İçeriğe geç

Boğaz'ın Altındaki Şehir

Bölüm 6 · 3 dk okuma

Boğaz'ın Altındaki Şehir

Bölüm 6

Fotoğrafın Arkası

Deklanşörün sesi demir kapının aralığında asılı kaldı. Elimi kapıdan çekmedim. Mert Saye yanı başımda başını çevirdi; ben de onun baktığı yere, tünelin karanlığına baktım. Orada birini göremiyordum. Yalnızca tavandaki paslı borudan düşen bir damla, yerdeki suya düzenli aralıklarla vuruyordu.

“Kapıyı bırakma,” dedi Mert Saye.

“Fotoğrafı çeken oradaysa arkamızı ona dönemeyiz.”

“Dönmedik.”

Haklıydı. İkimiz de kapıya yan vermiş, hem sokağı hem tüneli görebileceğimiz kadar dar bir yerde duruyorduk. Yine de içimde bir kör nokta hissi vardı. Biri tam oraya yerleşmiş, ne tarafa bakarsam bakayım görüşümün dışında kalıyordu.

Kapının ötesindeki sokaktan ince bir kâğıt hışırtısı geldi. Az önce sesini duyduğum kişi konuşmadı. Suyun altındaki kaldırımın kenarında sarı bir şey kıpırdadı; yağmurluk muydu, sokaktan geçen ışığın bir yansıması mı, aralıktan seçemedim.

Mert Saye, “Üst tarafa bak,” dedi.

Tünel duvarında, başımızın biraz gerisinde siyah bir çıkıntı vardı. Önce kırık bir bağlantı parçası sandım. Sonra küçük, yuvarlak bir mercek ışığı yakaladı.

Kamerayı görünce kapıyı biraz daha açma isteğim söndü. İlk fotoğraf tünel tarafından çekilmişti; şimdi nasıl çekildiğini biliyordum. Ama kamerayı oraya kimin koyduğunu değil.

“Sen gördün mü bunu?” diye sordum.

“Şimdi gördüm.”

Yüzüne baktım. Kararmış merceğin altında gözleri bana dönüktü. Sözüne inanmak istedim; bu istek, inanmam için bir neden değildi. Harita parçasının arkasındaki cümle zihnimde yeniden belirdi: *Mert Saye kapıyı kapattı.* Hangi kapı olduğunu hâlâ bilmiyordum. Bilmediğim şeyleri onun yüzünden okumaya çalışmak da haksızlıktı.

Kameranın gövdesinden ince bir kablo sarkıyordu. Kablo, kapı menteşesinin yanındaki çatlağa girip gözden kayboluyordu.

“Mekanizma öte tarafta,” dedim.

“Öyle görünüyor.”

“Yani fotoğrafı çekenin burada durması gerekmiyor.”

Mert Saye cevap vermeden önce tünelin boşluğuna baktı. “Gerekmiyor,” dedi. “Ama birinin burada olmadığından da emin değiliz.”

Kapıyı tutan elim ağrımaya başlamıştı. Yer değiştirmem gerekirse ona kapıyı bırakmasını söyleyebilirdim. Bir an için, yalnızca zihnimde, söyler söylemez yanıma geçeceğini; ben karanlığa dönerken yüzünü bana çevireceğini düşündüm. Aramızdaki boşluk kapanmadan o düşünceyi kestim. Gerçekte Mert Saye bir adım bile atmamıştı. Onun yerine ben kapının soğuk kenarına daha sıkı bastım. Şu anda güvenecek bir yüz aradığıma kızdım.

“Oradaki kişi,” diye seslendim sokağa. “Kamerayı sen mi çalıştırıyorsun?”

Cevap gelmedi. Mert Saye başını hafifçe kaldırdı. Kameranın altından kare bir kâğıt ilerliyordu.

“Yeni fotoğraf,” dedi.

Kâğıt cihazdan bütünüyle ayrılıp yere düşmeden ayakkabımın ucunu altına uzattım. Köşesi ayakkabımda kaldı. Kapıdaki elim yüzünden eğilemiyordum.

Mert Saye bunu gördü. “Almamı ister misin?”

“Evet.”

Yere çömelip fotoğrafı kenarından kaldırdı. Ayağa kalktığında hemen bana uzatmadı; yüzeyi henüz koyuydu, görüntü ağır ağır beliriyordu. İkimiz de onu görmek için aynı tarafa eğildik. Aramızda kâğıttan başka bir şey yoktu. Nefesini duyunca başımı geri çektim.

“Ne görüyorsun?” diye sordum.

“Kapıyı. Seni. Beni.”

“Başka?”

Fotoğrafı ışığa çevirdi. Tünelin bizim gerimizde kalan bölümü de kareye sığmıştı. Önce orada yalnızca duvarın gölgesi vardı. Sonra gölgenin dibinde bir ayakkabı ucu seçtim.

Başımı kaldırıp aynı yere baktım. Boştu.

Mert Saye de baktı. Fotoğrafı bana uzattığında parmaklarımız değmedi. Kâğıdı tuttum; görüntü netleşirken sarı bir kumaş parçası, ayakkabının üzerinde belirginleşti. Yağmurluğun eteğiydi. Fotoğraf çekildiği anda biri tünelde, birkaç adım arkamızdaydı.

“Az önce oradaydı,” dedim.

“Evet.”

“Sen de fotoğraftasın. Onu görmedin mi?”

“Hayır.”

Sokağın tarafından demire hafif bir sürtünme geldi. Kapı aralığı daralıyordu. Elim kaymamıştı; birileri karşı taraftan kapıyı kendine çekiyordu. Mert Saye kapıya doğru hareket etti, sonra durup bana baktı.

“Tutabilir miyim?”

Başımı salladım. Avucunu benimkinden yukarıya, demire dayadı. İkimiz ayrı yerlerden bastırınca kapı yeniden durdu. Bana dokunmamıştı. Yine de onun da ağırlığını verdiği demirdeki titremeyi elimin altında hissediyordum.

“Tünele bakacağım,” dedim.

“Ben burada kalırım.”

“Kapıyı kapatma.”

Yüzündeki ifade değişti. Haritadaki cümleyi düşündüğümü anlamış olmalıydı. Savunmaya geçmedi.

“Sen dönene kadar açık tutacağım,” dedi.

İlk kez söylediği şeyin sınırını ikimiz de biliyorduk. Sonsuza kadar değil. Ben dönene kadar. Ona bakarak “Döneceğim,” dedim.

Fotoğrafı çantama koymadan tünelin karanlığına bir adım attım. Islak zeminde kendi ayakkabımın sesini işittim. Sonra başka bir ses, benden ilerideki duvar dibinden geldi: kumaşın taşa sürtünmesi. Sarı yağmurluğun eteği karanlıktan çıktı. Giyen kişinin yüzü hâlâ görünmüyordu.

Arkamdaki kapı, Mert Saye’nin bastırmasına rağmen bir parmak kadar kapandı. Sokak tarafından duyduğum, kardeşimin sesine benzeyen ses adımı söyledi.

Yağmurluklu kişi de aynı anda çantama baktı.

“Onun sesini izleme,” dedi. “Önce fotoğrafın arkasına bak.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.