gidiyorsun?” dedim.
“Sokaktaki sese.”
“Kim o?”
“Bunu gördüğümde bileceğim.”
İnanmadım. Geçerken yağmurluğun kolunu yakalamak için elimi uzattım, ama kapüşonun altından bana dönmeyen yüzü değil, Mert Saye’nin eli dikkatimi çekti. Parmakları kapı kenarına sıkışmıştı. Sarı yağmurluklu kişiyi durdursam kapıyı onun üzerine mi, Mert Saye’nin elinin üzerine mi kapatacağımı hesaplıyordum.
Kolunu bıraktım. Sarı yağmurluklu kişi sokağa çıktı ve birkaç adım ötede durdu. Kapüşonu hâlâ başındaydı. Açık eşikten onu seçebiliyordum; o da bizi duyabilecek kadar yakındı.
Mert Saye fotoğrafı işaret etti. “Şu küçük kapının altındaki çizgi. Haritandaki işaret mi?”
Çantamdan haritayı çıkardım. İki kâğıdı yan yana tutarken fotoğrafın kenarı titriyordu. Okların kıvrımı aynıydı, ama fotoğraftaki okun ucu kapıya değil, kapının altına yöneliyordu.
“Buradan su geçiyor olabilir,” dedim.
“Olabilir.” Mert Saye çizgiye baktı. “Benim kapattığım söylenen kapı da bu olabilir.”
“Hatırlamıyor olman, yapmadığın anlamına gelmiyor.”
“Biliyorum.”
Bunu inkâr etmesini beklemiştim. İnkâr etse öfkemi taşıyacak sağlam bir yer bulurdum. Oysa açık kapının yükünü tutarken bana bakıyor, kendisi hakkında en kötü ihtimali önümden kaldırmaya çalışmıyordu.
“Kardeşim oradaysa?” diye sordum. Sesim beklediğimden alçak çıktı.
“Onu bulmak için gideceğiz.”
“Sen kapıyı kapattıysan?”
Mert Saye cevap vermeden önce elini demirde başka bir yere kaydırdı. Sıkışan parmakları serbest kaldı, omzu yükü taşımaya devam etti.
“Önce hangi kapı olduğunu öğreneceğiz,” dedi. “Sonra ne yaptıysam senden saklamayacağım.”
Fotoğrafı çantama koyarken kenarı takıldı. Çıkarmak için uğraştım; ıslak kâğıdı yırtmaktan korkuyordum. Mert Saye boşta kalan elini uzattı, fakat dokunmadan durdu. Başımı kaldırdım. Yardım isteyip istemediğimi bekliyordu.
“Tut,” dedim.
Çantayı sabitledi. Fotoğrafı içeri yerleştirdim. İş bitince eli çantadan çekildi, ama ben geri adım atmadım. Kapının ötesinde sarı yağmurluklu kişi metal sesinin geldiği yöne bakıyordu. Yüzünü görmek için yalnızca Mert Saye’nin yanından uzanmam yeterliydi.
Bunun yerine ona baktım. “Kapıyı hâlâ açık tutacaksın.”
“Sen dönene kadar.”
“Bana zarar vermeyeceksin.”
“Vermeyeceğim.”
Elini çantamdan çekmişti; istersem uzaklaşabilirdim. “Seni öpmek istiyorum,” dedim. “Sen de istiyor musun?”
“Evet.” Sesi kısıldı. “Ama kapıdan ayrılamam.”
“İstemiyorum zaten.”
Boştaki elini yanağıma koydu. Soğuk parmaklarının altında nefesim değişti; yakasına uzanıp onu kendime çektim. Dudakları dudaklarıma değdiği anda sokakta sarı yağmurluklu kişi kapüşonunu indirdi.
Altından benim yüzüm çıktı.